20 Eylül 2016 Salı

Havanda su döğen BM



Birleşmiş Milletlerin (BM) 71. Toplantısı başlıyor.

Dünya liderleri toplantıya katılarak konuşmalar yapacaklar.

Her lider kendine göre önemli olan konuları konuşmalarında gündeme taşıyacaklar. Her geçen yıl daha da kötüleşen küresel insani zorluklar çözüm bekliyor.

Bu yılsonunda görev süresi dolan Ban Ki-moon’a göre dünyanın içinde bulunduğu mülteci ve göçmenler, iklim değişikliği, Suriye’deki savaş gibi zorluklar bu yılın önde gelen tartışma konuları olacak.

Ayrıca yıllardır BM’nin gündemine aldığı sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin küresel olarak çözüme kavuşturulması bu yılın tartışma konuları arasında bulunuyor.

Genel kurul aynı zamanda Afrika, Asya, Avrupa ve Ortadoğu’da uzun zamandır devam eden ihtilafları çözümde gelişme arayacak.     

BM Barış ve refah için hareket planını ve sürdürülebilir gelişme hedeflerini uygulamaya yönelik momentumun devamı için çaba gösterecek.

Dünyanın mülteci ve sığınmacıları için paylaşılan sorumluluk ruhunda uluslar arası toplumun bir araya gelmesi lüzumu üzerinde durulacak.

Daha fazla ülkenin ülkelerini terk etmek zorunda kalan göçmenleri kabul etmesi gündem maddeleri arasında yer alıyor.

Herkesin, her yerin çok sayıda mültecinin, göçmenin ve azınlık topluluklarının yüzleştiği husumete karşı durması gerektiği bu yılki gündemin konuları arasında yer alıyor…

Görev başında bulunduğu 10 yıllık süre içinde gelişmelerin ve gerilemelerin olduğu bir dönemi kapsıyor Ban ki-moon’un görevde bulunduğu süre, kendi ifadesiyle.

Ancak özellikle bölgemizde bulunan yakın ve civar komşu ülkelerde insanlık dramı giderek kötüleşiyor.

Bugün ağır insanlık dramının yaşandığı, bu yerlerin hemen hemen hepsinin de İslam ülkesi olması ayrı bir anlam taşıyor.

Bu karanlık gidişat insanlık tarihinde kara bir leke olarak yer alacak.

Bu zulme ortam hazırlayanlar gelecekte torunları tarafından herhalde nefretle anılacaklar!

Özellikle İslam ülkelerinden bazılarının on yıllardır maruz kaldıkları zulmü gözden geçirirsek; İsrail 60 yıldır Filistinlilere her türlü zulmü uygularken, Filistin’in kendi toprağı olduğunu savunuyor, toplum ve ülke olarak kendini bu hedefini gerçekleştirmek üzere şartlandırmış ve buna kendini inandırmış olduğu gibi başkalarını da bu iddiasına inandırmak için yoğun bir çaba içinde bulunuyor.

60 yılı aşan bir süredir Filistin toprakları işgal edilerek bu insanların evleri ve mülkleri ellerinden alınarak başlarına yıkılmış. Gazze işgal altında, adeta bir açık hava hapishanesi konumuna dönüştürülmüş, Gazze halkı İsrail’in sürekli can ve mal tehdidi altında bulunuyor. Çünkü ne zaman canı isterse uçaklarla savunmasız insanların üzerine bombalar yağdırıyor.

1979 yılından beri işgal ve iç çatışmaların sürdüğü Afganistan’da 40 yıla yakın bir zamandır her türlü insani dram hükmünü sürdürüyor. Ülke sözde huzur getirmek isteyen güçlerin bir nevi zulmü ve işgali altında bulunuyor!

2003 yılında Irak’ın işgaliyle başlayan istikrarsızlık ve iç karışıklık 13 yıldır devam ediyor.

Mısır’ın demokratik usulle seçilmiş devlet başkanı yönetimi haksız bir şekilde görevinden alınmış ve haksız bir şekilde yargılanıyor.

Emperyalist kesimin Ortadoğu’da zihinlerinde çizdikleri büyük resmin hâlihazırda son karesi Suriye mi idi dersek yanılmış oluruz!

Suriye halkı 6 yıldır emperyalist güçlerin paylaşamadığı veya paylaşımda anlaşamadıkları bir ülke konumuna düşmüş.

Suriye’nin sözde lideri o toprakların asıl sahiplerinin temsilcisi değil de emperyalist güçlerin temsilciliğini yaptığını açık kendi halkına zulüm yaparak açık bir şekilde dünyaya ilan etmiş oluyor!

