25 Mayıs 2012 Cuma

Can ripple effect be in Eurozone?



The Group of Eight meeting was held at Camp David retreat in Washington to find solution for the top issues with which the world has been confronted in recent years. The foremost issues include economic instability, food safety and lack of security in some countries.

Following the meeting G8 issued a declaration detailing their commitment to ensuring adequate energy and dealing with climate change; providing food security and nutrition in Africa; promoting democratic transitions in the Middle East; and supporting political transition in Syria.

Majority of the troubles are centering in Europe and the Middle East. Sovereign debt crisis has been occupying Eurozone for 1 to 2 years. With regard to this vital issue, heads of state and government have been lost their posts one by one in Europe. The country which is mostly staying on the agenda and emerging to the forefront because of economic instability is Greece. The country is going to the second election due to political parties could not achieve to form the government, because of any of them had not possessed enough seat in previous one.

The result of election, which will be repeated in June, will also determine destiny of Greece whether to remain in eurozone or exit. EU Commission president Jose Manuel Barosso in his speech at the G8 meeting said they had only A plan to keep Greece in the region with stipulation implementing austerity program of the EU.

G8 leaders also highlighted their wish for a strong and cohesive eurozone, global stability and recovery; the leaders insisted their point of view for remaining Greece in the eurozone while respecting its commitments. The anxiety is that if the country would departure from the eurozone, it would "result in widespread default on private sector as well as sovereign euro-denominated obligations.

Another concern due to economic turmoil in Greece has the potential ripple effect of that crisis on nations like Spain and Italy that are struggling with low growth and big debts.

Investors fear any refusal by Athens to impose deep spending cuts agreed under a bailout deal could result in the country quitting the bloc of 17 countries that use the euro.

After the elections in Greece, if the elected parties would achieve to form a government and then they would not want to carry out austerity plan of the EU, in that case Greece may exit the eurozone. This would trigger other exits in the eurozone region. These developments can also deepen the current economic crisis and activate a bigger one in Europe and the world.

Another top issue was Iran; they reiterated "grave concern" over Iran’s nuclear program and the need to ensure an adequate oil supply.

Tough sanctions on Iran are slated to take effect June 28, and a full embargo of Iranian oil by the European Union is set for July 1.

There is concern about whether a sufficient supply of oil and oil products from other countries will make up for a lack of Iranian oil.

A "peaceful resolution and a political transition is preferable" in Syria, this is the wish of the G8. But the situation in Syria involves tougher actions. 

Another top issue is Afghanistan that has been suffered for long years. A timetable to withdraw all of the alliance's combat troops from Afghanistan would be 2014.

There was agreement among the leaders to let North Korea face further isolation if it continues its pursuit of a nuclear program.

In conclusion, when the Greek government will not accept to carry out austerity plan, then ups and downs can be experienced in economies, besides less growths, increase in joblessness. At the same time sanction on Iranian crude oil would cause price-hikes. This development can also lead to instigate economic indicators in the negative side.  


19 Mayıs 2012 Cumartesi

Toplu sözleşme görüşmeleri








Memurlara toplu sözleşme hakkının verilişiyle yıllık ücret artışları artık karşılıklı görüşme ve tartışma ile belirlenir hale geldi. Bu, çalışan kesimin temsilcilerinden, onların sıkıntılarını dinlemek ve bilgi sahibi olmak ve buna göre bir çözüm ortaya kaymak açısından olumlu bir yaklaşım. Sıkıntılar anında çözülemezse de gelecek için bir telafi ortamı hazırlamış olacak.

Ülkemiz toplu sözleşme görüşmelerine yabancı değil, bu konuda uzun yılların tecrübe ve birikimi var.

