3 Temmuz 2018 Salı

Müslüman gafleti zulmü artırıyor




Arakanlı  Müslümanların çektiği sıkıntı yıllardır devam ediyor. Kendi topraklarından kovulan bu Müslümanlar yıllardır her türlü insanlık dışı muameleye maruz kaldılar.
Arakanlılar yeryüzünde mağdur ve mazlum Müslümanlardan bir kısmını oluşturuyor.
Yurtlarını, yakınların, işlerini, aşlarını kaybettiler.
Bu insanlık dışı olaylar bütün dünyanın gözü önünde meydana geldi.
Bu savunmasız insanların seslerini yine ülkemiz dünyaya duyurmaya çalıştı. Bu insanların bulundukları yerlere ülke olarak ziyaretler yapıldı.
Sıkıntıları bizzat yerinde gözlemlendi.
Bu insanlık dramı bütün dünyaya anlatıldı.
Fakat küresel emperyalist güçler bu insani sese pek kulak vermedi.
Her zamanki gibi ya bir kınama ya da haklarının korunacağı yerlerine geri dönmeleri için çalışacakları şeklinde sözde kalan ifadeler kullanıldı.
Ancak gözle görülür kayda değer bir sonuç alınmadı.
Bu insanların karşılaştıkları insanlık dışı muamelelere bütün dünya medya iletişim vasıtalarıyla şahit oldu.
Bu haksızlık karşısında Birleşmiş Milletlerin (BM) duyarsız tavrı benzerlerindeki gibi yine kendini gösterdi.
Çünkü gerek bu kurum ve gerekse benzer yapıya sahip olanlar için bahane bulmak çok. 
Gerekirse dut yemiş bülbüle dönüyor veya bu husustaki çaresizliğine mazeret bulmasını biliyorlar.
Kurumun adil olmayan mevcut yapısıyla mazlum ve mağdurlar lehine etkin bir karar alma imkanı bulunmuyor. 
Bu nedenle işin içinden sıyrılıp çıkma yolu tercih ediliyor.
Kurum içindeki hâkim güçler bilindiği gibi işlerine geldiğinde, menfaatleri olduğunda sözde demokrasi, barış ve huzur, özgürlük götürme kisvesi altında binlerce kilometre uzak mesafelere gitmesini biliyorlar… Biliyorlar da götürdükleri yine zulüm oluyor!
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres Bangladeş’teki Arakanlı Müslümanların kamplarını ziyaret ederek oradaki yürek burkan sıkıntıları yerinde görmüş.
Guterres, kampların sürekli taşkın ve heyelan tehlikesi altında bulunduğunu, bu Müslümanların karşılaştıkları insanlık dışı vakıanın “sistematik şiddetin en trajik hikâyelerinden" biri olduğunu söylüyor.
Bu insanlar yakınlarını, evlerini, yurtlarını, iş ve aşlarını kaybederken, bu kamplara hangi zor şartlar altında geldiklerini de gördük; yağmur ve çamur içinde yalın ayaklarla üstlerinde doğru dürüst giyecek olmaksızın zalimlerin zulmünden kaçarak Bangladeş’e sığındılar.
Aynı akıbeti Suriyelilerde yaşamıştı, onlarda evlerini, yurtlarını, yakınlarını kaybederek zalimin zulmünden kaçtılar.
Dünyada hâkim emperyalist güçlerin küresel insanlık problemlerine adil ve kalıcı çözüm getirme hususunda samimi olmayışları her geçen gün bu küresel yarayı azdırıyor.
Göçmen ve sığınması meselesi her geçen gün artarken bu yolda toplu şekilde hayatlarını kaybedenler yıllardır devam ediyor.
Haktan, hukuktan ve insanlıktan nasibini almayan uluslararası toplumun küresel insanlık dramına çare olması ise zor görünüyor.
İslam dünyasının gafleti sürdükçe bu tablo da devam edeceğe benziyor...

