19 Ağustos 2017 Cumartesi

Dünya insani yardım günü



Bilinen acı bir gerçek var ki o da artık gerek Birleşmiş Milletler ve gerekse diğer insani kuruluşlar insanlığın içine düşürüldüğü tarifi mümkün olmayan acı ve sıkıntılı durumlardan kurtarmak için çabaların sadece sözde ve bu husustaki acıları gün kutlamalarıyla geçiştirme yolunu tercih etmesidir.
Bugün yeryüzü coğrafyasında sıkıntı ve açlık yokluk, hastalık, savaşların getirdiği insanlık dışı yüklerin çoğunu Müslümanlar çekiyor.
Günümüzde insanlığın karşı karşıya kaldığı insanlık dışı sıkıntılara baktığımızda, bunların kaynağının ülkelerdeki kötü yönetim, haksız ve adaletsiz yönetim ve yöneticiden ileri geldiğine şahit oluyoruz.
Yönetim bilgisinden, merhamet ve adaletinden yoksun yöneticilerin varlığı bu ülkelerde dikkat çekiyor.
Bu yöneticilerin mensup oldukları ülkelerin ise millet iradesinden yoksun oldukları, dolayısıyla bu durumun ortaya çıkardığı ihtilafları, çatışmaları görüyoruz.
Millet iradesinden yoksun yönetimler aynı zamanda sömürü baronları için ele geçmez bir fırsat oluşturuyor.
Bu tür krizleri kendi açılarından fırsata dönüştürmeyi çok iyi biliyorlar.
Çünkü ellerindeki imkânları insanlıktan yana değil de insanlık dışı planlar doğrultusunda kullanmakta maharet sahibidirler.
Bu tür krizleri bahane edip kendi hain emellerini gerçekleştirmenin faaliyetine giriyorlar.
İnsanlık adına kurulmuş başta Birleşmiş Milletler ve diğer benzeri uluslararası kuruluşların ya bilerek veya sömürü dünyasının emelleri doğrultusunda hareket ederek yeryüzündeki çeşitli açıdan sıkıntı içinde olan milyonlar ve hatta milyarlarca insanın temel ihtiyaçlarına çözüm bulup uygulamakta yetersiz kaldıklarına şahit oluyoruz.
Bulmak isteyenlere de çeşitli bahanelerle engel olduklarına...
Küresel olarak insanlığın içine düşürüldüğü ve karşı karşıya bırakıldığı insani sıkıntılara baktığımızda;
Bunların göç, terör, iç savaş, açlık, yokluk, temel ihtiyaçlar olan güvenli su yetersizliği, sanitasyon yokluğu ve yetersizliği, hastalıklar şeklinde sıralamak mümkün.
Göç, terör ve iç savaşlarla yüzbinler hayatını kaybediyor.
Özellikle Amerika'nın bu binyılın başlarından itibaren başlatmış olduğu işgal hareketleriyle milyonlarca insan göç etmek zorunda kaldı; terörle hayatını yitirdi, hastalıkla ve açlıkla hayatını kaybetti.
Müslüman ülkelere kendi hain emelleri için demokratik yönetim biçimini layık görmeyen emperyalist güçler bu ülkelerde yüzbinlerce masum insanın çıkan ihtilaflar ve çatışmalarda kurban edildiğini görüyoruz.
Bu gün Libya’da, Afganistan’da, Mısır’da, Irak’ta ve özellikle Suriye’de ve daha birçok İslam beldesinde ve Afrika ülkelerinde yıllardır insanlık dramı yaşanıyor.
Ülkemizde hukuk çerçevesinde bir ülkenin bekası ve güvenliği için yaptığı faaliyetlere insan hakları ve özgürlük bahanesiyle hep birlikte el birliği ve sözbirliği ile harekete geçen sömürü dünyası maalesef yeryüzünde temel hakların katliamlara varan ihlallerine karşı suskun kalmasını biliyor.
Çözüm için çok kolay ve basit olan çareleri görmezden geliyor.
Her karşılaştığı insani problemi sadece slogan ve gün kutlamalarıyla halletmeye çalışan Birleşmiş Milletler asli görevini yapmaktan aciz duruma düşürülmüş.

Çözüm ise İslam ülkelerinin insanlık adına bu acı gerçeği görüp, birlik ve beraberlik içinde tek ses ve tek yürek olmasına bağlı!

