21 Ocak 2018 Pazar

Bugünlere nasıl gelindi



Ülkemizin başlattığı Afrin harekâtının gerçek müsebbibi kim?
2011 Mart ayında Suriye’de başlayan toplumun demokratik haklarını kazanma gösterileri bir katliama dönüştü.
Yüzbinlerce masum savunmasız Suriye vatandaşı çocuk ve kadın olduklarına bakılmaksızın acımasızca katledildi.
Bugüne kadar uluslararası toplum ve diğer uluslar arası kuruluşlar Suriye’nin bu hale gelmemesi için gerekli desteği ve samimiyeti göstermedi.
Göstermediği gibi bunlar Suriye halkının demokratik taleplerini elde etmek için gösterdikleri mücadelelerini bir fırsat olarak gördü.
Bu insanların haklı taleplerini destekleyecek mahiyette bir tavır alacaklarına bu durumu alabildiğine kötüye kullandılar.
Bölgede her geçen gün yeni yeni terör grupları oluşturuldu.
Gaye bu terör gruplarını oluşturup ülkede ve bölgede huzur ve güveni uzun süre engellemekti.
Bu yaklaşım terör gruplarının çatışmaları ne kadar uzun sürerse ve ne kadar bölge bundan çok fazla zara görürse sömürü ve emperyalist güçlerin menfaati o oranda fazla olacaktı anlayışına dayandırılıyordu.
Mevcut durumda Suriye’nin ve bölgenin istikrarsızlaşmasında ve yüzbinlerce masum Suriyeli vatandaşın ağır bir şekilde hayatlarını kaybetmesinde Suriye’nin zalim lideri kadar Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, uluslar arası toplum ve diğer insani amaçla kurulmuş olan kurumlarında hatası ve kusuru bulunmaktadır.
Elbette bu vahim durumu oluşturup ve bunu kendi üzerlerinden atmak ve başaklarına yapıştırmak için yapılması gereken işi alabildiğine terör grupları oluşturup suçu bunlara yüklemek yolu seçilmiştir.
Fiilen bu cani terör grupları elbette bu insanlık ve savaş suçunun önde gelen sorumlularıdır.
Ancak bunlar kadar kabahatli olanlar da bu terör örgütlerini oluşturup onları her bakımdan destekleyenlerdir.
İşte ABD, bu terör örgütlerini silah ve mühimmatla destekleyerek ve onları eğiterek bu cinayetlere ortak olmuştur.
Suriye’de meydana gelen olayların ilk baştan beri bu derece büyümeden ve zayiat olmadan önlenme şansı varken mesele bu noktaya maksatlı olarak getirilmiştir.
Şimdi batı dünyası ülkemizin haklı olarak sınırımıza ve ülkemize yönelik tehlikeyi önlemek ve güvenliğini korumak adına başlattığı Afrin harekâtını meseleyi başından beri bir bütün olarak değil de sadece bu harekâta matuf bir değerlendirme yapmaları insan aklı ve vicdanıyla alay etmekten başka bir anlama gelmeyecektir.
Batı basınında çıkan haberler harekâtın durdurulması için konuyu BM’ye götüreceklerine dair görüşler yer alıyor.
Ancak BM Güvenlik Konseyinin, bugüne kadar yedi yıldır, Suriye’de devam eden bu insanlık dramına sessiz kalması ya da bir nevi oyalama taktiği ile meseleye yaklaşması insanlık adına samimiyetsizliğin bariz bir göstergesi olmuştur.
Suriye’de bugüne kadar yüzbinlerce masum insan hayatını yitirmiş, milyonlarca Suriyeli yerinden yurdundan olmuş. 
Aileler parçalanmış.
Bir ülke yakılıp yıkılmış.
Masum insanlara yedi yıldır ne tür acımasız ve insanlık dışı muamele yapılmış net bir şekilde bilinmiyor.
Ülkede ağır insan hakları ihlalleri işlemiş savaş suçlusu sözde bir lider bulunuyor.
Şimdi batılı ülkeler bu adamı bunca yıldır yaptığı insanlık dışı eylemlerinden dolayı BM Güvenlik Konseyine götürmeyip başka suçlular ararsa, bu güvenlik konseyine nasıl güvenilir?
Batı dünyasının insanlık anlayışı hep aldatmaca olmuştur.