28 Haziran 2018 Perşembe

İşkence Kurbanlarına Destek Günü




Bilindiği gibi Birleşmiş Milletler küresel huzur ve güveni tesis etmek için kurulmuş. Ancak bu misyonunu yeterince yerine getiremiyor. 
Getirememesinin önemli bir sebebi de bu kuruma hükmedenlerin kurumu yanlış kullanmalarından ileri geliyor.
Bugün yeryüzüne bakıldığında insanoğlunun en tabii hakkı olan söz konusu değerlere sahip olanların sayısı kitleler halinde giderek azalıyor. Belik de kölelik döneminde bile görülmemiş insan hakları ihlalleri yaşanıyor, çünkü bu ihlallerden beslenenler var…
Bırakın huzur ve güveni bir tarafa dünyanın birçok yerinde can güvenliği dahi yok. zaten işkence türlerinin hedefi de dolaylı olarak insan hayatını bitirmeye yöneliktir. 
Elbette huzur ve güvenin olmadığı ortam can güvenliğini tehlikeye atar. 
Bunun en bariz örneği ülkemizin sınır komşuları olan Irak ve Suriye’de yıllardır devam ediyor. 
Buralar işgal edilirken masum insanlara yapılan insanlık dışı muameleler henüz gün yüzüne çıkarılmadı, adalet yerini bulmadı. Adaletin yerini bulması ise bu kurumun adil çalışmasına bağlı.
Biraz uzak olan bölgelere baktığımızda zulmün ve insan hakları ihlallerinin kol gezdiği ülkeler olan Afganistan, Yemen, Libya; ve Myanmar’da yurtlarından zulümle uzaklaştırılan Müslümanların yıllardır en tabii haklarından mahrum edildiklerini görüyoruz.
Birleşmiş Milletlerin (BM) huzur ve güveni tesis etmek ve yeryüzü milletlerinin açlık, susuzluk ve diğer temel ihtiyaçlarını temin etmek ve sürdürülebilir hale getirmek için uzun yılları kapsayan eylem planları var.
Yine bu insani amaçlara yönelik günler ilan etmiş. BM’de hemen hemen her gün bir insani konuda bir anma günü bulunuyor.
12 aralık 1997 tarihinde 52/149 nolu kararla BM Genel Kurulu 26 haziranı İşkence Kurbanlarına Destek Günü olarak ilan etmiş.
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, bugünün anısına verdiği demecinde;
“İşkence bütün zamanlarda kabul edilemez ve haklı görülemez, bu çirkin ve faydası olamayan uygulamayı sonlandıracak kararlılığımız tekrarlayalım” ifadesini kullanmış.
Antonio Guterres açıklamalarına şöyle devam ediyor; "İşkenceye maruz kalan kurbanların kişiliklerini yitirdiğini ve bunun doğuştan en tabii hak olan insan olma saygınlığını kabul etmemek anlamına geliyor."
Geliyor gelmesine de bir de bu ortamı hazırlayanlara ne demeli, bunlara piyon olanlara ne demeli?
Uluslararası hukuka göre, işkencenin tamamen yasaklanmasına rağmen işkence dünyanın bütün bölgelerinde sürdürülüyor. Ülke bazında işkencelerin ulusal güvenliği ve sınırları koruma nedeniyle işkence ve zulmün diğer formlarının ve aşağılayıcı ve insanlık dışı muamelelere kullanılmasına izin verildiğine işaret ediliyor.
BM başından beri işkence eylemini insanlar tarafından başka inanlara uygulanmasını en iğrenç eylemlerden bir olarak da kınıyor.
Ancak şu önemli hususu unutmamak gerekiyor, o da işkenceye başvuranlar, yargısız infazlara başvuranların aslında en önemli özelliği, işkence yaparak kendi güçsüzlüklerini, zayıflıklarını, kifayetsizliklerini ve yetersizliklerini örtmekten ileri geliyor. Bunlar meselelerini meşru ve adil yoldan değil de vekalet savaşları yoluyla halletmeye çalışıyor.  
Güç gösterisinde bulunan bu güruh aslında kendi zavallılığını ifşa edip, bu şekilde varlıklarını sürdürmek istiyor...
İşkencenin bir günlük anmayla geçiştirilemeyeceği, konun toplum kesimlerine anlaşılır bir şekilde anlatılması, neyin işkence, neyin işkence olmadığı ve bu eylemin ağır bir insanlık suçu, hak ve hukuk ihlal meselesi olduğunun da anlatmak gerekiyor.