Suriye’deki zulüm ve şiddet bilanço tablosuna baktığımızda, 600 bin civarında insan savunmasız ve acımasız bir şekilde katledilmiş. Milyonlarca Suriyeli ülkesini terk etmiş.

Aslında emperyalist güruhun zihinlerindeki bölgemize ait büyük resim bu ülkeleri mi kapsıyor?

Elbette değil.

Büyük resmin en önemli karesi ülkemiz!

Ülkemizi 15 temmuz darbe girişimiyle o kareye dahil edeceklerdi, hem de en acımasız bir şekilde.

Çok şükür bu büyük tehlike Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde milletimizin vatansever ve cansiperane duruşu ile atlatıldı.

BM’nin 71. Genel Kurulundan beklenen bütün mazlum ve mazlumlara sahip çıkan ülke temsilcilerinin mazlum milletlerin içine düşürüldükleri zulümden kurtarılması için hep bir ağızdan bu zulmü gündeme getirerek dünya kamuoyuna anlatmaları ve kesin çözüm aramaları olmalıdır.
Havanda su döğen bir BM değil, insani sorunlara çözüm getiren BM'ye ihtiyaç var.

10 Eylül 2016 Cumartesi

Millet olmanın kırmızı çizgileri


 
 
Asırlardır aynı bayrak altında yaşamış, aynı kültürü, aynı dini ve dili paylaşmış bu millet ne yazık ki 30-40 sene önce sinsice hazırlanmış hain bir oyuna getirildi, bir tuzağa düşürüldü!
Bu oyuna gelenler kurgulanan bu fitneyi bir kurtuluş gibi gördü.
Bu hain plan sihirli bir değnek gibi gösterildi.
Eğer bir ırkçılık akımı benimsenir yayılırsa bölgede top yekûn, bir anda beklenmedik bir refah ve zenginliğe kavuşmanın izlenimi oluşturuldu.
Yalan vaatler üzerine kurulmuş bu ihanet hareketi bugüne kadar nice canlar aldı.
Bu ihanet şebekesine içerden ve dışarıdan destek verenler, on yıllardır bu ülkeye zarar verdiler, akıttıkları kanla bu hain planın mimarlarını sevindirirken ülkemizin gerçek sahiplerini gözyaşına gark ettiler.
Bu alçak terör örgütü bu hain projeyi bölge halkını öldürerek, zulümle, baskıyla, korkuyla kendine kul olmaya mecbur etti.
Asırlardır birlik ve beraberlik içinde aynı bayrak altında yaşayan insanlarımızın arasına nifak sokuldu.
Irkçılık bayrak yapıldı, dinsizlik prensip edildi.
Bu iki melanet üzerine kurulmuş ihanet hareketi 30-40 yıl boyunca bölge halkına işlendi.
Neticede bu ülke çok sayıda şehit verdi.
Masum insanlar hayatlarını yitirdi.
Emperyalist güruh bu ülke üzerindeki çirkin emellerini hayata geçirmek için kurduğu ve kullandığı bu terör örgütü vasıtasıyla ülkemize her bakımdan zarar verdi.
Bu hain emperyalist uşaklarına yanlış yolda oldukları defaatle hatırlatıldı.
15 temmuz ise ‘yeniden diriliş’ için bir başlangıç oldu.
Bu diriliş ülkemizin bütününü kapsadı.
Yeni bir Mısır, Suriye, Irak, Libya ya da Afganistan oluşturma girişimi milletin sağduyusu, feraset ve dik duruşu sayesinde akamete uğratıldı.
Oluşturulan birlik ve beraberlik ruhu 7 Ağustosta düzenlenen Yenikapı toplantısı ile tavan yaptı.
Vücut bulan bu ruh tarik kitaplarına “7 Ağustos Ruhu veya Yenikapı Ruhu” şeklinde yer alacaktır.
Bu aynı zamanda emperyalist güruha önemli bir mesaj oldu.
Eğer bu birlik ve beraberlik ruhu Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta ve bugün yıllardır iç çatışmaların ve bölünmelerin yaşandığı diğer bölge ülkelerinde vücut bulmuş olsaydı, bu ülkelerin içine düşmüş oldukları insanlık dışı olaylar olmayacaktı.
15 Temmuzda Millet olmanın somut bir örneğini dünyaya gösterdik.
Bu ruh sürdükçe, hiçbir hain gücün ülkemizi alt edemeyeceği gerçeği ortaya çıktı.
İşte bu birlik ruhudur ki ülkemizin güneydoğusunda suni olarak oluşturulan ve 30 -40 senedir süren bir ırkçılık esasına dayalı ayrıştırma faaliyeti çok şükür ki hedefine ulaşmamıştır.
Terörist teröristtir, onları hariç tutmak lazım, ancak kürt kardeşlerimizin en azından çevre ülkelerde yıllardır yaşanan iç karışıklık ve verdiği zararlar göz ardı etmemeleri gerekir.
Bölgede uygulamaya konulan bu sinsi emperyalist projenin temel amacı ne bölgedeki insanların haklarını korumak ve ne de onların refah seviyesini yükseltmekti.
Irak’ı özgürleştirme bahanesiyle işgal edenler, ülkeyi eskisinden çok daha kötüye dönüştürmüşlerdir.
Bu acı gerçek ortadayken, şunun bunun hakları adına bir kısım kanallarda ahkâm kesmek bu konuyu aynı gerekçelerle gündeme getirmek isteyenlerin amacı kesinlikle bölge insanını düşündüklerinden değil de iyileşmekte olan yarayı emperyalistler lehine tekrar kaşımaktır.
Konuya bu anlayışla bakmak 30-40 yıl önce başlatılan bu hain oyunun planlayıcılarına piyon olmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Bu aynı zamanda ufuksuzluk ve basiretsizliğin göstergesidir.
Konuya bu yaklaşım tarzı güçlenen millet ruhuna zarar vermeyi amaçlamaktadır.
Dahası ajan provokatörlükten başka bir gaye taşımamaktır.
Kokuşmuş gerekçeleri ileri sürmek kişisel menfaat sağlama amacından başka bir gaye taşımamaktadır.
Bu kurnazlıkları planlayanların da artık geçmişten ders almaları, millet olma ruhuna zarar vermemelerinin bir vatandaşlık görevi olduğunu bilmeleri gerekir.
Her kesim yasalar içinde kalarak siyasi görüşlerini dile getirebilir, ancak birlik ve beraberliğine zarar verecek her faaliyet ve konuşmanın ülkemizin kırmızı çizgileri olduğunu unutmam gerekiyor. 
 