Bir dönem memur dışındaki çalışan kesimin toplu sözleşmeleri çok sıkıntılı ve çekişmeli geçerdi. Grevler, gösteriler, iş bırakma eylemleri sıklıkla büyük şehirlerimizde yapılmaktaydı. Kamu hizmetleri ve üretim aksar, insanlar sıkıntı çekerlerdi. Eylemler sadece masumane hak aramadan ibaret değildi, o gösteriler politik bir nitelik kazanmıştı, mevcut yönetimi bir bakıma zor durumda bırakmaya matuf hareketler de bu insanların masum isteklerine karıştırılırdı.

Şimdi baktığımızda görüşmeler çok daha makul ölçülerde ve daha anlayışlı bir şekilde yürütülerek karara bağlanıyor.

Çalışanın hakkını adil bir şekilde vermek aslında bizim kültürümüzde var olan bir gelenek. Gerek önceden belirlemek ve gerekse çalışanın teri kurumadan ücretini ödemek temel şartlarıyla bize has olan bir anlayış.

Her ne kadar başkalarından esinlenerek bu yolla ücret belirleme benimsenmiş olsa da, usulde eksiklikler olsa da esas bize aittir.

Gerek işçi kesimi ve gerekse memur kesiminin ücretlerini sendikalar vasıtasıyla belirlemek bir bakıma daha adil bir usul olmuş oluyor.

Yönetici ve yönetimlerin ücretleri karşılıklı danışarak; mümkün olduğu kadar hissiyatçı ve nepotizm anlayışından arınmış ve adalet çizgisine yakın bir şekilde belirleyerek hak ve hukuk kavramalarına olan bağlılık da devreye girmiş oluyor.

Çalışana hakkını bizzat onun kendi alın teri olduğu anlayışıyla belirleyerek ödemek, ona verilmiş bir bağış değil de hakkı ifa etmek olmuş oluyor.

Ülkemizin şartlarına baktığımızda ileri ülkelerdeki gibi yüksek seviyede ücretlendirme yapma imkânına sahip değil. Bunu yanında, bizden çok daha düşük ücretle çalışan ülkelerin olduğunu da unutmamak lazım.

Ülkemizdeki ücret düşüklüğünün nedenlerine baktığımızda, bunun birkaç nedeni var. Biri petrol, doğal gaz gibi zenginlik üreten doğal kaynaklara sahip olmayışımız. Bir başka neden kalkınmamızı henüz tamamlamamış olmamız, bu yolda son yıllarda önemli adımlar atılmış olsa da kısa zamanda açığı kapatmak kolay olmamakta.

Sanayileşmede ileri seviyeye ulaşarak ve hatta bu hususta mevcutları aşacak teknolojiler geliştirerek kalkınma hamlemizi tamamlayıp ileri ülkeler kervanına katılmamız gerekiyor. Yüksek rekabet özelliği olan ürünlerin üretilip dünya pazarlarına sunulmasıyla zenginliğimizin kademesini artırmış olacağız. Ülkemizin çalışanlarına istenilen makul ölçülerde ücret verememesinin bir diğer nedeni de kayıt dışı ekonomi ki yapılan açıklamalar bunun önemli bir meblağı tutacağı şeklinde. Bu eksiklikten dolayı oluşturulamayan katma değerin vergisinin alınamamasının neticesi olarak, ülkemiz daha çok yatırım yapma ve bu şekilde ek istihdam oluşturma ve çalışanlara daha yüksek oranda ücret ödeme imkanından yoksun bırakılıyor.

Bu hususta yapılması gerekenin bu konuların önemini ortaya koyacak farkındalık oluşturmak, vergi ödemenin önemli bir görev olduğunu istisnasız olarak herkes ve herkesimin vicdanında yer etmesini sağlayacak çalışmalar yapmak olacak herhalde.

Netice olarak topyekûn kalkınma ve gelişme anlayışını belleklere nakş etmek gerekiyor.

Kalkınmanın yolunun da akıllı, planlı ve çok çalışmaktan geçtiğini ve üretken olmayı unutmamak gerekiyor. Başta aktif çalışan kesim olmak üzere, herkesin ve herkesimin çalışarak katma değer üretmesi, gerek kendisi ve gerekse ülkesi için faydalı olma konusunda şuurlu olması gerekiyor.