26 Haziran 2018 Salı

Ülke yönetimde yeni dönem





16 nisan 2017’de yapılan referandumla kabul edilen anayasa değişikliği ile yeni sistem 24 haziran 2018 yapılan Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili genel seçimleri neticesinde tüm kurum ve kurallarıyla uygulanmaya başlayacak.
Cumhurbaşkanımız ve Ak Partinin zaferiyle sonuçlanan bu seçim sonuçları aynı zamanda emperyalistlere beklentileri doğrultusunda çıkmadığı için iyi bir Osmanlı Tokadı oldu.
Ülkemizin yaklaşık bir asırdır uygulanan parlamenter sistem bu son seçimle birlikte anayasa değişikliği gereği tarihteki yerini almış oldu.
Ülke yönetiminde bir dönem kapanmış yeni bir yönetim sistemi başlamış oluyor.
Başbakanlık makamı lağvedilerek başkanlık sisteminin fiili uygulaması başlıyor.
Ülkemizin kalkınması, gelişmesi, refahın adil bir şekilde bütün toplum katmanlarına yayılması yolunda geçmiş dönemde karşılaşılan yanlışlık ve engellerin yeni yönetimle aşılması hedefleniyor.
Artık emperyalistlere ve onların alçak hile ve aldatmalarına boyun eğen bir yönetim değil de, hukuk kuralları doğrultusunda hareket edecek yeni bir yönetim dönemine girmiş bulunuyor ülkemiz.
Bu yeni sistemle koalisyon dönemlerinin verimsiz ve eksi büyümeli hükumet sistemi yerine cumhurbaşkanlığı hükumet sistemiyle başkanlığı kazanan bakanlar kurulunu oluşturarak çalışmalarına başlamış olacak.
Ancak gerek seçim sürecinde ve gerekse seçimin net bir şekilde kazananı belli olmasından sonra özellikle sömürü güçlerin uluslararası ölçekteki medya birimleri ülkemize yönelik olumsuz yayınlarını sürdürdü ve sürdürmeye de devam ediyor.
Ellerindeki malzeme ekonomi.
Bunu bırakıp başka bir konuyu işleyebilirler; insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü gibi…
Şimdilik enflasyonun %10’nun üzerinde olması, faiz oranlarının yükselmesini gündemde tutarak olumsuz bakışlarını sürdürecekler.
Bunu sürekli gündemde tutarak ülkemizin yatırım yapılamaz durumda olduğu intibaını oluşturma çabası içinde oldukları anlaşılıyor.
Böylece ilgili uluslararası çevreleri yanlış yönlendirmeye çalışacaklar.
Küresel analistler ülkemiz ekonomisi üzerinde İMF benzeri bir politika uygulanmasını planlıyor olabilirler…
Bu güruhun dünyada yıllardır süregelen insani olumsuz gelişmeleri dünya gündemine getirmek ve çözüm önermek yerine bunlara yenilerin eklenmesi peşindeler herhalde.
Yeryüzündeki zulümleri, açlık, yokluk, insan hakları ihlalleri, masum insanların katledilmesini, milyonlarca insanın zulümden kaçarak başka ülkelere göç etmesini; kaçarken yolda karşılaştıkları hayati tehlikeleri, bunları atlatsalar da sığınma istekleri gibi hayati konuları dünya gündemine getirmek, gündemde tutmak yerine çok daha önemsiz konularla uğraşıyorlar.
Çünkü bunların hedef saptırma konusunda uzmanlıkları var.
Bir İslam ülkesinde var olan huzuru nasıl bozar, bunu yapmak için nasıl tasmasız piyon “buluruz”un peşindeler.
Alçakça senaryolar hazırlayıp bir Müslüman ülkeyi daha nasıl istikrarsız hale getirmenin çabası içinde olduklarını biliyoruz.
Ancak 24 haziran seçim sonuçlarıyla bir kez daha bunların hain hevesleri kursaklarında kalmış oldu.
Kalmasına kaldı da, fakat yenilen pehlivan güreşe doymaz misali bu huylarından vazgeçmezler.     
Bu güruhun anladığı dil Osmanlı tokadıdır. Bu da güçlü, istikrarlı ve güvenilir bir Türkiye ile olacak. 
Yeni sistemin yürürlükte olan ve uygulamaya girecek olan projelerin daha hızlı bir şekilde hayat bulacağı umuluyor; temenni ediyor ve hayırlı olmasını niyaz ediyoruz.