21 Ağustos 2016 Pazar

Bu alenen bir savaştır!



 

Evet, bu bir savaştır. Hedef tahtasının merkezinde Türkiye’nin bulunduğu İslam âlemine açılmış bir savaştır.

Bir bakıma Çanakkale savaşında, kurtuluş savaşında tamamlanmamış savaşın devamı niteliğindedir.

O savaşlarda yedi düvelin ülkemize birlikte hücum ettiği ve hepsinin de üstesinden gelindiği ve emperyalistlere göre yarım kalmış savaşın devamıdır.

O zaman düşman tarafının elbirliği ile ülkemize karşı cephelerde yapılan savaş, şimdilerde vekâlet usulüne dönüşen bir savaştır.

En alçakça, en zalimce ve gaddarca hiçbir insan fıtratının kabul edemeyeceği bir usulle yapılan savaştır.

Emperyalistlerin kendi elleriyle kurmuş oldukları, kendi zulümlerini uygulamak için vekil olarak görevlendirdikleri terör örgütleriyle yapılan savaştır.

İsmi ne olursa olsun; bu saldırıyı falanca, diğerini filanca örgüt yaptı hiç fark etmez.

Hepsinin ipleri tek merkezdedir, hepsinin kontrolü tek karargâhtadır.

Buna hiç şüphe yok.

Bu hain, gaddar ve insanlıktan nasibini almamış emperyalist karargâh birinin ipini geri çekerken diğerini salmakta ve böylece bu insanlık dışı eylemlerini sistematik bir şekilde sürdürmekte.

Ondan sonrada dünya kamuoyunun karşısına geçip sözde terörü kınadığını açıklarken insan aklıyla, zekasıyla dalga geçmektedir.

Bu kanlı eylemlerin ilk başından beri bu şekilde günümüze kadar devam etmiştir.

Elbette bunların içimizdeki hainleri bu zalim emperyalistlerin en büyük ve en güçlü destekleri olmaktadır.

Emperyalist zalimlere uşaklık yapan PKK denilen bu eli kanlı örgüt otuz yılı aşkın süredir kimin menfaatine çalışmıştır? Elbette emperyalistlerin!

Sözde kürt kardeşlerimizin haklarını savunmak bahanesiyle 30 yılı aşkın süredir bu eli kanlı katil örgüt en fazla zararı kürt kardeşlerimize vermiştir.

Asırları kapsayan birlikteliği olan bu insanlar durup dururken son 30 yılda mı bu toplumdan ayrıştı. Bu oyuna nasıl ülke ve toplum olarak gelindi?