Temennimiz, dileğimiz bu harekâtın kısa zamanda başarıyla sonuçlanması; emperyalist güçlere piyon olan bu terör grupların ortadan kaldırılmasıdır.

8 Ocak 2018 Pazartesi

Will it be remedy?


 

Will it be a lasting remedy to set up a “state of the world” for traumatic humanitarian problems?

Regarding geostrategic fissures have happened on multiple fronts with wide-ranging political, economic and social consequences across the world…

Humanitarian conscience expects to seek urgent solutions in order to remove the vital humanitarian troubles from the agenda of the world at the 48th World Economic Forum Annual Meeting. Probably, for this reason it has been determined to discuss “the state of the world” concept, this year’s meeting.

In this scope, the 48th World Economic Forum Annual Meeting call for leaders from all walks of life to improve “the state of the world” concept. But, can it be a remedy to eradicate huge humanitarian problems with which billions of world people face?

In some regions of the world in Syria, Yemen, Afghanistan, etc. have been facing vital problems, such as terror, strife, migration, global warming, climate change, hunger, water scarcity, lack of sanitation, joblessness, depletion of natural resources.

All of these humanitarian problems wait solution from the international community and other foremost international organizations which have been established to eliminate these disputes.

Every day we watch and read these heavy humanitarian problems through international and local media. However, in the current context of the world, we cannot see enough advancement in favor of innocent people, because of lasting, sustainable decisions cannot be made by the related international bodies.

These problems have opened uncompensated, irremediable afflictions in humanitarian conscience.

When we observe the societal developments, we see that these unendurable troubles have increasingly expanded following collapsing of Communist Block, while world communities expected to get rid of plight of communism, unfortunately faced another ones…

Following the Second World War the United Nations was established to build peace and serenity across the world. However, some of the world communities could not find the waited peace and serenity…

Some of the regions in the world have been facing terror, hunger, conflict for a longtime. Either the United Nations or other international organizations have remained helpless, unable to bring permanent solution. Especially terror and strife have grown exponentially.

So, incapable state of the UN reminds us that it cannot be sufficient to bring solution for the humanitarian problems.

Because of it stems from its current structure needs should be recovered. 


We wish the 48th World Economic Forum Annual Meeting will discuss the heavy human being problems seriously together so as to bring lasting and sustainable solutions.  


3 Ocak 2018 Çarşamba

İran’daki gelişmeler ülkeyi Suriye'ye çevirme hamlesidir





Bölgemizin istikrarsızlaşmasında yeni bir adım daha atıldı.
İran’daki son gelişmeler bölgemizin istikrarsızlaştırılması adına önceden planlanmış ve zamanı geldiğinde tedavüle sürülen kargaşanın yeni bir sürümü.
Son günlerde İran’da meydana gelen olaylar bu görüşü doğrular nitelikte görünüyor.
Ortadoğu’da huzur, güven ve istikrarsızlığı hedefleyen hain güçlerin kimler olduğu bilinen bir gerçek.
ABD başkanı Trump ve yardımcısının gösteriler lehine yaptıkları açıklamalar, İran’daki ayaklanmaların kimler tarafından organize edildiğinin açıkça beyanı niteliğinde.
ABD’nin zaten yıllardır İran’a uyguladığı ekonomik yaptırımların altında yatan hakikat de bu yüzdendi.
İran’a uygulanan yaptırımların aslında sadece bu ülke için değil, aynı zamanda bölgenin tamamını yönelik olarak alınmış bir karardır.
Yıllar önce alınan bu karar bugünkü ortamın hazırlayıcısı olmuştur.
Emperyalist güçler planlarını uzun dönemli ve kapsamlı yapıyorlar.
Bu hususta bilimsel çalışıyorlar, işleri tesadüflere bırakmıyorlar.
Fitne çıkarmada usta olan bu emperyalist güruh maalesef kendilerine piyon bulmakta zorlanmıyor; bölücülük, yıkıcılıkta haince ve münafıkça hareketlerini sürdürüyorlar. 
Aklıselimden yoksun olanlar ise bu hileye çok çabuk aldanıyor.
ABD’nin İran halkından yana, daha doğrusu protestocular lehine demeçler vermesi bu işteki planlarının açık bir göstergesidir.
Kendi alçaklıklarını başkalarına yaftalayarak kendilerini sütten çıkmış ak kaşık gibi göstermeye çalışırlar.
Fitne bu güruhun vazgeçilmez özelliğidir, hayatta kalmaları buna bağlıdır. Meşruiyetten nasipleri yoktur.
Bu İsrail ile birlikte planlanıp safha safha uygulamaya konulan bir senaryodur.