5 Haziran 2018 Salı

Ürdünlüler bu günleri aramadan!




Ürdün’de bilindiği gibi vergi artışını protesto etmek için bir kısım Ürdünlü sokaklara döküldü.
Hükümetin istifa etmesini istediler, Ürdün başbakanı istifa etti.
İMF’nın dayatması olarak artırılan vergilerin geri çekilmesi için protesto edilmişti.
Ancak başbakanın istifasının yeterli olmadığı gösterilerin devam ettiği görülüyor.
Ürdün’ün bulunduğu yerin coğrafi konum bölge için hassas ve stratejik bir konumda bulunuyor.
Malum bir tarafında Suriye, bir tarafında İsrail ve Lübnan var. Bir nevi bir ateş çemberinde bulunuyor!
Bu protestolar tam da leş kargalarının arayıp da bulamadığı bir ortam. 
Bunun büyüyerek devam ettiği düşünülürse emperyalist güçler "fırsat bu fırsat" deyip anında ülkenin üzerine çöreklenirler.
Bölgede istikrar içinde olan ülkelerden biri Ürdün, bir diğeri de bizim ülkemiz.
Bu istenmeyen gelişmelerin ölçüsü olması gerekenin çok üzerinde olursa, bu durum sadece Ürdün’ü değil ülkemizi de yakından ilgilendiren hayati bir vak'a olur.
Bu bakımdan ülke olarak bizim de Ürdün’deki gelişmeleri yakından takip etmemiz ve gerekli tedbirleri almamız gerekir diye düşünüyor insan.
Gelişmelerin Suriye, Mısır ve iç karışılıklıların olduğu diğer İslam ülkelerindekine benzer bir duruma dönüşmesi neticesinde bunun üstesinden gelinemeyeceğini anlamakta çok zor değil.
Ürdün aynı zamanda Suriyeli sığınmacılara da ev sahipliği yapıyor.
Durumun daha vahim hale gelmemesi için Ürdün yetkililerin de, Ürdünlülerin de çok hassas olmaları gerekiyor.
Eğer 2011 yılından beri Suriye’de devam eden kargaşadan bir ders alamıyorlarsa, bunu hatırlatmak gerekir.
Sınırımızda bir İslam ülkesinin daha kargaşa ortamına sürüklenmesinin getireceği ağır sonuçlar ne bölgemiz ve ne de ülkemiz için hiç iyi olmayacağı gözden uzak tutmamak gerekiyor.
Bölgede mevcut olan iç çekişmeler, terör ve benzeri sıkıntıları artık bölgemiz taşıyamaz duruma gelmiştir.
Emperyalist güçler ellerinde hangi araçlar varsa onu kullanmaktan geri durmuyorlar, durmayacaklar.
İMF sömürü dünyasının finans silahıdır bunu gelişmekte olan ülkelere fırsat buldukça kullanacaklardır.
Bunu kullanacakları gibi terör ve benzeri vasıtaları da kullanmaktan geri durmayacaklardır.
Aslında İslam ülkelerinin zengin olanların varlıkları hiçbir İslam ülkesinin müşkül durumda kalmasına fırsat vermeyecek kadar yeterlidir.
Fakat İslam ülkelerindeki gafil yaklaşım şu an birçok İslam ülkesinin içinde bulunduğu insanlık dışı durumu hazırlamıştır.
Bugün emperyalist ülkelerin emrine giren zengin İslam ülkeleri ne yazık ki bu acı gerçeği hala görmek istememektedirler. 
Daldıkları derin gaflet uykusundan uyanıp kendilerini bekleyen tehlikeyi fark edemiyorlar.
Ülkemizin kendilerine rehberlik etmesini, bu acı gerçeğe kulak vermelerini isterler mi?
Gerek Ürdün ve Ürdün halkı ve gerekse bölge ülkeleri bölgemizde İslam ülkeleri üzerinde yazılan iğrenç münafık senaryolarını anlamları ve ona göre tavır almaları bir zaruret halini almış.
Bu hassa durumu hatırlatmak ve hatırdan çıkarmamak gerekiyor.
Emperyalistlerin yönlendirdiği okları kendimize çevirme gafletinden uyanma zamanı geçiyor. Hedeflerin yanlışlığını fark edip, gerçek yönüne çevrilmesi gerekiyor…
Ürdün halkının sıkıntıları olabilir, fakat içinde düşürülecekleri tuzak bugünü çok arattırır! içlerinde şüphesiz ajan provokatörler bulunur, bunlar bu tür olayların baş rol oyuncularıdır