12 Mayıs 2012 Cumartesi

Ovit Dağının ekolojisi








Medeniyet yollar, köprüler, çeşmeler, şehirler ve refahı artıran gerekli diğer hizmetleri yapıp insanlığın hizmetine sunmak olarak tarif ediliyor.

Ülkemizde medeniyet ve insanların refah ve kalkınması adına son yıllarda güzel ve kayda değer hizmetler yapılıp hizmete sunuluyor.

Bu hizmetler yapılırken bir taraftan ekonomi canlılık kazanırken, diğer yandan da yeni istihdam imkânları ortaya çıkıyor.

Özellikle son on yılda ivme kazan yatırımlar zincirine yeni bir halka daha ekleniyor.

Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu’yu Karadeniz’e bağlayacak Ovit Dağı tünelinin temeli atılıyor. Yapılan açıklamalara göre, Türkiye’nin en uzun, dünyanın ise ikinci uzun tüneli olacak.

Tünelin hizmete girmesiyle ticari, kültürel ve turistik faaliyetlerde artış olacağı gibi; bu bölgede seyahat daha rahat, daha güvenli, daha çabuk, daha kısa, dolayısıyla daha ekonomik olacak. Zamandan ve birkaç yönden tasarruf sağlanmış olacak.

Ovit Dağı tünelinin görünürde sağlayacağı bu avantajları yanında bir diğer önemli yararı ise diğer tünellerde olduğu gibi tünel inşaatlarının özelliği olarak, tabii yapının fazla zarar görmesine meydan vermeden bu önemli yatırım yapılmış ve hizmete sunulmuş olacak.

Tabiata yapılan her müdahale, her yatırım tabii yapının ve ekolojinin bozulmasına da neden oluyor. Bu kaçınılmaz bir durum…

İnsanlara hizmet ve medeniyet götürmek elbette ön planda geliyor. Ancak bunu yaparken temel dengeleri gözetmek ve asgari zararla yapmanın yollarını aramak gerekiyor. Hele günümüzde çeşitli yönlerden ağır yaralar almaya mahkum olan çevre ve ekolojik alanlar daha fazla korunma ve itinaya ihtiyaç duymaktalar.

Bütün canlı unsurları bünyesinde barındıran ekosistemlerin mümkün olduğu kadar zarara uğratmadan sürdürülmesini sağlamak en başta insanlar için elzem oluyor.

Bu nedenle Ovit Dağı tünelinin yapımı direkt olarak arazinin üst tabakası ve katmanlarını etkilemediği için yeşil alanlar ve toprak ve bunların oluşturduğu ekolojik yapı fazla olumsuz olarak etkilenmemiş olacak.

Yeşil alan ve yağan yağışın ve bunlardan beklenen faydaların korunması sağlanmış olacak. Böylece yağan kar ve yağmur kendi meskenlerinde mümkün olduğu kadar kalarak ve yerlerinde depolanmış olacaklar. Yine diğer canlılar yurtlarından olmamış olacaklar. Ovit dağının ekolojisi fazla bozulmamış olacağı gibi, yapılan yatırımla önemli bir ulaşım hizmetine katkıda bulunmuş olacak…  


6 Mayıs 2012 Pazar

Yeni anayasanın yazımında ikinci safha






Uzun yıllardır şikayet ve tartışma konusu olan ve ülkenin gündemini işgal eden anayasanın yeniden ve sivil bir otorite tarafından yazılması için çabalar, 12 haziran 2011 milletvekili genel seçimlerinden sonra ağırlık kazandı.

Basından izlediğimiz kadarıyla bu süreçte herkesin ve her kesimin konuya dahil edilmesi sağlanarak görüşlerine başvuruldu.