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Adap ve edep



Toplum olarak, millet olarak ihtiyaç duyduğumuz öneli bir husus.
Daha doğrusu kurumları da ülkeleri de, milletleri de ayakta tutan önemli bir haslet.
Maalesef zaman zaman da olsa bugün meydana gelen istenmeyen toplumsal olayların temelinde yatan bu önemli eksikliktir.
Kaybolan toplumsal değerlerdir.
İşte sağlıklı toplumun çimentosunu oluşturan yitirilen bu değerlerin tekrar kazındırılması için bir milletvekilimiz haklı olarak okullarda okutulması ve öğretilmesini talep etmiş.
Sadece küçüklerin değil, öncelikle bu hususta büyüklere daha çok görev düşüyor.  
Çünkü adabı muaşeret toplumun zıvanadan çıkmasını önleyecek kurallar silsilesini oluşturuyor.
Saygıyı, görgüyü, büyüğün büyük bilinmesi, küçüğün küçük bilinmesi, toplumu ayakta tutan taşların yerli yerine oturmasını sağlayan temel bir kurallar seti…
Sokakta, iş yerinde, yemekte, toplu taşıma araçlarında, çevrede, telefon konuşmalarında, giyimde, kuşamda, velhasıl her konuda toplumu oluşturan fertlerin nasıl davranması gerektiğini düzenleyen ve uyulmasında toplum ve ülke yararına sayılamayacak kadar faydaları olan kurallar.
Uyulmadığında ise kaos, anarşi, terör; yani ülkemizin içine düşürüldüğü bugünkü durumda adap ve edep eksikliğinin öneli payı var.
Adabı muaşeret kurallarına uymak insani bir yükümlülük ve sorumluluk.
Bakıyorsun eline almış telefonu üstüne üstüne geliyor, karısındakinin hak ve hukukuna zerre kadar saygı duyduğu yok.
Bangır bangır toplum içinde özel meselelerini konuşup, çevresindelkileri rahatsız edebiliyor.
Girmiş kalabalığın için fosur fosur sigara tüttürüyor, düşünmüyor ki bunu içen var içmeyen var!
Arabasından kül tablasını çıkarıp rastgele boşaltıyor.
Adamın çevre hakkından ve çevre temizliğinden ya haberi ya da saygısı yok.
Çalışma ofisine bangır bangır bağırarak giriyor.
"Sen kimsin?, çalışanları rahatsız etmeye ne hakkın var?" denilse yersiz mi olur?
Efendice, edeplice girip çıksan olmaz mı?
Kural tanımaz araba sürücüsü trafik kurallarını ihlal ettiği yetmiyormuş gibi, bir de parmak sallıyor.
Yolun ortasında sallana sallana telefonda konuşarak yürüyor!
Hiç zerre kadar çevresine ve çevredekilere saygı duymadan plastik şişe, kola kutusu, sigara izmariti, sigara paketi ve diğer ambalaj atıkları rahatlıkla rastgele fırlatılıyor…
Bunu yapan insanlar bir başka ülkeye gitseler bu kadar serbest davranabilirler mi?
Bir an düşünmezler mi, “her elimize geçirdiğimizi rast gele dışarı fırlatamayız”, diye.
Temiz çevrenin temiz toplumun göstergesi olduğunu bilmezler mi?
Ne demişler, “aslan yatağından belli olur.”
Evet, teknolojinin sunduğu kolaylıkları adabına göre kullanmayı öğrenemedik mi?
Mesele adap ve edep meselesi ki bu iki temel hususa bizim gibi Müslüman toplumlarda çok daha dikkate edilmesi gerekmez mi?.. Çünkü Müslüman demek her bakımdan temiz ve edepli demektir!...
Her sözünde bir hikmet olan Yunus Emre’nin edep dışılığa cevabı;
Edebim el vermez edepsizlik edene.
Susmak en güzel cevap, edebi elden gidene!
Bir başka şiirinde ise;
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır

Okumaktan murat ne
Kişi Hak'kı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru emektir

