7 Aralık 2017 Perşembe

Bir siyonist rüya daha mı gerçekleşti?




ABD Başkanı Trump ülkesinin on yıllar öncesine uzanan bir rüyasını gerçekleştirdi.
Başkanın ifadesine göre Kudüs’ü resmen Yahudi başkenti ilan etmek daha önceki başkanların da gündeminde vardı.
Fakat önceki başkanlar bu rüyayı gerçekleştirme cesaretini gösteremiyordu.
Kendisi seçim kampanyasında söz vermişti ve bu sözünü göreve geldikten yaklaşık bir sene sonra gerçekleştirmiş oldu.
Bütün dünyanın tepkisini de çekse zaten fiilen işgal altında olan Kudüs ve Filistin toprakları Kudüs’ü başkent ilan etmekle resmi bir hüviyet kazanmış oldu kendi ifadesine göre.  
Çünkü yine kendi ifadesiyle Kudüs’ü başkent ilan etmek “gerçeği tanımaktan başka bir şey değildi”.
Şimdiye kadar konsolosluk seviyesinde sürdürdüğü varlığını elçilik seviyesine çıkarmış oldu.
Böylece İsrail ve ABD bir adım daha ileri giderek hayallerindeki bir sömürü planını daha gerçekleştirmiş oldular.
Böylece bölgede mevcut olan gerginlik ve tansiyon biraz daha yükselmiş olacak.
Sözde kalan barış planı, iki devletli çözüm ise bu anlayışla daha da ertelenmiş olacak.
Bunu başka gelişmeler takip edecektir.
Eğer İslam dünyası Amerikan hegemonyasına karşı çıkmaz diplomatik ve demokratik tepkisini topluca göstermezse bunun başka safhaları, adımları da gündeme gelecek ve gerçekleşmesi yönünde adımlar atılacaktır.
Çünkü Amerika mı İsrail’i yoksa İsrail mi Amerika’yı yönetiyor net olarak görünmese de her ikisinin de dış politikası ortak bir eksende buluşmuş olduğu bir kez daha ispatlanmış oldu.
Bu yeni değil uzun yıllardan beri devam eden iki ülkenin ortak dış politika planı.
Planın hedefinde ülkemiz var, İslam dünyası var!
Fakat bu inceliği ne yazık ki İslam dünyası görmek ve anlamak istemiyor.
Buna en büyük engelde İslam âleminin özellikle bugün içine düşürüldüğü durum.
Çünkü birçok İslam ülkesinin lideri adeta ABD’nin uydusu durumunda bulunuyor.
Bunun dışında göründüğü kadarıyla İslam ülkeleri arasında birlik ve beraberlik konusunda bir güvensizlik var.
İslam’ın değerlerine olan saldırıları önlemek için öncelikle bu güveni tesis etmek gerekiyor.
İlişkilerde İslam ülkelerinin ortak çıkarı, temel değerleri önde tutulacak ve korunacak bir payda oluşturmak öncelik olmalı...
On yıllardır İsrail Filistinli kardeşlerimize açıkça ve alenen zulüm ediyor.
Bu ülke zulümle kendi açısından başarıya ulaşmış durumda.
Filistin haritadan neredeyse silinme noktasına gelmiş.
Bilinen bir gerçek var ki o da İsrail’in hedefi sadece Filistinlileri ve Filistin toprağını gasp etmekle kalmayıp, bu hareketi ileri safhalara taşımak.
Kuzey Irak’ın bağımsızlık istemesi ve bunu İsrail’in açıkça desteklemesi hain planın bir başka safhasıydı..
ABD’nin uzun yıllardır terör örgütlerini organize etmesi ve her türlü desteği vermesi yine aynı plan kapsamında bulunuyor...
Özellikle bölgemizde bulunan ve devekuşu politikası güden İslam ülkelerinin bu acı gerçeği artık görmesi gerekiyor.
Demokratik ve diplomatik yollarla İsrail ve ABD’nin insanlık ve hukuk dışı girişimlerine karşı durma cesaretini göstermeleri bekleniyor.
Dünyanın neresinde bir Müslüman ülkesi ve topluluğu varsa kan ve gözyaşı içinde bulunuyor.
Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde Türkiye'nin bütün İslam âleminin sıkıntılarını dile getirmesi önemli bir mücadele örneği.
Özellikle bölgemizde bulunan İslam ülkeleri sanıyor ki bu mücadele sadece Türkiye’nin mücadelesidir.
Bu yanlışı anlayıştan sıyrılıp yeni bir dış politika geliştirmeleri gerekiyor.
ABD’nin Kudüs'ü başkent ilan edişine karşılık kaç İslam ülkesi ciddi bir şekilde tepki gösterebildi?
Henüz medyaya yansıyan gür bir ses çıkaran ülke görünmüyor.
Demek ki İslam ülkeleri teşkilatı kendi hayati meselelerinde ortak bir tavır ve mücadele örneği gösteremiyor veya bu hususta başarılı olamıyor mu?