İran bizim sınır komşumuz.
Aynı zamanda doğu ve güney sınırlarımızda bulunan Irak ve Suriye’ye nazaran nispeten istikrar içinde kalan tek komşumuz.
Emperyalist güçlerin hedefi istikrar içinde olan bu ülkeyi de bir iç kargaşaya  sürükleyerek gerek bölgeyi ve gerekse ülkemizi zor durumda bırakma çabasıdır.
İran devletinin ve İran halkının bu gerçeği görmesi durumun daha da kötüye gitmeden normale dönmesi bölgemiz için önem arz ediyor.
Irak ve özellikle Suriye'nin durumu İran için hayati önem taşıyor.
Bölgemizde yaşananlar bu ülke için alınması gereken önemli bir ders niteliğinde.
Bu hem İran yönetimi ve hem de İran halkı için önemli.
2003 yılından beri Irak ve 2011 yılından beri Suriye terör ve iç savaşla baş başa bırakılmış durumda.
Bu ülkelerin özellikle Suriye’nin zalim lideri bu ortama zemin hazırlamış, yüzbinlerce kendi vatandaşının katline neden olmuştur. Uluslararası toplumun önde gelen üyeleri de bu zulme açıkça göz yumarak ortak olmuştur.
Emperyalistlerin bölge üzerindeki hain planları devam ediyor.
Eğer İran da, Irak ve Suriye’nin durumuna düşürülürse bölge alabildiğine istikrarsızlaşmış, böylece hainler kendi çirkin emellerine ulaşacaklarını umuyorlar.
İnşallah bu fitne güruhunun hain emelleri kursaklarında kalır.
İran’daki son gelişmeler aslında mevcut rejimin yanlışlıklarının da bir tezahürüdür.
Eğer diğer İslam ülkeleri ve İran da günümüz demokratik yönetim şeklini benimsemiş olsalardı İslam âlemi bugün bulunduğu müşkül durumda olmazdı.

Bunun yanında gerçek manada işleyen sürdürülebilir bir birlik ve beraberlik tablosunun var olması gene İslam aleminin bugün içine düşürüldüğü duruma  müsaade etmeyecekti.