28 Temmuz 2017 Cuma

Tarım ve hayvancılık




Ülkemiz sanayi alanında yaptığı yatırım ve ilerlemeler yanında, aynı zamanda bir tarım ülkesi.
Tarih, tabiat ve kültür zenginlikleri ile aynı zamanda bir turizm ülkesi.
Bacasız sanayi diye nitelendirilen turizm hatırı sayılır bir gelir kaynağını oluşturuyor.
Tarım sektöründe ne denli zengin bir ülke olduğumuzu görmek için bir manav ve pazarın yanından geçtiğimizde sebzesinden meyvesine kadar bir anda saymayacağımız kadar çok sayıda ürün çeşitliliğine ve ne denli bir tarım ürünleri ve iklim zenginliğine sahip olduğumuzu hatırlamak lazım.
Bu zenginlik yanında zaman zaman bazı ürünlerde ithalat yaparak eksik kalan ürün ve miktarını bu yoldan telafi etme yoluna gidiyoruz ülke olarak. 
Bu uygulama aynı zamanda serbest piyasa ekonomisinin bir gereği olarak yapılıyor.
Bu durumla zaman zaman karşı karşıya kalabiliyor ülkemiz.
Çünkü tarım sektörü hassas bir sektör.  
Tarım sektörü tamamen açık hava şartlarında yapılıyor.
Fabrikasyon üretim gibi gıda maddelerinin ham maddesini oluşturan tarım ürünlerini kapalı bir alanda yapmak mümkün değil.
Açık hava şartlarıysa çok sayıda etkenlerle karşı karşıya kalabiliyor; risk yönetimini gerektiriyor.
Bunun çaresi ise üretim süreci boyunca gerekli mücadele tedbirlerini alıp uygulayarak üstesinden gelmek oluyor.
Fakat bazı tabii afetler var ki bunlar zaman zaman çok ağır bir şekilde tezahür ederek mücadele imkanları yetersiz kalabiliyor.
Özellikle beklenmedik ve ani bir şekilde meydana gelen iklim olayları, hastalık ve haşere salgını sektörü çok kötü bir şekilde olumsuz etkileyebiliyor.
Bu tür olumsuz vak'alarla karşılaşınca yıllık emek ve masraf boşa gidebiliyor…

Ülkemiz bir zamanlar tarım üretiminde kendi kendine yetebilen bir ülke olarak değerlendiriliyordu.
İyi ve sağlıklı bir etüt yapıldığında belki de yine de en azından temel ürünler için bu yeterlilik potansiyeli varlığını sürdürüyordur. Bu potansiyel iyi bir şekilde planlamaya tabi tutulduğunda söz konusu özellik başarılabilir.

GAP – Güneydoğu Anadolu Projesi ülkemizin temiz enerji üretimi için olduğu kadar, tarım üretim için önemli bir potansiyel oluşturacak bir proje ve bunun yanında KOP – Konya Ovası Projesi de tarımsal üretim için kayda değer bir potansiyele sahip sektör için.
DAP projesi de Doğu Anadolu Projesi olarak sektörün güçlenmesi adına önemli bir proje.
Doğu Anadolu’da illerimiz tarım ürünleri üretimi için uygun bir potansiyele sahip olduğu gibi, bölge aynı zamanda hayvan yetiştiriciliği için ise çok daha fazla bir potansiyele sahip.
Fakat bu potansiyel yeterince değerlendirilemiyor.
Bunun en önemli neden ise bilindiği gibi ülkemizin başına bela edilen PKK terör örgütü maalesef bu potansiyeli ekonomik değere çevirmek, gerek bölge insanı ve gerekse ülke ekonomisine katkı sunması için 40 senedir planlı ve sistemli olarak önemli bir engel oluşturdu.
Hak ve özgürlüklerin elde edilmesi yalanını öne süren bu cani örgüt ve yandaşları ülkemize on yıllardır kan ve gözyaşından başka bir şey getirmediği gibi bu bölgenin ekonomik faaliyetlerle sağlayacağı faydayı da bilinçli olarak baltalamış oldu.
Bu cani örgütle mücadele için yapılan yüzlerce milyarları bulan harcamalar ise bu işin cabası oldu.
Bilindiği gibi her ramazan ayı yaklaşırken ve her kurban bayramı gelirken et fiyatları ve kurbanlık fiyatlarının yüksekliği gündeme gelir.
Çareler aranır…
Bu hususta yapılan spekülatif faaliyetlerin önlenme hususu gündeme gelir.
Bu cani örgütün bugüne kadar her bakımdan ülkemize ve bölge insanına telafi edilmez zararlar verirken sömürü dünyasına da hizmet etmiştir.
Hayvan sürülerinin beslenmesi için çok önemli bir potansiyele sahip olan bölgenin yayla ve meralarından tam kapasite ile faydalanılamamıştır ve bu cani örgüt yüzünden bunca önemli bir değer heba olmuş.
Bunun için emperyalist güçler uzun yıllardır bu cani örgütü besleyip barındırıyor.

Temennimiz en kısa zamanda sonlarının gelmesi, heba olan bu değerlerin tekrar bölge ve ülke ekonomisine kazandırılması… 

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Darbe beklentilerini gündemden düşürmek






Darbeler aslında kişisel ihtirasın ürünüdür.

Bu işte elbette dış güçlerin pohpohlaması önemli rol oynamaktadır.

“Sen neymişsin” dolduruşlarına getirip, nasıl olsa emir komuta zinciri işleyecek bir şeyden haberi olmayan masum askerler önemli bir görev yapıyormuş gibi milletin silahını asıl sahiplerine çevirecek.