Bunu demokratik ve diplomatik yollarla aşmak sadece İslam alemi için değil bütün insanlık için önem arz ediyor!

23 Kasım 2017 Perşembe

İttihat ve terakki zihniyeti



Hedefler hep saptırıldı.
Hedefler hep boş işlere yönlendirildi.
Hedefler hep bizi birbirimize düşürmek için kurgulandı.
Böylece kıymetli yıllar değersiz işlere harcanmakla heba edildi.
Asıl işler bir tarafa bırakılıp ilgisiz olanlara yönlendirildi.
Bunun için geri kaldı ülkemiz, bunun için yeterince kalkınamadı.
Bu saptırma sadece içerideki bir avuç azınlığa, ama çoğunlukla yabancıların işine geldi ve zenginleşmesine yaradı.
Bu şartlanmışlık cihan devleti olan Osmanlı döneminde başlatıldı…
Bu ülke değerlerine, kalkınmasına kim sahip çıksa sömürü güçlerinin bedava uşaklığına, piyonluğuna soyunanlar hemen devreye girdi.
Üstlendikleri görevle ilgili kişi veya kurumu yıpratmak oldu.
Kişi ve kurumları itibarsızlaştırmak oldu.
İttihat ve terakki zihniyeti beyinlere işlenmişti bir kez.
Bunu alt etmek kolay olmuyordu.
Adeta kanser virüsü gibi bünyeye işlemiş, bir hastalığa dönüşmüştü.
Bunun koruyucuları da hazırda bekliyordu.
Sömürü dünyasının işine gelmeyen kişi ve kurumlar hemen hedefe konulup onikiden vurulmaya çalışılıyordu.
Bu hastalığı yenmek için kararlı bir duruş gerekliydi.
Çünkü bu hastalık vesayet eğilimlilerin bağımlı oldukları bir hastalıktı.
Bu hastalık çalışarak, gelişerek, üreterek, kalkınarak kazanmak yerine vesayet zihniyetinin sunduğu kolaycılığı esas almıştı.
İttihat ve terakki zihniyeti son bulmadan ve hakimiyeti yok edilmeden sıkıntıların üstesinden gelmek mümkün olmayacaktı.
Kaynağında kin, garez, haset ve istemezük gibi olumsuz düşünce ve duyguları besleyen bu zihniyet bildiğimiz gibi Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasının temel müsebbibi olmuştu.
Hiçbir kural ve değer taşımayan sadece azınlık bir gruba hizmet etmek ve sömürü dünyasının uşaklığını yapmaktan başka bir gayesi olmayan bu yapı Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra kurulan Cumhuriyet döneminde de varlığını sürdürdü.
Güçlü silahlar hemen devreye alınıp; “laiklik elden gidiyor, Cumhuriyet elden gidiyor, inkılaplar elden gidiyor, şeriat geliyor” naraları atıldı.
Oysa her şey yerli yerince duruyordu, buna rağmen bu silahlar ve bu silahlara piyon olanlar bu huylarından onyıllarca vazgeçmediler.
Neyi hedeflemişti bu zihniyet?
Analitik gözle bakıldığında bu zihniyet insanlık, doğruluk, dürüstlük, vatanseverlik, milli ve manevi değerleri adına ne varsa bu değerleri, bu değerlere sahip olanları hedef almıştı.
Bu değerlerin aksi olan bir yapıyı oluşturarak sömürü dünyası adına hizmeti sürdürmek esas alınmıştı.
Bu alçak anlayışın temel politikalarından biri hedefine koyduğu kurum ve kişiyi itibarsızlaştırmak olmuştur.
Bu faaliyet ile de nefret suçu işlenmiştir.
Bu güruh itibarsızlaştırma politikasını Osmanlının son döneminde uygulayıp Osmanlı padişahlarını hal ederek imparatorluğu güçsüzleştirdiği gibi; Cumhuriyet döneminde de millet iradesiyle iktidara gelmiş yönetimleri itibarsızlaştırıp ihtilaller yaparak halk iradesini hiçe saymıştı.
Hedefine kalkınmayı, gelişmeyi ilerlemeyi almak yerine anlamsız meselelerle gündemi işgal ederek, gerek kurum ve gerekse ülke olarak ülkemizin kalkınma ve gelişmesi önlenmişti.
Emperyalist ve sömürü dünyasının uşaklığına ve mankurtluğuna soyunan bu anlayış bu ülkenin asil evlatlarına ise kof kahramanlıkla kendini göstermiştir.
Bu anlayış kalleşliği ve hainliği bünyesinde barındırmakta olup, 15 Temmuz bu yapının en bariz en çarpıcı acı örneğidir!