Bu örgütün liderlerine emperyalist babaları ne dedi, neleri tavsiye etti başarılı olmaları için? Birkaç argüman ileri sürdü bunlardan bir dinsizlik, biri de ırkçılık idi. Bu iki enstrümanı çok iyi kullanmaları tavsiyesinde bulundu. Bu iki hususu çok iyi kullandılar mı kendi açılarından başarı gelecekti.

Bu eli kanlı örgüt başarılı olmak için başlangıçta hangi yola başvurdu?

Öncelikle bölge insanını öldürerek, sindirerek, korkutarak amaçlarına ulaşmaya denediler...

Fakat çok şükür ki bölgede çoğunlukta bulunan aklıselim insanlar bunların çirkin planını bozdu, bozmaya devam etmekte en akılcı yoldur.

Meselenin bu piyonlar vasıtasıyla ülkemizi bölmek olduğu iyice anlaşılmış oldu.

Bunun için bugüne kadar çeşitli girişimler oldu.

En son ülkemiz 15 temmuz kalkışması yaşadı.

Bu hain güçler içerdeki vatan hainleriyle işbirliğine girerek ülkemiz yok etmeye çalıştılar.

Allah korusun o zaman, ne kürdü, ne türkü ne lazı, ne çerkezi  hiçbirinin hayat hakkı kalmamış olacaktı.

Bu inceliği özellikle kürt kardeşlerimizin iyi anlaması gerekiyor.

Haklarını savunuyoruz aldatmasıyla bölge insanına kan kusturan bu cani piyonların kime hizmet ettiklerini iyi anlamaları gerekiyor.

Artık bölge insanının bu hainlerin ve bunların siyasi uzantılarının karşısında kararlı bir şekilde durmaları gerekiyor ki bu kirli emperyalist oyun en kısa zamanda bozulsun…

DAEŞ’ı, PKK’sı, FETÖ’sü ne kadar varsa bunların hepsi emperyalist güçlerin uşağı, piyonudur, hepsinin kurucusu ve lojistik destek sağlayıcısı onlardır.

Bu emperyalist hain güçler işleri bitinceye kadar bu terör örgütlerine destek verecektir.

Bundan sonra da bu piyonların bitirilmesine sıranın geleceği kesindir.

Aksini düşünmek mümkün değil, bu iş böyle gelmiş böyle gidecektir. Aksini düşünmek "eşyanın tabiatına aykırılık" kuralı gibi açık ve nettir.

Bunu için bu örgüt üyelerinin en tepedekinden en alttakine kadar kurtuluş yolu Türk adaletine teslim olmalarıdır!..

Artık bilinmesi ve hassasiyetle üzerinde durulması gereken husus bu ülkenin doğusuyla, batısıyla, güney ve kuzeyi ile aynı vatan toprağında yaşadığı; doğudakine yapılan saldırının batıdakine de yapılmış olduğu gerçeğidir.

Çünkü bu saldırılar ülke bütünlüğüne yapılmaktadır.

Bu nedenle gerek haber dilinde ve gerekse başka ifadelerde “falanca etnik unsur hedef alındı” şeklinde değil de “falanca yerde şu tip menfur saldırı oldu” şeklinde ayrıştırıcı olmayan, belli bir grubu gösteren ifadelerin kullanılmasından vazgeçilmeli. Bu terör örgütlerinin lehine olan bir ifade tarzıdır.

Artık çok iyi biliniyor ki terör saldırılarının hepsi ülkemizin bütünlüğünü, bağımsızlığını hedef almış ve almaya devam etmektedir; ülkemizin güçlenmesini ve kalkınmasını hedef almaktadır!

Temennimiz 15 temmuzun artçılarının hiç olmaması, az zararla atlatılmasıdır...

6 Ağustos 2016 Cumartesi

Ders verdik, ders aldık, yeter mi?


 

15 temmuz 2016 bir milat oldu ülkemiz için.
Her bakımdan yeniden yapılanma döneminin başlangıcı oldu.
Bu hain kalkışmayı yapanlara ve arkasında duran akıl hocalarına bir ders oldu, dersten de öte bir şamar oldu!
15 temmuz şanlı tarihimize  altın harflerle yazıldı.
Fakat ne kadar ders verilirse verilsin, bu güruh hain emellerinden vazgeçmez, bunu da aklımızın bir köşesine unutamayacağımız bir şekilde not etmek mecburiyetindeyiz!

Çünkü bunlar İslam'ın son kalesini yıkmak için akla gelmedik hain planlar yapmaktan geri kalmazlar.