Böylece sivil anayasanın yazılmasına yüksek bir katılım ve destek sağlanmış oldu. Yazılacak yeni anayasaya vatandaşların müdahil olması sağlanarak beklentileri soruldu.

Toplumun bütün kesimlerine konu açılarak görüş ve düşünceleri alınmış oldu. Uzun süren bu çalışmalardan anlaşılan; bir yandan anayasa konusunda toplum bilgilendirilirken, bir yandan da konu hakkındaki görüşleri alındı. Anayasası yapılan toplum kesimleri bu süreci kapalı kapılar arkasında değil de, şeffaf bir şekilde takip etmiş oldular…

Anayasaların odak noktası insan olduğuna göre anayasanın temelini de insanların makul beklentileri oluşturacaktır.

İster parlamenter rejim, isterse başkanlık ya da yarı başkanlık sistemiyle yönetilsin işin temelinde insan var. Hele bizim gibi insanı ön planda tutan temel değerlere sahip olan toplumlarda bu husus daha da önem kazanıyor.

Anayasaların temel amacı herhalde insanı öne çıkarmak olsa gerek. Biz de özümüzden ve temel değerlerimizden uzaklaşmadıkça aslında ön planda tuttuğumuz değer hep insan olmuş.

Onun yaratılmış olduğu gayelerle hemhal olması için çabalar gösterilmiş.

Nitekim Sayın Başbakanımızın da zaman zaman konuşmalarında ifade ettiği gibi, “insanı yaşat ki, devlet yaşasın” prensibi geçmişten günümüze bir anayasal düstur olmuş. 600 yılı aşkın bir süre içinde cihan devleti Osmanlı İmparatorluğunu ayakta tutan değerlerden biri de bu düstur olmuş. Şeyh Edebali’nin Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu olan Osman Gazi’ye nasihati bir bakıma anayasal bir düstur olmuş ki imparatorluk üç kıtaya medeniyet götürmüş ve asırlarca yaşatmış...

Netice olarak insan odaklı bir anayasa metni yazılacağına göre, o zaman yazılacak yeni anayasanın her maddesinde insanın eğitimi, gelişmesi yanında; sahip çıkması ve yaşatması gereken kendi temel değerlerine ters düşmeyecek bir metnin ortaya çıkması gerekecektir.

İçi boş, bir anlam ifade etmeyen, ülkenin ne kalkınmasına ve ne de birlik ve beraberliğine hizmet etmeyen veya istenilen tarafa çekilerek tartışmalara zemin hazırlayacak bir anayasa metninin fayda yerine, zarar ve zaman kaybına yol açacağını geçmişte hep birlikte gördük ve yaşadık.   

Geçmişte olduğu gibi, yürütme ve yasama organlarına sıkıntı yaşatmayacak, her kurumun kendi görev alanlarında kalarak ve çalışmalarını bu doğrultuda yapacakları, enerjilerini kendi alanlarının gelişmesi ve kalkınması ve ülkemizin menfaatleri doğrultusunda harcayacakları bir anayasa metninin ortaya çıkması dileğiyle…

1 Mayıs 2012 Salı

ABD’nin insan hakları samimiyeti!








Ev hapsine tabi tutulan Çinli aktivist korumaları atlatarak Amerikan elçiliğine sığındı. Bunun üzerine Amerikan yetkilileri insan hakları ve özgürlük adına diplomatik bir süreç başlattı.

Çinli kör aktivistin Amerikan koruması altında olup olmadığına ya da istediğinde kendisine sığınma hakkı verilip verilmeyeceği hususunda basın mensuplarının ısrarı üzerine, ABD Başkanı Obama cevap veremeyeceğini söylemiş. Başkan Obama’nın, Japon Başbakanı Yoshihiko Noda ile yaptığı ortak basın toplantısında söylediği bir başka husus ise, Çin’le her ne zaman bir araya gelsek insan hakları konusu öne çıkıyor demiş. 