Bunu iyi tanımak, iyi kavramak, iyi anlamak gerekiyor.
Bu hastalığın gelecek düşüncesi yoktur, anı kurtarmaktır; bundan kurtulmak ülkenin ve milletin tamamına kalıcı ve sürekli fayda sağlayacak.

18 Ekim 2017 Çarşamba

500 milyar dolar ihracat hedefi





Önceki yıllarda belirlenen yıllık 500 milyar dolar ihracat başarı hedefine ulaşmak için 6 yıl kaldı.
Şu anda 150 milyarın biraz üzerinde seyreden yıllık ihracatımız, ihracatçılarımızın 6 yıl sonrası için belirlenen hedefe ulaşabilme potansiyelini harekete geçirme çabasını gerektiriyor.
Bu ihracat rakamı belirlenirken, bulunduğumuz bölge şimdikinden çok daha istikrar ve sükûnet içindeydi.
Ancak İçinde bulunduğumuz bölgenin jeopolitik yapısı belirlenen tarihe göre çok farklı bir duruma sürüklendi.
Emperyalistlerin bölgemizde oluşturmak istedikleri istikrarsızlık hareketi etkisini artırarak sürdürdü.
Arap Baharı diye adlandırılan değişim bölgeye bahar yerine kışı getirdi.
Ülkelerinde demokratik bir yönetim şekli kurma arzusunda olan bölge ülkelerinin mensupları hüsrana uğradı.
Bu dönüşümde söz konusu ülkelerin salt iradesinin yeterli olmadığı anlaşıldı.
Bu iradeyi kullanırken bazı şartların oluşması gerekiyordu.
Netice olarak bu ülkeler tam manasıyla bir hayal kırıklığına uğradı.
Öngöremedikleri bir tuzağa düşürüldüler.
Özellikle Suriye, Libya ve Mısır bu değişimde en büyük zararı gören ülkeler oldu.
Irak daha önceden kaosa sürüklenmişti, Kuzey Irak'ın bağımsızlık kararı ülkeye bir başka istikrarsızlık unsuru eklemiş bulunuyor.
2003 yılından beri bu hususta telafi edilemez bedeller ödeyen Irak gerekli tedbirler alınmazsa hem kendisi, hem bölgemiz ve hem de ülkemize yönelik yeni gailelerin açılmasına zemin hazırlamış olacak.
Bu durumdan ülkemizin 500 milyar dolar ihracat hedefi de nasibini alabilir.
Bu tablo karşısında ihracat hedefini gerçekleştirmek için sektörlerin alternatif pazar arayışları sürüyor.
Sayın Cumhurbaşkanımızın her yurt dışı gezisinde ağırlıklı olarak ele aldığı önemli konulardan birinin de karşılıklı ticaretin artırılması olduğunu görüyoruz. 
Planlanan 500 milyar dolarlık ihracat rakamını yaklaşık 200 ülkeye böldüğümüzde ortalama ülke başına 2,5 milyarlık bir ihracat rakamı düşüyor.
Hedeflenen bu rakam Türkiye'nin önde gelen sektörleri olan otomotiv, hazır giyim ve tekstil, kimyevi maddeler ve plastik, gıda ve tarım ürünleri ve diğerleri gibi sektörlere bölündüğünde ise sektör başına 100 milyarlık bir ihracat rakamı düşüyor.
Mevcut duruma bakıldığında, bu hedefe en yakın duran sektörün otomotiv sektörü olduğunu görüyoruz.
On yılı aşkın bir süredir ihracatın lideri konumunda bulunan Türk otomotiv sektörü bu başarısını araştırma ve geliştirme konusuna verdiği önem yanında, yeni modellerin üretilip piyasaya sürülmesinin de bu başarıda rol oynadığı görülüyor.
Sektörler bazında en fazla Ar & Ge merkezine otomotiv sektörünün sahip olduğunu görüyoruz.
Bu da sektörlerin uluslararası başarısında Ar & Ge merkezlerinin ne denli önem taşıdığın gösteriyor.
Ar & Ge kalkınma ve gelişmenin itici gücünü ve temel bir bileşenini oluşturuyor.
Elbette gerek iç piyasa ve gerekse uluslararası pazarlarda güvenilir ve bilinen markaya sahip olmak da bu işte önemli rol oynuyor.
Bu nedenle ihracatçılarımızın dolara endeksli bir ihracat politikası yerine Ar & Ge endeksli bir politika izlemeleri işlerinde başarıya daha çabuk götüreceği gibi ülke ekonomisine olan katkıları daha da artmış olacak.