Bu da onların fıtratlarının gereğidir.

Hainler için en kolay yol kaleyi içten feth etmektir.

Bunun için kullanabilecekleri ne malzeme varsa bunu hareket ettirmeye çalışacaklardır...

Yeryüzünde çekilen acıların asıl kaynağına inmek yerine, bunu başkalarına mal etmeye çalışacaklardır.

Böylece sıkıntıların asıl sahiplerini temize çıkarmaya çalışacaklar.

İnsani dramların çok daha derinleşmesine neden olmaları onları rahatsız etmeyeceği gibi sevindirecektir.

Bugün her türlü acıya çare olmak için kurulmuş olan uluslararası kurumlar ya asıl hedeflerinden saptırılmış ya da görevlerini yerine getiremez duruma dönüştürülmüştür.

İnsan haklarını ancak ve ancak işlerine geldiği, kendi hain planlarını gerçekleştirmek için gündeme getirmektedirler.

Şimdi Türkiye’de işbaşında bulunun, demokratik seçimlerle işbaşına gelenleri acımasız, hunharca planlanmış bir darbe yoluyla düşürmek isteyenlerin tutuklanmasını hazmedemeyenler insan haklarını gündeme getiriyorlar.

Bu darbe girişimin başarısız kalması batının gerçek yüzünün bir kez daha açığa çıkması açısından bir turnusol kağıdı görevi yapmıştır.

Bir kez daha batının İslam ülkelerinde demokrasiyi ve milli iradeyi istemediği açığa çıkmış.

Bir kez daha İslam ülkelerinde despot liderlerin hakim olmasını açık bir şekilde göstermiştir.

Demokrasiye ve millet iradesine olan samimiyetsizlik ve saygısızlığı açıkça dünyaya ilan etmişlerdir.

Bir kez daha bugün dünyada özellikle İslam ülkelerinde yaşanan huzursuzluk ve iç çatışmaların tek sebebinin batının insanlık dışı yaklaşımı olduğu net bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Zalime suskun dururken, mazluma saldırgan ve suçlama yaklaşımını sürdürmeye devam ettirdiklerini bir kez daha göstermişlerdir.

Emperyalist güruhun bu anlayış ve yaklaşımıyla yeryüzündeki huzursuzlukların durması, mazlumların rahat bulmasının mümkün olmayacağı gün yüzüne bir kez daha çıkmıştır.
Bu tavırları sanki zulümden beslendiklerinin işareti olmuştur.
Uluslar arası af örgütünün (Amnesty International) ülkemizde yapılan haksız darbeye karşı alınan haklı tedbirlerden rahatsız olması, hakkın değil haksızlığın ve zulmün yanında olduğunu bu bir kez daha göstermiştir.

Zannediyor ki karalama kampanyasını sürdürürsem haklıyı haksız gösteririm.

Ey af örgütü sen meşru bir idareye karşı kanlı bir şekilde bu milletin silahını bu millete çeviren zalimlerden mi yanasın.

Sen neden Suriye’deki zalimi görmüyorsun?

Bu zalim Suriye’de 600 bin masum insanı sorgusuz sualsiz katletmiş bir canidir.

Mısır’da demokratik yolla işbaşına gelen devlet başkanını deviren askeri dikta rejimini niye kınamıyor, bu ülkede haksız yere öldürülen masun insanları savunmuyorsun?

Irak’ta haksız bir işgalle 13 yıldır katliama neden olan koalisyon güçlerine neden sessiz kalıyorsun.

İslam ülkelerinin çoğunda özellikle kan dökmek, katliam yapmak için kurulmuş terör örgütleri varken, bunları niye sorgulamıyorsun?

Dünyada kol gezen, haksız, adaletsiz ve insafsız uygulamalara sebep olanları neden sorgulamıyorsun?

Bugün yeryüzünde milyonların çektiği zulüm, insanlık adına kurulmuş, fakat bunun tam tersi ile faaliyetini sürdüren veya asıl işini tam manasıyla yerine getiremeyen sözde kurumların eseri olduğunu neden görmüyorsun.

Evet, ülkemize insanlık dışı bir darbe teşebbüsü yapıldı, arkasında olanlar da çok iyi biliniyor.

Millet olarak yayından fırlamış çelik bir ok gibi bu alçak darbe girişimine atıldık!

Bu haykırış ülkemiz insanının cesaretini, fetanetini; vatanını korumaktaki kararlı duruşunu bütün dünyaya bir kez daha göstermiştir.