30 Mayıs 2018 Çarşamba

Alçağa çukur sorulmaz




Sorduğu abes, yakışıksız soruya bak!
Ne yapıyormuş…
Aynı formatla, aynı şartlanmışlıkla kendini bilmezler kuyruğa girmiş…
Aslı astarı olmayan, suni olarak üretilmiş bir kin üzerine inşa edilmiş, sırf emperyalistlerin gönlü hoş olsun diye... 
Bir nevi Stockholm sendromu…
Aksi takdirde emperyalistlere olan sadakatini yerine getirememiş olmanın rahatsızlığını yaşamış olacak…
Kurumsal adap ve edep yoksunluğu.
Seni ne ilgilendirir süfli emellerinin esiri…
Ne yapıyormuş? 
Ne ilgilendirir seni, ey biedep.
Ne ilgilendirir seni, kendi işini yapmaktan aciz, üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokman.
Sözde taciz edecek!
Sözde itibarsızlaştıracak.
Sözde yıldıracak,
Sözde sabır ölçecek
Sözde kışkırtacak,
Asıl suç işleyen suçsuz bırakıp, mazlumu mahkûm edecek ortam oluşturacak, tıpkı 12 eylül öncesi gibi...
Evet, bu alçak plan emperyalist hainlerin asırlardır uyguladıkları taktik.
Bu anlayış İsrail devletinin 70 yıldır mazlum ve savunmasız Filistinlilere yaptığı vahşet anlayışıdır.
Bu, bugün Suriye’de, Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da, Mısır’da, Myanmar’da ve daha birçok yerde mazlumların haksız, zalimlerin ise suçsuz ve taltif edildiği anlayıştır.
Çünkü biliyor ki ne yaparsa yapsın yanına kar kalıyor, ne kadar zulüm ederse etsin hesap vermiyor, ne kadar can, mal yakarsa yaksın cezasız kalıyor.
BM'de sürekli bu husus dile getirilse de sözde kalıyor!
İşte bu alçak anlayış sahipleri, mevcut küresel hukuk dışı düzenin hak ve hukuku hiçe sayan bir anlayışın ürünü, biliyor ki ne yaparsa yana kar kalacak.
Bu alçak anlayış güruhu biliyor ki “şimdilik biz güçlüyüz”.
Alabildiğine hukuk ve insan hakları olsun, nasıl olsa bunların uygulamada zerre kadar yeri yok.
Bu zalim güruh iyi biliyor ki yaptıklarının cezası “çok çok bir özür, kınama, hatta şiddetle kınama açıklamasından öteye geçmiyor…