Bu anlayış aynı zamanda ihracatın sürdürülebilir başarısını sağlamış olacak.

11 Eylül 2017 Pazartesi

Turkish economy on the right course


According to the economic growth indicators such as national income, per capita income and per capita consumption, the Turkish economy advances on the way to grow more in the upcoming period...
Despite unstable conditions in its geographic region, the country economy sustains its growth more than lots of countries in the world.
The country economy cannot operate its potential completely regarding current situation in the region. When we have a look at the situation in the region, the neighboring and surrounding countries of Turkey, such as Syria, Iraq, Iran, Egypt, Libya, Yemen do not have a suitable condition to operate its economic activities efficiently. Egypt does not have exact democracy with its all institutions to be able to activate efficiently. Syria, Iraq, Libya and Yemen suffer the most from terrorism and strife since 2011 onwards.
Whenever these unwanted events, insurgences end up, these countries’ investment and development potential will disclose and this might bring huge business opportunities not only for the Turkish business, but also for the entire world.
Another advantage in this issue, the location of Turkey has a crucial importance in terms of doing business and economic activities, because of intersecting between the Europe and Asia continents…
In this respect, one of the foremost huge investments that would play a triggering role in the economic development and new investments is the third airport project of Turkey.
Nearly one year later in 2018 the world’s number one airport’s first phase will be inaugurated for service in Istanbul. Playing also an outstanding role in the aspect of international air transport, the third airport of Istanbul will not only contribute to the Turkish economy and employment, as well as for the international aviation sector regarding the global businesses shifting from the west to eastern countries…
Turkish economy has grown three fold in the last 15 years. During this period, growth percentage in the Turkish economy averagely became 5-6 percent per annum. There is yearly 6-7 percent growth potential on average in the Turkish economy. This means that the country has a capacity for the new business and investment as well as generating job.
Surpassing the expectations the first quarter growth rate which was 5.2 percent urged to revise the growth rate for the year 2017 that predicted to be between 5 and 7 percent.
Growing 5 percent in the first quarter is interpreted that the economy is recovering swiftly beyond expectations.
With the first quarter growth rate Turkish economy achieved a growth rate more than 23 EU countries’ rate. In the second quarter Turkey’s growth rate became 5.1%. The officials predicted the growth in Q3 would be higher than 1 and Q2…
The stock market has also showed a good performance and reached an all-time high in August this year.
Featuring as a driving force in the economy, the export enters upward trend compared to last year’s figure.

All of these indicators show that Turkish economy is on the right course.

6 Eylül 2017 Çarşamba

Türkiye olmazsa!