Sadece darbeyi yapan azınlık bir güruha değil, bütün emperyalistlere bir ders verilmiştir.

Bu emperyalistler bundan ders alır mı?

Bildiğimiz, tanıdığımız bu emperyalist güçler hainliklerinden vazgeçmezler.

Bu nedenle alınacak tedbirlerin kalıcılığı ve teyakkuz durumunda kalkmak büyük önem arz ediyor.

Sayın Cumhurbaşkanımızın da her fırsatta belirttiği gibi rehavet bize yakışmaz!

31 Temmuz 2016 Pazar

Kurumları demokrasiyle uyumlu kılmak


 

 
FETÖ terör örgütünün kurumsal kimliği bir tarafa bırakıp, hain emellerine erişmek için sinsi bir örgütsel yapı oluşturmuş olduğu net bir şekilde anlaşılmış oldu.

Bu anlayış kurumsal kuralları bir tarafa bırakıp, kendi hukukunu oluşturup telafisi mümkün olmayacak sıkıntılar açmanın da kodlarını ihtiva ediyordu.

İşte ülkemizin uçurumdan döndüğü bugünlerdeki durumun tek temel nedeni kurumsal yapıyı yani kanun, prensip adına ne varsa bir tarafa bırakıp örgütsel yapıyla işlemesine dönüştürmekten ileri geliyordu.

Bu tür örgütleşme faaliyetinin aynı zamanda zayıflığın, hainliğin, kanunsuzluğun, adetsizliğin de göstergesi olduğunu söylemek mümkün.

Paralel yapılar oluşturmak kendi ülkesine ve çalıştığı kuruma ihanet etmenin yanında, aynı zamanda telafisi mümkün olmayacak sonuçlara da yol açabiliyor.

Son yaşadığımız olay bunun en çarpıcı bir göstergesi olmuştur...

Ülkemiz gerçekten darbelerden çok sıkıntı çekmiş, ağır maliyetler ve kayıplara mal olmuştur.

Paralel yapı, paralel devlet kurma anlayışının artık terk edilmesinin ne kadar elzem olduğu bir kez daha önem kazanmıştır.

Geçmiş darbeleri hazırlayıp uygulayanların kendilerini haklı çıkarma adına yaptıkları açıklamalara baktığımızda ülkede bir şeylerin kötüye gittiğini ileri sürerek, bunu hain emellerine gerekçe göstermişlerdir.

Böylece haksız, hukuksuz ve insanlık dışı bir işe kalkışmayı marifet saymışlardır. 

Sıkıntıların, karşılaşılan sorunların paralel yapı anlayışı ile değil, diyalog yoluyla yasal ve kurumsal çerçeve içinde halledilme yolunu aramak yerine, bu mantık bir tarafa bırakılmış, silah zoruyla, kanla halledilmeye kalkışılmıştır.

Bu anlayış kabile anlayışıdır, bunun hiçbir haklı gerekçesi olamaz!

Bu işe kalkışanlar başka ülkeleri özellikle ileri ülkeleri kendilerine örnek alma yerine, hep geri kalmış muz cumhuriyetlerini kendilerine örnek almışlardır, ucuz kahramanlığı yeğlemişlerdir.

Aklıselimi ve mantık yolunu kullanarak “neden ileri ülkeler bu tür kalkışmada bulunmuyorlar da biz bulunuyoruz”, sorusunu kendilerine sorma erdemini gösterememişlerdir.

Kendi asli görevlerini daha ileri bir seviyeye taşıma gayret ve çabası içinde bulunmak yerine, üzerlerine vazife olmayan işlere kalkışmaya teşebbüs edilmiş.


Alçakça kalkışmalar, nerdeyse her on yılda bir darbe veya teşebbüsü ile bu milleti karşı karşıya bırakmak, sadece birkaç kişinin egosunu tatmin etmekten başka bir gaye taşımadığı gibi; açıkçası emperyalistlere maskara olmak ve onların değirmenine su taşımaktan başka bir amaç taşımamıştır!

50 – 60 senedir bu hain ve alçak kalkışmadan millet bizar oldu.

Onun için bu son kalkışmada, millet iradesine sahip çıkarak bu alçakça girişime canı pahasına da olsa elbirliği ile karşı çıkmıştır.

Böylece hem bu işe kalkışanlara ve hem de bu alçak planın arkasındaki memleket düşmanlarına iyi bir ders vermiştir.

Şanlı silahlı kuvvetlerimizde yuvalanan bu darbeci güruhun kan donduran ifadelerini okuduğumuzda; bunlar kimin askeri, bunlar hangi milletten, kime hizmet ediyorlar sorusunu sorma zorunluluğunu hissediyor!