1 Ocak 2018 Pazartesi

BM'den kırmızı alarm hatırlatması




Bir yıl daha geride kaldı.
Klişeleşmiş deyimle, acısıyla tatlısıyla bir yılı daha geride bıraktık.
İnsanlık adına vaat edilen sözler yine yerine getirilemedi.
Mazlumlar, mağdurlar, yerlerinden olan ve iç çatışmaların ve savaşların üzerilerine bıraktığı ağır yüklerden kurtulmanın yollarını gözetleyenler bir yıl daha beklentilerine ulaşamadı.
ilaveten, dünya toplumlarının acil çözüm bekleyen sıkıntıları daha da ağırlaştı.
Verilen sözler, sahte insan haklarından yana tavırlar sahteliğini devam ettirince savaşların, iç çatışmaların varlığı etkisini daha da kötüleştirdi.
Onbinler, yüzbinlerin eveleri başlarına yıkıldı, çocuklarını, yakınlarını, anne babalarını yitirdi, vatanlarını terk ederek göç etmek zorunda kaldılar.
Bu savaş, terör ve ülke içi ihtilafların yanında tabii afetler, açlık, susuzluk da insan topluklarını vurmaya devam etti.
Bir yıl önce işe başlayan Birleşmiş Milletlerin Genel Sekreteri görevi devir alırken kendi ifadesiyle, “2017 yılının barış içinde olması için ricada” bulunduğunu hatırlatıyor.
Aradan bir yıl geçtikten sonra yeni yıl mesajında hayal kırıklığına uğradığı anlaşılıyor.
Bir bakıma BM’nin de insanlığın içine düşürüldüğü olumsuz gelişmeler  karşısında çaresiz kaldığını ima ediyor.
“Ne yazık ki temel konularda dünya tersine döndü. Bu sene artık ricada bulunmuyorum. Bir ikazda bulunuyorum, dünyamız kırmızı bir alarmla karşı karşıya bulunuyor. İhtilaflar daha da derinleşti ve yeni tehlikeler ortaya çıktı. Soğuk Savaş döneminden beri nükleer silahlar hakkındaki küresel endişeler en yüksek seviyesinde bulunuyor,” BM Genel Sekreteri Antonio Guterres küresel tehlikelerle bizzat yakından irtibatlı olduğu için haklı endişelerini yeni yıl mesajıyla dile getiriyor.
Diğer endişeleri ise; iklim değişikliğinin daha hızlı hareket ettiği, haksızlığın büyüdüğü, insan haklarının korkunç derecede ihlallere uğradığı, milliyetçilik ve yabancı düşmanlığının yükselişe geçtiği yönünde.
bu arada ihtilaflarda uzlaşmanın sağlanacağı, nefret suçunun üstesinden gelineceği ve değerlerin paylaşılacağını savunuyor.
Bu insani sıkıntıların üstesinden gelinmesi ise birliğe ihtiyaç olduğunu hatırlatıyor.
Guterres, dünyaya huzur ve güvenin getirilmesi için kurulmuş olan BM’nin artık bu insani görevini yerine getiremediğinin feryadını da anlatmaya çalışıyor.
Çünkü BM’nin mevcut yapısı dünyanın bu ağır sorunlarına çare bulacağına iyice ağırlaştırıyor.
Küresel sıkıntıların büyük bir bölümünü, ağırlığını İslam ülkeleri çekiyor, yaşıyor.
Daha gerçekçi bir teşhisle, bir kısım İslam ülkeleri bu insani açıdan ağır problemlerin oluşması ve kalıcı olması için sömürü dünyası tarafından kurban seçilmiş görünüyor.
Çare BM’den önce bu ülkelerin birlik içinde hareket etmesine bağlı.
Son Kudüs meselesinde İslam ülkeleri büyük bir dayanışma gösterdi, bunun devamı diğer temel konularda da sürdürülürse 2018 yılında insanlık adına kayda değer olumlu gelişmeler görülebilir.