Türkiye olmazsa İslam âleminin hali ne olur?
Dünyanın neresinde olursa olsun mazlum milletlere karşı yapılan haksız ve hukuksuz muameleye karşı çıkan, sesini yükselten tek ülke Türkiye.
Bugün birçok İslam coğrafyası haksızlığa, kan ve gözyaşına maruz kalmış durumda.
Bu yerlerde mağduriyet var, açlık ve sefalet var, insan hakları ihlalleri var.
Ve bu temel hak ve hürriyetlerden yoksunluk her geçen gün bütün İslam coğrafyasına yayılma eğilimi gösteriyor.
Mazlum ve mağdur İslam beldelerinde yaşanan insanlık dramına sesini yükselten tek ülke ise Türkiye.
Sözde insani değerleri savunan ve sahip çıkan ülkeler bu değerlerin tüm insanlığın hakkı olduğunu bir kenara bırakıp sadece kendi menfaatleri olduğu zaman dile getiriyorlar.
Söz konusu Müslümanlar olduğu zaman bu değerler askıya alınıyor.
Yine sözde barışı ve huzuru temin etmek için kurulmuş Birleşmiş Milletler, maalesef bu değerlerin tam tersi olan değerlere sahip çıkıyor.
Bugüne kadar çatışmaların ve insanlık dışı vakıaların meydana geldiği bölgelerde huzur ve güven sağlanamamıştır.
Bunun en büyük ve en çarpıcı örneği Filistin’dir.
İsrail devleti kurulduğundan bu yana geçen yaklaşık 70 senede Filistinliler sürekli olarak sistemik bir soykırıma tabi tutuldukları gibi canları, vatanları, toprakları ellerinden alınmıştır.
Bu insanların canları ve malları bu yolda feda olmuş, uluslararası toplum ve Birleşmiş Milletler ise sadece kınamayla yetinmiş.
Kınamaysa ne giden canları ve toprakları geri getirmiş ve ne de huzur ve güveni…
Şimdi emperyalistlerin yeni kurbanı Arakanlı Müslümanlar…
Sonrasında hangi ülke var sırada?
Arakanlı Müslümanlar sözde insan hakları savunucularının yeni kurbanı.
Arakanlı Müslümanların kelimelerin yetersiz kaldığı durumunu günlerdir yazılı ve görüntülü medyada üzülerek takip ediyoruz.
Arakanlı Müslümanlar Myanmar devletinin zulmünden kaçmak için yaya olarak başlattıkları yolculuğu her türlü imkânsızlığa ve tehlikeye rağmen sürdürüyorlar.
Ayaklarında ayakkabı yok o yağmura, çamura, sınıra döşenmiş mayınlara, açlık ve susuzluğa rağmen kendi topraklarından kaçışlarını günlerdir sürdürüyorlar.
Bu mağduriyete, bu zulme bırakın uluslararası toplumu, hiçbir İslam ülkesi ciddi bir şekilde ses çıkarmıyor.
Myanmar’ın Nobel Barış ödüllü lideri Aung San Suu Kyi hükümetlerinin Rakhine eyaletinde bulunan herkesi koruduğunu söylüyor!..  
Bir ülke liderinin hem de sözde barış ve insan hakları ödüllerinin sahibi olmasına rağmen bu insanlık dramını bu denli hafife alması bulunduğu konumu ve sahip olduğu ödülleri hak etmediğini gösteriyor!
BBC’nin haberine göre son iki hafta içinde 123 binden fazla Rakhine vatandaşı ülkesini terk etmek zorunda kalmış...
Eylül ayının ortalarında yapılacak BM genel kurulunda bu yalanı belgeler ve delillerle dünya kamuoyuna sunmak bir insanlık borcudur.
Müslüman katliamlarını hile ve aldatmacalarla geçiştirenlerin gerçek yüzünün bu belgelerle ispatlanması gerekir herhalde.
Seslerini koltukları ellerinden gidecek diye çıkaramayan ülkeler ise sustukça kendilerini bekleyen akıbetten kurtulacaklarını sanıyorlar…
Ancak bilmeleri gereken bir husus var ki o da Türkiye gerçeğidir.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde ülkemiz kimsesizlerin ve mağdurların sesi olma gibi bir asil görevi üstlenmiş ve uluslararası platformlarda mazlumların savunucusu olmuştur.
Temennimiz bu asil göreve bütün İslam ülkelerinin destek çıkmasıdır.
Sadece İslam ülkeleri değil, aynı zamanda insanlığa ve insani değerlere önem veren bütün ülkelerin de…
Bu bütün insanlığın ortak sorumluluğu ve görevidir.

Bakalım kaç ülke Myanmar’da sırf Müslüman olduklarından dolayı maruz kaldıkları bu zulmü gerek uluslararası platformlarda ve gerekse BM’de dile getirme asaletini gösterebilecek?