“İnancımız sadece doğru şey yapmak değil, çünkü o bizim prensiplerimizle, özgürlük ve insan haklarına olan inancımızla örtüşüyor. Fakat gerçekten Çin’i düşünüyoruz, açılım yaptıkça ve sistemini liberalleştirdikçe güçlenecektir,” diye ilave etmiş.

Bu hususta ABD Başkanı Obama’ya hak vermemek mümkün değil.

ABD yönetiminin insan hakları konusundaki hassasiyetini takdirle karşılamak lazım. Fakat üzerinde durulması gereken konu, bu hassasiyetin sadece bazı ülke ve kişilerle sınırlı olmaması gerekiyor. Madem bu haklar evrensel değerlerdir, onları savunma, koruma ve yayılmasında da aynı hassasiyetleri göstermek gerekir.

Gördüğümüz kadarıyla süper güç bu hususta tam manasıyla adil davranmıyor.

Türkiye gazetesindeki 30 nisan ve 1 mayıs 2012 tarihli Gazze ile ilgili habere göre, Gazze halkı baskı ve zulüm altında hayat mücadelesi veriyorlar. Kendi vatanlarında yıllardır ev hapis yaşıyorlar ve bu zulüm ve insanlık dışı yılların biteceği yok. Parçalanmış aileler, birbirlerinden ayrılmış görüşmeleri yasaklanmış. Tam manasıyla ömür boyu hapse mahkûm edilmişler ve bildik bileli bu insanlar için normal bir hayat düzeni yok. Ya İsrail’in baskısı, zulmü ve bombaları altında can verecekler ya da o toprakları terk edip başka ülkelerden sığınma hakkı isteyecekler. Önlerinde duran ve onlara layık görülen seçenekler bunlar!

Kendi topraklarında en temel hakları olan hürriyet ve evrensel insan haklar diye uluslar arası toplumun kabul ettiği haklardan yoksun yaşıyorlar. İşte bu zulüm ve insanlık dışı baskıyı İsrail yıllardır Gazze ve Filistin halkına layık görmüş.

Nerede hür dünyanın, uluslararası toplumun ve her fırsatta insan hakları savunuculuğu yapan ABD yönetiminin hassasiyeti! Bu hususta samimi olmak gerekiyor, evrensel hukuk ve insan haklarında sınır yok, keyfilik yok. ABD yönetiminin yapacağı, insan hakları konusundaki hassasiyetini dünyanın her yerine yayma gayreti içinde olmasıdır. Hele özellikle uzun yıllardır gündemden düşmeyen Filistin ve Gazze içinse bu insani konuyu hiç göz ardı etmemesi gerekiyor. Kendi vatanlarında ömür boyu mahkûmiyet yaşayan Filistin ve Gazze vatandaşları için süper gücün bu insani hassasiyeti göstermesi gerekiyor. O zaman ABD yönetimi insan hakları konusundaki samimiyetini ispatlamış olur. O zaman adil bir davranış sergilemiş olur.

29 Nisan 2012 Pazar

Sürdürülebilir darbelerden sürdürülebilir kalkınmaya









Ülkemizde darbenin ve muhtıranın konuşulmadığı bir zaman dilimi yok gibi. Sanki bir yıllık zaman dilimi darbe ve benzeri girişimlerin garabetiyle paylaşılmış. Öylesine planlanmış ki ülkemizin bu olayları sürekli olarak tartışması, konuşması ve meşgul olması istenmiş.

Eğer bunlardan zaman kalırsa asıl yapılması gereken işlerle uğraşılsın anlayışı hâkim kılınmış…

Son günlerin yaygın konuşma, tartışma ve analiz etme konusu malum 28 şubat ve 27 nisan muhtıraları ya da demokrasiye müdahale etme girişimleri...

Madem bütün hukuk dışı müdahale ve vakalar yargıyla yüzleşecek ve aklaşacak ki olması gereken de budur, bu hususta yapılacak tartışma ve analizler de kamuoyunu aydınlatma açısından yararlı olacaktır.