Bu samimi manada insanlık, hak ve adaletten yana olan temenni…

23 Aralık 2017 Cumartesi

Haksızlığa dur deme dönemi



Kabuğuna çekilip olan bitene karşı boyun eğme anlayışı geride kaldı. 
Emperyalist zihniyetin anlayışı budur ne kadar kabuğuna çekilirsen o oranda üstüne gelirler.
Çünkü bu bakış acısı sömürü zihniyetinin mağdura ve mazluma olan bakış açısıdır.
Gözü doymaz, çünkü bu zihniyette ne merhamet, ne adalet, ne insan hakları ve ne de diğer insani değerlerin yeri yoktur.
Birleşmiş Milletlerdeki Kudüs’ün statüsüyle ilgili son oylama şunu gösterdi İslam ülkelerinin birlik içinde hareket etmesi her önüne gelenin uluslar arası alanda istediği gibi at koşturmasına izin vermeyecek.
Artık her istediği haksızlığı kabul ettiremeyecek.
Bugün yeryüzünde özellikle İslam ülkelerini derinde yaralayan, tabiri caizse yıllardır inim inleten haksız uygulamalar bu kabuğa çekilme duruşunun neticesidir.
Bunun en bariz ve en ağır örneği Filistin.
70 yıldır bu zulme dolaylı da olsa bazı İslam ülkeleri destek olmuşlardır.
Bu zulme uluslar arası toplum yanında İslam ülkeleri de göz yummuştur.
İnsanlık adına olacak her hayırlı ve haklı karara elindeki veto silahıyla karşı gelen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 5 daimi üyesi bugün yeryüzünde bulunan ne kadar acı ve ıstırap çeken millet ve devlet varsa bunun müsebbibi olmuştur.
Barış ve huzur sloganıyla oluşturulan BM maalesef bu insani hususta sınıfta kalmıştır.
Üzerine düşen bu önemli görevi layıkıyla yerine getirememiştir.
Hayati meseleleri basit bir kınama mesajıyla kapatmaya çalışmış.
Bir asırdır hain emelini gerçekleştirmek için bütün Müslümanları terörist göstererek Filistin diye bir ülke bırakılmamıştır.
İsrail ellerinde taştan başka silahı olmayan Filistinlilerin üzerine ABD’nin desteğiyle en ağır silahlarla saldırmıştır.
Bugün birçok İslam ülkesi zor durumdadır; açlık, susuzluk, yurtsuzluk, barınma gibi temel ihtiyaçlardan yoksun bir şekilde hayat mücadelesi vermektedirler.
Bir bakıma bunun önde gelen sebeplerinden biri İslam ülkelerinin duyarsız duruşlarıdır.
Bazı İslam ülkeleri kendi meselelerine gözlerini kapatmış, kulaklarını tıkamış petrodolarlarını yine bu zalim ülkelere aktarmışlardır.
Sayın Cumhurbaşkanımızın önderliğinde ülkemizin Kudüs konusunda gösterdiği duruş meyvesini vermiş.
Ezici bir çoğunlukla BM genel kurulu ABD’nin haksız kararına karşı çıkmıştır.
BM Genel Kurulunun bu tür insani konuların halledilmesinde çalışmasını sürdürmesi için bu son kararla kapı aralanmıştır.
Bu vesileyle BM’nin bugün yeryüzünde yayılan terörün arkasındaki güçlerinde araştırılıp bulunmasında önemli rolü olacaktır.
BM Genel Kurulu sürekli çalışmasına, oturumlar düzenlemesine rağmen küresel ağır insani sorunlara çözüm getirememektedir.
Bu hususta kalıcı ve sonuç getirecek kararlar almakta zayıf kalmakta, ilgili ülkelerdeki durum hakkında rapor düzenleyip bunların kurulda görüşülmesinden başka bir işe yapmamaktadır.
Yaptığı insani yardımlar ise göz boyama türündendir.
Yaklaşık bir asırdır İslam ülkeleri lidersiz kalmıştı, Sayın Cumhurbaşkanımız bu hususta önemli bir görev üstlenmiş, dileriz ve temenni ederiz bu görevde başarısını sürdürür.
Çünkü buna bütün İslam ülkelerinin ve mazlum ve mağdur milletlerin ihtiyacı var.