30 Ağustos 2017 Çarşamba

Uluslar arası toplumun acımasızlık sendromu




Bugün dünyanın içinde bulunduğu hâkim anlayış, “yapanın yanına kar kalır” anlayışı olmuştur.
Bu nedenle yeryüzünde mazlum milletlerin sayısı her geçen gün artıyor.
Dünyaya hâkim zihniyet uluslar arası toplumun önde gelen üyeleri bu zulüm anlayışının artma ve yaygınlaşmasına göz yumuyor.
Bu göz yumma haçlı taassubunun bir ürünü olarak ortaya çıkıyor.
Dünya insani problemlerine yaklaşım hep bir geçiştirme politikasıyla yönetiliyor.
Menfaatleri gereği insanlığın temel değerleri ayaklar altına alınıyor.
Ellerinde tuttukları siyasi, diplomatik, ekonomik güçleri ve kurumları savundukları değerlerin muhalefeti doğrultusunda kullanıyorlar.
Uluslar arası toplumda açıkça mazlum ve Müslüman topluluklara karşı sınırsız bir acımasızlık sendromu hakim durumda.
Bu insanlık dışı sendromu bir türlü üstlerinden atamıyorlar.
Bu halin tedaviye ihtiyacı var.
Bu nasıl tedavi olur, bunun cevabını bulmak gerekiyor.
Mağdur, mazlum, işkence ve zulme maruz kalan toplumların maruz kaldıkları insanlık dışı hal bunlara nasıl anlatılır?
Özellikle bu yüzyılın başlarından itibaren kelimelerle anlatılamayacak derecede artan bir şekilde en temel haklarından mahrum kalmaya başladılar.
2003 evvelinde Afganistan olmak üzere, emperyalist güçler en büyük zulmü bu tarihte Irak’a yaptıkları işgalle başlattılar.
Bununla kalmadılar ve kalmayacakları apaçık!
Bu zihniyet İslam ve mazlum topluluklara yeni yeni gaileler açmanın hain planları ve çabaları içinde olduklarının izlenimini veriyor.
İşte Suriye, Yemen, Mısır, Filistin, Libya; bunlar hain ve insanlık dışı zihniyetin ürünleri.
Müslüman topluluklara uygulanan bu zulüm ise genellikle Müslüman ülkeler kullanılarak yapılıyor. Emperyalistlerin elindeki en büyük koz Müslüman ülkelerin mazlum milletlere yapılan haksızlıklar karşısında sessiz kalmaları oluyor.
İşte uluslar arası huzur ve güveni tesis etmek maksadıyla kurulmuş olan Birleşmiş Milletlerin yüklendiği bu insani görevin üstesinden gelemediği meydanda.
Nerede bir hayat hakkı gibi temel insan hakları ihlali olsa sadece bir kınamayla geçiştiriyor.
Kullandığı klişeleşmiş birkaç kelime var; genel sekreter sözcüsünü basın karşısına çıkarıp “Genel Sekreter derin endişe duymaktadır” bunu söylemekle sözde görevlerini yapmış saymaktalar.
Endişe duymak hiç yeterli değil, bu ifade sadece bir aldatmaca!
Son 4 -5 yıldır Arakanlı Müslümanlara yapılan işkence ve katliamlar karşısında bütün dünyada olduğu gibi BM de sessiz ve sadece kınamakla yetiniyor.
Bu insanların yaşadıkları evleri, malları, işleri ellerinden alındığı gibi, acımasızca katlediliyorlar.
Yaşadıkları mekânlara bakıldığında kümes ve kulübeler yanlarında çok lüks kalır.
Bu insanlık dışı yerlerde kalmalarına dahi Myanmar devleti müsamaha gösteremiyor.
Haber kaynaklarına göre, Arakanlı Müslümanların yaşadıkları bölgelerin ateşe verildiğini, bu yetmiyormuş gibi bu savunmasız insanlar çoluk çocuk demeden öldürülüyor ve ateşe atılıyor.
Bu vahşete kaç İslam ülkesi tepki gösterdi!
Bu vahşete hangi uluslar arası toplum ve kuruluş sesini yükseltti!
Sessiz kalanları da bu acı durumu hatırlatmak insanlık görevidir.

Myanmar yetkililerini de en ağır bir şekilde, kınamak kelimesi hafif kalır, en ağır bir dille tel’in etmek gerekiyor. Bu yapılanlar müşrik kinin tezahüründen başka bir şey değil.