Millet bu güruha “yetti artık, siz bu iğrenç alışkanlığı terk etmezseniz bu millet bu işe dur demesini çok iyi bilir”, diyor.

Çok şükür öncekilerden çok daha ağır ve belki de bu işe kalkışan piyonların da sonrasında nasıl bir tablonun ortaya çıkacağını tahayyül edemeyecekleri, muhtemelen çok daha ağır sonuçları olacak bir darbe girişimi akamete uğratılmıştır.

Bu darbeci zihniyet askerle milletin karşı karşıya bırakıldığı ve 600 bin insanın katledildiği, milyonlarcasının yerlerinden edildiği sınır komşumuz Suriye’deki insanlık dışı durumdan hiç mi ders almadılar!

Yine komşumuz Irak’ta, Amerika ve koalisyon güçlerinin ülkeyi kurtarma bahanesiyle 2003 yılında başlattıkları işgal 13 yıldır insanların bombalar altında hayat mücadelesi vermeye çalıştıklarını havsalaları almıyor mu?

Mısır’da darbe niçin ve kimin için yapıldı; Libya’da, despot yönetimden kurtarıldıktan sonra, iç karışıklıklar neden ve kimler tarafından çıkarıldığını anlama sıkıntısı mı çekiyorlar?

Çevresi olumsuz gelişmelerle dolu olan ülkemizin gerek bölgesinde ve gerekse İslam ülkeleri içinde yıkılmaz bir kale gibi durması bunları rahatsız mı etti?

Artık anlamsız ve mantıksız gerekçelerle üç beş kendini bilmezin bu tür işe kalkışmasını önleyecek radikal tedbirlerin, bir ıslahat sürecinin kısa zamanda yapılması ve uygulamaya alınması bu ülkedeki her ferdin arzusu olduğu gibi, sürdürülebilir huzur ve güveni sağlayacak düzenlemelerin yapılması da kaçınılmaz olmuştur.

Millet iradesinin hâkim kılındığı, demokrasi ve hukukun üstünlüğü çerçevesinde seçilmiş yönetimlerin barışın, huzurun ve kalkınmanın teminatı olduğu ve olmaya devam edeceğinden hiç şüphemiz yok.

Hizmetin, çalışmanın kuralı örgütsel değil de, kurumsal yapı içinde kalmayı zaruri kılıyor.

Ülkemiz demokrasiyle yönetiliyor.

Ancak demokrasi geçmişimize baktığımızda, zaman zaman ciddi yaralar almış.

Bu da maddi ve manevi, telafisi mümkün olmayacak zararlara yol açmış…

İşte bu son kalkışma demokratik yönetimlerde olması gereken yapının, özellikle askeri kurumlarımızda olmadığını bir kez daha göstermiş oldu.

Kurumların yapısının ve yönetim şeklinin de demokrasiyle uyumlu olma zarureti var.

Bugüne kadar bu yapıyı demokrasiyle uyumlu hale getirmek pek düşünülmemiş. Dolayısıyla demokratik yönetimle uyumlu olmayan bu antidemokratik kurumsal yapı demokrasiyle uyum içinde çalışan bir yapıya dönüştürmek için bir çalışmanın başladığını görmek ülkemiz adına memnuniyet verici bir gelişme.