20 Aralık 2017 Çarşamba

Kurum kültürü




Atalarımız, "Ya devlet başa ya kuzgun leşe" demiş...
Ya kurum kültürü veya kargaşa…
İsmini öğrenip de ne manaya geldiğini bilmemek, neleri kapsadığını, kapsaması gerektiğini öğrenmemek herhangi işyerinin düzen ve verimliliği açısından önem arz ediyor.
Kurumsal kelimesini sakız gibi ağzından düşürmeyip, fakat bunun muhtevasından haberdar olmamak ise bir anlam ifade etmiyor.
Bu kavramın çalışanlara ve kurumlara hangi sorumlulukları yüklediğini bilmekte fayda var.
Kurumsal ahlak bir kurallar ve prensipler manzumesini kapsıyor.
İşyeri ortamı kendine has özellikleri ile sokak ve kahve kültüründen farklılaşır.
Çalışanların huzur, güven ve verimli olması için gerekli ortamın tesisini gerektirir; bu da hem kurum ve hem de çalışanların menfaati içindir.
Bir işyeri, temel prensipler ile mütenasip olmayan çalışma anlayışıyla değil de, bunun aksine kurum kültürü prensiplerinin benimsenmesiyle varlığını sürdürür ve ayakta kalabilir.
Kural ve prensipler de bir işyerinin verimli çalışması ve ilerlemesini kapsamaktadır.
Başkalarının çalışma özgürlüğünü hiçe sayarak kaba saba anlayışlı bir çalışma ortamı huzur yerine, huzursuzluğa, verim yerine, verimsiz bir sonuca kapı aralar.
Çalışmanın performansı sübjektif verilerle değil, objektif ve adil bir değerlendirme ile yapılır.
Hissi kararlar yerine, kurumsal prensiplerle, esaslar ölçü olarak ele alınır...

Kurum kültürü fitneyi kabul etmez, kurum kültürü düzen, intizam ve verimlilik üzerine kurulmuştur.
Kurum kültüründe çalışanların saygınlığına önem verilir ki bu da uluslararası çalışma kurumu olan ILO’nun üzerinde durduğu, benimsediği, yaygınlaştırmaya çalıştığı temel prensiptir.
Bu husus aynı zamanda Birleşmiş Milletler tarafından 2015 yılında kabul edilen ‘Sürdürülebilir Gelişme Hedefleri'nin de kapsamında yer aldığı ve 2030 yılına kadar dünya çapında kabul görmesi amaçlanmaktadır.
Kurumu zarara uğratacak veya gelişmesine engel olacak tutum ve davranışlar da yer bulamaz.
Konunun uzmanlarına göre, kurum kültürünü kurum içi değerler ve inanç manzumesi oluşturur.
Kurum kültürü ve prensiplerinin benimsenip uygulamasındaki temel bir amaç ise herkesin kendine has kuralını, prensibini ve hukukunu oluşturmasına engel olmaktır.
“Kurum kültürü ahlaki, dini, teknik, ekonomik, psikolojik ve sosyal değerleri ihtiva eder", şeklinde açıklanmış. 
Bir başka açıklama ise, “Kurum kültürünü işletmelerdeki genel başarının ana etkenlerinden biri”, olarak kabul görmüş.

Bir diğer tarif ise, kurum kültürünü kısa ve öz olarak, “kurumun paylaştığı anahtar değerler, standartlar, normlar, inançlar ve anlayış topluluğu” olarak tanımlıyor…
Netice olarak kurum kültürü hukuk çerçevesinde belli bir standartlar ve prensipler manzumesinden oluşuyor.  

7 Aralık 2017 Perşembe

Bir siyonist rüya daha mı gerçekleşti?