Mayasında emperyalistlere piyonluk ve kulluktan başka bir şeyle beslenemeyenden başka şey beklenemez.
İşte bu alçak mide bulandırıcı zihniyettir ki sadece günümüzde, yakın tarihimizde değil, Osmanlı’nın son döneminden itibaren bu ülke büyük kayıplar vermiş.
Bu alçak anlayışın neleri yıktığı, neleri götürdüğüne dair tarihimizde ders niteliğinde acı örnekler var.
Bırakın aileleri, küçük toplulukları; fitnenin cihan devletlerini nasıl yıktığına yaşamış bir milletiz.
İşte bugün İslam aleminin içine düştüğü duruma bakınca; fitnenin silahtan da, top ve tüfekten de çok daha fazla bir güce sahip olduğunu misalleriyle görüyoruz.
Çok fazla gerilere gitmeye gerek kalmadan bu iki yıkıcı unsurun en çarpıcı örneği yanı başımızda duruyor.
Demokratikleşme uğruna sınır komşumuz Suriye’de o fitne çıkarılmasaydı, bugünün hazin tablosu olmayabilirdi.
Ya da çıkmış olmasına rağmen bütün İslam ülkeleri gücünü birleştirip ağırlığını ilgili uluslararası toplantılarda gösterebilseydi bugünün telafi edilemez kayıp ve yıkımlar var olamayabilirdi.
Ne Suriye’de, ne Yemen’de, ne de Afganistan’da uzun yıllardır süregelen insanlık dramı görülmeyebilirdi.
Fakat ne yazık ki emperyalist güçlerin İslam ülkelerinde yakmakta zorlanmadıkları fitne ve fesat ateşi kolayca ortam bulabiliyor.
Kendilerine piyon bulmakta hiç zorlanmıyorlar.
Böyle bir ortamın varlığı işlerini kolaylaştırıyor.
Fitne ve fesadın vücut bulabildiği ekosistem çoğunlukla eğitim eksikliği dolayısıyla cehaletten, aynı zamanda doğru dini bilgilerin olmayışından ileri geliyor.
Şu eşi ve benzeri görülmemiş alçak politikaya bak!
Silahsız ve savunmasız insanların üzerine canının istediği zaman ağır silahlarla saldıracak, sonrada hiç yüzü kızarmadan bu savunmasız Filistinlileri terörist ilan edeceksin.
Ve buna hiçbir uluslararası kurum; “bak sen bu savunmasız insanların üzerine ağır silahlarla saldırdın ölümlerine neden oldun” diyemiyor.
Hem savunmasız insanları katledeceksin hem de çıkıp kendini savunmak için savunmasız insanları terörist ilan edeceksin.
Bu uluslararası adalet, hukuk ve insan hakları anlayışının çöküşüdür...
Evet, alçağa çukur sorulmaz, Esfel-i Safiline kadar gider!