26 Temmuz 2016 Salı

Darbe ekosistemlerini yok etmek





Darbe geleneği ülkemizde nasıl peydahlandıysa özellikle Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde etkisini gösteriyor.
O zaman bir kısım güruh padişahı görevden alarak otoriteyi yıpratmak için hanedandan bir başka isme görev vermekle kendini yetkili görmüştü.
Bu kalkışmanın Osmanlı İmparatorluğuna çok zarar verdiği ve Sultan II. Abdülhamit Han’ın görevden alınması imparatorluğun çöküşünde önemli bir adım olmuştu.
Sonrası malum, imparatorluğun parçalanma yolu başlamıştı.
Cumhuriyet döneminde ise tek partili dönemde ülkemizde darbe olmamış.
Ancak 1950 seçimlerinden sonra demokratik yolla işbaşına gelen Adnan Menderes hükümeti sistemli bir şekilde 50’li yıllar boyunca ordu içinde bir grup seçimle, millet iradesiyle işbaşına gelen demokratik bir yönetimi görevden almak istemiş, neticede şartlar olgunlaşınca 27 mayıs 1960 ihtilali yapılmıştı.
Sonrası biliniyor, merhum başbakan Menderes ve iki arkadaşı haksız bir şekilde görevden alındığı gibi idam edilmişti.
Sonraki yıllarda 12 Mart 1971 yılı muhtırası ve dönemin başbakanı Demirel’in istifa ettirilmesi.
Daha sonra ise 12 eylül 1980 darbesi geliyor; meşru yönetim, millet iradesi darbe şartlarının oluşması için önceden planlanan mide bulandırıcı olaylar bahane edilerek gasp edilmişti.
Tarihler 28 şubat 1997'yi gösterirken post-modern diye nitelendirilen bir başka darbe girişimi ile milli irade yine yara almış, dönemin başbakanı merhum Necmettin Erbakan istifa etmek zorunda kalmıştı.
Çok sayıda insan gerek darbe öncesi ve gerekse darbe sonrası telafisi mümkün olmayacak bir şekilde mağdur olmuştu.
Ülkemizde millet iradesine yönelik yapılan saldırılardan en ağırı olan 1960 ve 1980 darbeleri; bunlara yönelik tenkitler ve darbelerin yanlışlıkları sürekli anlatılmıştı ki bir daha millet iradesiyle seçilmiş iktidarlar antidemokratik ve insanlık dışı metotlarla görevinden uzaklaştırılmasın.
Bu darbelerin arkasındaki güçlerin kim olduğu ve hangi dış güçler tarafından planlandığı ima edilmiş olmasına rağmen yine de bunlardan ders çıkarılmamıştı.
Onlarca yıl darbelerin yanlışlıkları, bir insanlık suçu olduğu anlatılmasına rağmen, darbe psikopatları bu çirkin alışkanlıklarından vazgeçmeyip bu hain alışkanlıklarını sürdürdüler.
Ülkemizin kalkınmasına ve gelişmesine önemli darbeler vurduğu, itibarını zedelediği gibi, toplum psikolojisinde de önemli travmalar oluşturan bu hain ve canice hareketten vazgeçmeyenlerin var olduğu 15 Temmuz’da bir kez daha görüldü.
Daha da önemlisi 240'ın üzerinde vatandaşımız, milletin ve vatanın savunmasında kullanılması lazım gelen ağır silahlarla şehit edildiler. 
Bu sefer milletin kendi silahlarına hedefi oldu. 
Bu darbenin en çarpıcı yönü artık insanlarımızın canı pahasına da olsa darbeci canilere boyun eğemeyeceği, neye mal olursa olsun bu canilere fırsat vermeyeceklerini gösterdi.
Eğer başarılı olsaydı bu seferki kalkışmanın sonuçlarının çok daha kötü olacağı, ülkemizin belki bir Suriye ve Irak’tan da daha kötü bir duruma düşme durumuyla karşı karşıya gelmiş olma ihtimaliydi.
Bu çirkin kalkışmanın baş aktörü ise Pennsylvania’da karargah kuran, kendi alçak ve eşi görülmemiş hainliğini yüce dinimiz İslamiyet’i alabildiğine istismar eden, insan görünümlü, fakat zerrece insanlıktan nasibini almamış o cani olduğu anlaşılmış...
Bu caninin aynı zamanda dünyadaki bütün darbelerin planlayıcı ve uygulayıcısı olan CIA’in direktifleri doğrultusunda hareket ettiği ayrı bir acı gerçek.
Kaynaklara baktığımızda sözde müttefikimiz olan ABD’nin Merkezi Haber Alma teşkilatı olan CIA’nın dünya da çok sayıda darbe planları yapıp gerçekleştirdiğini görüyoruz.
Ülkemizdeki 1980 ihtilalinin de CIA tarafından desteklendiğini şu ingilizce kaynak teyit ediyor;
U.S. support of the coup was acknowledged by the CIA's Ankara station chief, Paul Henze. After the government was overthrown, Henze cabled Washington, saying, "our boys [in Ankara] did it."
1980 darbe sonrası CIA Ankara şefi Paul Henze Washington’a bağlanarak “bizim çocuklar darbe yaptı” ifadesini kullanıyor. 
İşin acı tarafı bu alçakça işe girişenlerin ise emperyalistlere uşak olmayı tercih etmeleridir.
Bu alçaklık şanlı tarihimize ve şanlı ordumuza yakıştırılamaz. 
Darbeye karşı olan ordumuzun asil temsilcilerini elbette bu nitelemenin dışında tutmak lazımdır.

Üzerinde çok yönlü durulacak, araştırılacak, soruşturulacak bir husus… ülke olarak bir daha bu tür menfur durumla karşılaşmamak için darbe ekosistemlerinin hukuk sistemi içinde yok edilmesi gerekiyor…