ABD Başkanı Trump ülkesinin on yıllar öncesine uzanan bir rüyasını gerçekleştirdi.
Başkanın ifadesine göre Kudüs’ü resmen Yahudi başkenti ilan etmek daha önceki başkanların da gündeminde vardı.
Fakat önceki başkanlar bu rüyayı gerçekleştirme cesaretini gösteremiyordu.
Kendisi seçim kampanyasında söz vermişti ve bu sözünü göreve geldikten yaklaşık bir sene sonra gerçekleştirmiş oldu.
Bütün dünyanın tepkisini de çekse zaten fiilen işgal altında olan Kudüs ve Filistin toprakları Kudüs’ü başkent ilan etmekle resmi bir hüviyet kazanmış oldu kendi ifadesine göre.  
Çünkü yine kendi ifadesiyle Kudüs’ü başkent ilan etmek “gerçeği tanımaktan başka bir şey değildi”.
Şimdiye kadar konsolosluk seviyesinde sürdürdüğü varlığını elçilik seviyesine çıkarmış oldu.
Böylece İsrail ve ABD bir adım daha ileri giderek hayallerindeki bir sömürü planını daha gerçekleştirmiş oldular.
Böylece bölgede mevcut olan gerginlik ve tansiyon biraz daha yükselmiş olacak.
Sözde kalan barış planı, iki devletli çözüm ise bu anlayışla daha da ertelenmiş olacak.
Bunu başka gelişmeler takip edecektir.
Eğer İslam dünyası Amerikan hegemonyasına karşı çıkmaz diplomatik ve demokratik tepkisini topluca göstermezse bunun başka safhaları, adımları da gündeme gelecek ve gerçekleşmesi yönünde adımlar atılacaktır.
Çünkü Amerika mı İsrail’i yoksa İsrail mi Amerika’yı yönetiyor net olarak görünmese de her ikisinin de dış politikası ortak bir eksende buluşmuş olduğu bir kez daha ispatlanmış oldu.
Bu yeni değil uzun yıllardan beri devam eden iki ülkenin ortak dış politika planı.
Planın hedefinde ülkemiz var, İslam dünyası var!
Fakat bu inceliği ne yazık ki İslam dünyası görmek ve anlamak istemiyor.
Buna en büyük engelde İslam âleminin özellikle bugün içine düşürüldüğü durum.
Çünkü birçok İslam ülkesinin lideri adeta ABD’nin uydusu durumunda bulunuyor.
Bunun dışında göründüğü kadarıyla İslam ülkeleri arasında birlik ve beraberlik konusunda bir güvensizlik var.
İslam’ın değerlerine olan saldırıları önlemek için öncelikle bu güveni tesis etmek gerekiyor.
İlişkilerde İslam ülkelerinin ortak çıkarı, temel değerleri önde tutulacak ve korunacak bir payda oluşturmak öncelik olmalı...
On yıllardır İsrail Filistinli kardeşlerimize açıkça ve alenen zulüm ediyor.
Bu ülke zulümle kendi açısından başarıya ulaşmış durumda.
Filistin haritadan neredeyse silinme noktasına gelmiş.
Bilinen bir gerçek var ki o da İsrail’in hedefi sadece Filistinlileri ve Filistin toprağını gasp etmekle kalmayıp, bu hareketi ileri safhalara taşımak.
Kuzey Irak’ın bağımsızlık istemesi ve bunu İsrail’in açıkça desteklemesi hain planın bir başka safhasıydı..
ABD’nin uzun yıllardır terör örgütlerini organize etmesi ve her türlü desteği vermesi yine aynı plan kapsamında bulunuyor...
Özellikle bölgemizde bulunan ve devekuşu politikası güden İslam ülkelerinin bu acı gerçeği artık görmesi gerekiyor.
Demokratik ve diplomatik yollarla İsrail ve ABD’nin insanlık ve hukuk dışı girişimlerine karşı durma cesaretini göstermeleri bekleniyor.
Dünyanın neresinde bir Müslüman ülkesi ve topluluğu varsa kan ve gözyaşı içinde bulunuyor.
Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde Türkiye'nin bütün İslam âleminin sıkıntılarını dile getirmesi önemli bir mücadele örneği.
Özellikle bölgemizde bulunan İslam ülkeleri sanıyor ki bu mücadele sadece Türkiye’nin mücadelesidir.
Bu yanlışı anlayıştan sıyrılıp yeni bir dış politika geliştirmeleri gerekiyor.
ABD’nin Kudüs'ü başkent ilan edişine karşılık kaç İslam ülkesi ciddi bir şekilde tepki gösterebildi?
Henüz medyaya yansıyan gür bir ses çıkaran ülke görünmüyor.
Demek ki İslam ülkeleri teşkilatı kendi hayati meselelerinde ortak bir tavır ve mücadele örneği gösteremiyor veya bu hususta başarılı olamıyor mu?

Bunu demokratik ve diplomatik yollarla aşmak sadece İslam alemi için değil bütün insanlık için önem arz ediyor!