25 Mayıs 2018 Cuma

Piyon ekosistemleri






Vesayet oklarının yönünü ülkemiz üzerinden ayırmamış, hep kontrol altında tutmuş. Cumhuriyet tarihinde yaşadıklarımız bunu gösteriyor. 
Oklar hep ülkemize yönelmiş olabilir. Ancak karşı koyacak güçlü kalkanlar yapılınca emperyalist okları da hedefini tutturamayacağı gibi onlara yönelecek.
Millet iradesiyle işbaşına gelen yönetimler bu oklara meşrutiyet içinde karşı koyabildiği kadar dayanabilmiş; ya da vesayete boyun eğdiği sürece görevini sürdürmeye çalışmış.
Vesayet odakları emperyalistler adına bulundukları görev ve kurumları istismar etmiş. Bu istismarlığı yaparken hep kahraman ve vatansever edasıyla ortaya çıkmışlar.
Bunun önemli bir nedeni de piyon olarak kullanılanların bağımsız bir ülkenin sahip olduğu temel değerlerinden yoksun olmaları ya da bulundukları görevi layık-i vechiyle yerine getirememenin eksikliğinden ileri gelmiş.
Ülkemiz istikrar ve güven içinde kalkınmasını sürdürürken emperyalistlerin bu olumlu havayı bozmak için en çok kullandırdıkları malzemeler ise; hürriyet, özgürlük, hukukun üstünlüğü, kişi hak ve özgürlükleri, demokrasi ve benzeri kavramlar olmuş. Bu değerlerin yokluğu işlenmiş.
Bu kavramlar üzerinden emperyalist güçler ve onların içerideki üst seviye piyonları ülkemiz kalkınmasını zaman zaman zaafa uğratmış.
Bu zaaf durumu zaman zaman çok şiddetli olmuş ve ağır sonuçları olmuş.
Bu tür bölücü ve kışkırtıcı girişimler sadece Cumhuriyet döneminde değil, temelleri bilindiği gibi Osmanlının son dönemlerinde atılmış.
Bu hainler İmparatorluğu yıkmakla, İslam âlemini parça parça etmekle kalmamış, bu alçak faaliyetlerini İmparatorluk sonrasında kurulan Cumhuriyet döneminde de sürdürülebilir bir hale getirmek için gayret sarf etmiş.
Bir başka ifadeyle bu işi kuramsallaştırmışlar.
Sürekli bir güç ülkemizin huzur, güven ve istikrarını bozmak için Demokles’in kılıcı misali tepemizde tutulmuş.
Ne zamanki şartlar ülkemiz lehine bir rotaya girmişse, bu kış uykusuna çekilen güçler hemen canlanmaya ve faaliyetlerini sürdürmeye başlamış.
Bildiğimiz gibi ülkemizin birlik ve beraberliğine karşı yapılan en önemli darbe hareket 27 mayıs ihtilaliyle olmuş.
İnsanlığı utandıracak yalan ve iftiralarla bir millet iradesi ayaklar altına alınmış.
Bunla kalınmamış, öylesine bir kin ve nefret oluşturulmuş ki bir başbakan ve iki bakanı haksız ve hukuksuz bir isnatla darağacına gönderilmiş.
Hani, 12 eylül 1980 ihtilalı sonrasında ABD’nin içimizdeki ajanı ülkesine kendi adına başarı haberini verirken, “Bizim çocuklalar ihtilal yaptı” demişti. Demek ki bu tür alçakça işlerin arkasında ağırlıklı olarak dış güçler bulunmuş.
Evet, bu süfli işlere teşne piyonlar var oldukça emperyalist güçlerin bu tür hain emelleri de varlığını sürdürecek.
Ülkemizin birlik ve beraberliğini ve hatta vatansız bir millet haline getirme kanlı girişimi en son bilindiği 15 temmuz 2016 yılında yapılmıştı.
Bu alçak girişim öncekilerden çok daha farklı olmuştu, “vatan sevgisi” bu millete “yeter artık” dedirterek bu milletin ve ülkenin silahlarını savunmasız insanlara çevirenlere karşı tek yürek, tek vücut olarak, canını ortaya koyarak bu alçak teşebbüse karşı çıkmış başarılı olmuştu…
Elbette ki emperyalistlerin hain emelleri bitmez, alçak ve kirli senaryo üretimine devam edeceklerdir.
Yapılması gereken ise piyonluğa zemin oluşturacak ekosistemleri ortadan kaldırmak, bu işe teşne olanlara fırsat vermeyecek ortamı oluşturmak.
Zaten 15 temmuzdan sonra da bu doğrultuda darbe ekosistemlerini yok edecek önemli çalışmalar yapıldığını görüyoruz. Kurumsallaşmanın sağlam temeller üzerine oturtulması darbe teşebbüssünde bulunacaklara fırsat vermeyecektir. 
Bunu ihlal edenler de hukuki çerçevede hasep verecektir. Kanlı 27 mayıs ihtilalının yıl dönümü vesilesiyle gerek Şehit Başbakanımız ve bakanlarına ve gerekse 15 temmuz şehitlerine ve bütün şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyor, kabirlerinin pür nur olmasını temenni ediyoruz.