Hukuk ve demokrasi kurallarını hiçe sayanların yargıyla yüzleşip hesap vermesi adalet adına yapılması gereken önemli bir icraat olacaktır.

Ülkemizin karşılaştığı darbe ve muhtıraların aylar itibariyle kronolojisine baktığımızda; bilindiği kadarıyla 28 şubat, 12 mart, 27 nisan, 27 mayıs ve 12 eylül tarihleri karşımıza çıkıyor.

Birinin tartışma ve analizi bitmeden bir sonraki devreye giriyor.

Böylece nerdeyse bu fasit daire yılın on iki ayı devam etmiş oluyor.

Bu hareketlerin ülkemiz üzerinde bırakmış olduğu derin izleri var.

Tabi bu konular üzerinde böylesine derinlemesine yorum ve analizler yapmak bundan 10 sene öncesine kadar pek mümkün değildi. Tam manasıyla demokrasiyle yüzleşmeye başlayan ülkemizde ya da bu kurum ve kuralların varlığı ve önemi ortaya çıkmaya başlayınca söz konusu çarpık yapılar da enine boyuna tartışılarak kamuoyuna doğruları anlatma ortamı doğmuş oluyor.

Artık gerçekleri saptırarak ve vatandaşın iyi niyetini istismar ederek bir yerlere varmanın mümkün olmayacağı da açığa çıkmış oldu. Her ne yaparlarsa yapsınlar dokunulmazlıkları olduğu varsayılanlar, yaptıkları yanlışlıklar ve ülkeye ödettirdikleri ağır faturaların bedeli gereği hak ve hukuk adına dokunuluyor.

Gerçekler açığa çıkarken, büyük bir yanlışın içine düşmüş olanlar da hatalarının farkına varmış oluyorlar.

Sözde kahramanlık adına yapılmış olan işlerin aslında içi boş, kof bir işin peşinden gitmekten başka bir şey olmadığı anlaşılıyor.

Belirli zaman aralıklarıyla yapılan büyük yanlışlıkların ne bu ülkeye, ne de kedilerine faydasının olmadığı gibi, ülkenin de kalkınmasına takılmış bir prangadan başka bir şey olmadığı net bir şekilde anlaşılmış oluyor.

Başkaları kendilerine sürdürülebilir kalkınmayı ve ilerlemeyi şiar edinirken, bize de sürdürülebilir darbe ve muhtırayı uygun görmüşler.

Karşımıza da içi boş birtakım kof, fakat süslü kelimeleri bariyer olarak dikmişler. Gözünüzü bunlardan ayırmayın diyerek, asıl bakılması gereken konulara set çekmişler.

Ama artık o engeller aşıldı, her ne kadar gerçekler biliniyorduysa da, prangalı oluşumuz nedeniyle net bir şekilde görüş bildirme ve savunma hakkı yoktu. Artık onlar kırıldı, ülke normalleşme sürecine girdi. Feodal yapı bozuldu. Küçük olsun benim olsun anlayışı yıkıldı. Ülkemizin kalkınma hızı arttığı gibi paylaşım oranı yükseldi. Refahın tabana yayılma devri başladı. Temennimiz ülkenin her ferdi ve her bölgesi adına iyi gelişmelerin devam etmesi.



 

25 Nisan 2012 Çarşamba

Suçlu ayağa kalk!







Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon İsrail’in Batı Şeria’daki Filistin topraklarında ileri karakol açma kararından dolayı aşırı rahatsızlık duyduğunu ifade etmiş.



Birleşmiş Milletlerin kararın illegal olmasına rağmen, İsrail Hükümeti uluslararası bir konuda ileri karakol açma kararını kendini yetkili ve yetkin görerek kararını vermiş.

İsrail’in yasalara aykırı olan bu kararı ilk değil elbette!

Zaten ilk olsaydı bugüne kadar Filistin’de yaşanan insanlık dışı olaylar görülmezdi. Her gün evleri başlarına yıkılan Filistin halkı 60 yılı aşkın süredir hür dünyanın gözü önünde bu vahşete maruz kalmazdı. Filistinlilerin kendi vatan topraklarını hapishaneden daha kötü şartların olduğu bir ortama çevirmezdi.



İşine gelmediği her hususta, her varlığı terörist ilan eden ve sadece kendisinin hak sahibi olduğunu gören bu anlayışı bugüne kadar ne yazık ki uluslararası toplum ve ilgili kuruluşlar göz ardı etmiş.



Kendi öz topraklarında kendi varlıklarını savunma amaçlarından başka gayeleri ve çabaları olmayan bu insanlar dünyanın gözü önünde maruz kaldıkları insanlık dışı muameleye tabi tutularak tarumar edilmişler.

Bu uzun süreçte başta BM olmak üzere bu kategorideki diğer uluslararası kuruluşlar, uluslararası ceza mahkemesi sessiz veya yetersiz kalarak İsrail’i cesaretlendirmiş ve yapılan katliamlara göz yumulmuş.



Eğer BM ve uluslararası toplum gerekli yaptırmaları zamanında almış olsalardı bugün bir Filistin devleti var olacaktı ve hür dünyanın gözü önünde insanlık katliamı yaşanmayacak, insan hakları ihlal edilmeyecekti. Tavşana kaç tazıya tut politikası izlenerek Filistin toprakları işgal edilmiş.

İsrail’in önce empatik davranarak kendi öz vatanlarında yaşayanları kendi yerine koyması gerekir ki onların çektiği acıların önem ve büyüklüğünü anlayabilsin, fakat kendinden başkasını gördüğü ve düşündüğü yok.

Böylesine bir şartlanmışlık içinde olması, karşısındaki insanların en temel haklarına karşı da en ufak bir saygınlık duymasına engel oluşturuyor.



Bugüne kadar yaptıklarından anlaşıldığına göre, İsrail, Filistin’in tamamını işgal etse bile mevcut alışkanlığını sürdürecek görünüyor.



Kendisini uluslararası hukuk kurallarının dışında ve üstünde tutarak ve bunun kendisine bahşedilmiş bir ayrıcalık olarak algılayan, hak ve hukuk tanımaz bu ülke başına buyruk kararlar alarak istediği ülkede kendi emellerini uygulayacağı izlenimini veriyor.

Bugüne kadar gerek Birleşmiş Milletler ve gerekse uluslararası topluluk İsrail’in yapmış olduğu kanun dışı ve insanlık dışı uygulamaları nazarı dikkate almamış ve görmezden gelmiştir. Bu hususta geçmişten günümüze kadar BM’nin hatası olmuştur ve bu ülke BM’yi arkasına aldığını görerek kanun tanımaz eylemlerine devam etmiş. BM Güvenlik Konseyi İsrail’in yaptıklarına yanlı davranmış, insan haklarını ve hukukun üstülüğünü ayaklar altına almasına göz yummuştur. Savunmasız Filistinlileri evlerinden dışarı atıp yakarak, yıkarak ve öldürerek mazlum insanların toprakları üzerine yerleşim yerleri yapmış ve yapmaya devam etmektedir.

Genel sekreter hayal kırıklığına uğradığını söylüyor, böyle bir karar karşısında sağduyu sahibi her ferdin hayal kırıklığına uğramamsı mümkün değil!

Aynı duyarlılığı BM’nin güvenlik konseyi kararlarında etkili ve yetkili olan beş daimi üyesinin de göstermesi lazımdır ki bu konudaki samimiyetlerini göstermiş olsunlar.

Uluslararası toplumdan beklenen, temerküz kampına dönüştürülen Filistin ve Gazze’nin en tabii hakları olan bir devlet statüsüne kavuşturulmasıdır.