17 Mayıs 2018 Perşembe

Vesayet hastalığı



Tedaviye ihtiyacı olan bir hastalık.
Bu anlayışın özelliği “marifet iltifata değil, vesayete tabidir.”
Bu anlayışın hedefi emperyalist baronlarına eleman yetiştirmek olmuştur.
Bu anlayışta yalan, kin, taciz, tahkir, tağyir, yıldırma, itibarsızlaştırma anlayışı şaşmaz ve temel kurallar olmuştur.
Piyonlar bu kurallarla mücehhez olunur. 
Haksız ve gereksiz yere kin oluşturmak hareketin başarıya ulaşması için vazgeçilmez unsur olmuştur.
Nitekim kin faktörü PKK terör örgütünün oluşumunda en temel prensip olmuştur.
Bu anlayış mankurtlaştırma esasına dayanır, tasmasız piyon yetiştirir; ha dedin mi yapacağı iğrençlikte sınır tanımaz. Ağababasını neşelendirip keyiflendirir.
Bu anlayış elinde bulundurduğu güçle kin, nefret ve düşmanlık unsurlarını aşılayıp canlı tutmayı esas almıştır.
Bu emperyalist güçlere kul olma anlayışı yakın zamana has olan bir şey değil, yaklaşık iki asır öncesine kadar gider.
Bu anlayış Osmanlı Sultanı, Abdül Aziz hanı şehit eden satılmışların anlayışıdır.
Emperyaliste kul olma anlayışı ülkemizin millet iradesiyle seçtiği bir başbakanını ve bakanlarını idama gönderen anlayıştır.
Bu anlayışta ahlak ve edep dışılık temel prensiptir.
Alabildiğine aşağılama ve horlama hedefe aldıkları kişi ve kurumu alabildiğine insafsız, haksız ve hukuk dışı usullerle alt etmek için vazgeçmedikleri psikolojik silahlarıdır.
Bu anlayış ülkesini, memleketini Can’ı gönülden severek hizmet edenlere karşı cephe oluşturmuş ve bunu kesintisiz bir şekilde sürdürme idealini benimsemiştir.
Bu anlayış merhum Turgut Özal’ı şüpheli bir şekilde ölüme götürenlerin sahip olduğu bir anlayıştır.
Bu anlayış ‘15 Temmuz’ alçak darbe girişiminde bulunan ve destekleyenlerin anlayışıdır.
Masonik bir yapı anlayışıdır.
“İttihat ve terakki” bu amaç doğrultusunda kurulmuş olup, Siyonizm’e hizmeti gaye edinmiştir.
Cihan imparatorluğu olan Osmanlı İmparatorluğunu yıkan bu anlayış olmuştur. Çok sinsice ve çok sistemli bir şekilde faaliyet göstererek hain emellerine ulaşmışlardır.
Sayısız iğrenç senaryo ve planlar hazırlayarak biri akamete uğrayınca veya bertaraf edilince hemen bir diğeri devreye alınmıştır.
Damarlarında asil insan kan yerine fitne kanı taşıyan bir avuç güruh bu ülkeye ve mazlumlara çok zarar vermiştir.
Asalet ve dürüstlük yerine, bunların aksi olan özellikler beyinlere nakşedilmiştir.
Bu anlayışta okları asıl hedef yerine aksi istikamete çevirmiştir.
İşte PKK terör örgütü bu anlayışın bir tezahürüdür, FETÖ bu anlayışın tezahürüdür. Çünkü asırlarca birlikte yaşamış bir millet bir anda birbirine düşman edilmiştir.
Siyonist politikanın tezahüründen başka bir şey olmayan bu hain oluşum 30- 40 sene bu ülkeye can ve mal kaybı vermiş; masum insanlar zorla evlerinden alınmış kurşuna dizilmiştir.
Sömürü ve emperyalist uşaklığından başka bir gaye taşımayan bu anlayışla bu ülke çok kayıplar vermiştir.
Kalkınmasını, ileri ülkeler seviyesine ve hatta ötesine geçmesini maalesef bu anlayış engellemiştir.

Bu zihniyete sahip olanlar sistemin kendi öz değerlerine kavuşmasıyla kendiliğinden temizlenecektir.