Evet, darbeler kişisel ihtirasın ürünü olduğu kadar, emperyalist güçlerin de darbeye konu olan ülke üzerindeki hain emellerinin bir tezahürüdür.

Ülkemiz darbeler konusunda çok acı tecrübeler yaşamış bir ülkedir.

Sadece cumhuriyet döneminde değil, öncesinde de cihan devleti Osmanlı İmparatorluğu darbelere ve darbeci güruha kurban edilmiştir.

Acı bir gerçektir ki bu darbelerden ne darbeciler ve ne de ülke fayda görmüştür.

Buna rağmen bundan ders alınmamış, darbeler sürekli gündemde tutulmuş.

Geçmişe bakıldığında, arşivlere bakıldığında darbe söylentileri hep ülkemizin gündeminde yer almış.

Özellikle Ak Parti hükümetleri döneminde ise gündemden düşmediğini görüyoruz.

Demek ki bir ülke ne kadar çok hızlı kalkınır ve ne kadar çok güçlenirse ki Ak Parti döneminde ülkemiz çok mesafe kat etmiştir darbe söylentileri de o oranda artış gösteriyor.



Darbeler milletin kahir ekseriyetine ve ülkeye büyük zararlar vermiş.

1960 darbesinde bunun telafi edilmez zararları görülmüş, 1980 darbesinde hakeza aynı şey olmuştur, 28 şubat darbesi ve yine 15 temmuz, ki başarılı olamamış, zararları hep bu ülkeye ve insanına olmuştur.

Bunların arasında verilen muhtıralar ve "gezi olayları" gibi darbe provaları hep bu ülkeye zarar vermiş, değerlerini alıp götürmüş.

Bu ihanetlerin vebali ise, bu darbelere ön ayak olan ve bizzat uygulamasında yer alanlara aittir; onlar bunu ister bilsin isterse bilmezden gelip kendilerini darbe yaparak süslü kelimelerle sözde vatansever olarak bu millete kabul ettirmeye çalışsınlar.

Kim yutar bunu?

Millet artık çoktan akıllanmış, bu darbe kalıntılarına prim vermemektedir.

Bizzat 15 temmuz hain darbe girişimine karşı koyan vatansever vatandaş ne diyor:

“15 temmuz darbesini yapan asker elbisesi içindeki teröristleri biz vatanın askeri sanmıştık. Onun için onlara merhametle yaklaştık, bir anne, bir baba şefkatiyle uyarıda bulunduk; yapmayın, etmeyin bu ülke hepimizin, kan dökmeyin” dedik.

Fakat o beyni yıkanmış satılmış uşaklar bu merhametli yaklaşımdan anlamadılar, milletin merhamet dolu yaklaşım ve ikazını hiçe sayarak, tercihlerini emperyalistlerden yana kullandılar. Acımasızca masum insanlara silahları çevirdiler…

“Ama bu sefer öyle olmayacak, bu sefer eğer öyle bir alçak ve hain bir kalkışma olursa sonucu daha farklı olacak. Bu sefer merhametle değil o tür azılı millet ve memleket düşmanlarına tavrımız çok farklı olacak,” deniyor.

Bu nedenle hala şucu veya bucu olan grupların bu tür bir niyeti varsa bir kere değil bin kere düşünmesi gerekir.

O elbiseyi giyenin, o eğitimi alanın asli görevi vatan savunmasıdır.

Böyle olduğu sürece millet sevgisini de, saygısını da, duasını da esirgemeyecektir.

Millet onları ve ellerine verdiği silahı kendisine değil düşmana çevirmesi için vermiştir...



Evet, nelerin darbeye, çatışmaya ortam hazırladığının araştırılması ve bunun çözümünün bulunması gerekiyor.

Darbelerin arkasın da yatan hayati bir eksikliğin ne olduğu bugüne kadar sağlıklı bir şekilde analiz edilerek çözüme kavuşturulmamış ki darbeler ülkemiz de cumhuriyet tarihi boyunca gündemden düşmemiş.

Cumhuriyet dönemi darbeler tarihine baktığımızda darbeler çok partili dönemde başlamış.

Çünkü darbeler demokrasiye ve millet iradesine karşı yapılmış.

Neden 1950’den önce darbe olmadı?
Olmaması da memnuniyet verici!

Ve neden çok partili döneme, yani demokrasiye geçildiğinde bu hain teşebbüsler başladı?

Bunu iyi tahlil etmek lazım, iyi irdelemek lazım.

Bir başka husus ise eğitim ve hukuk sisteminden ileri gelen boşluk mu?

Neden dünyanın süper gücü olan Amerika’da hiç darbe olmuyor, neden Almanya ve diğer kalkınmış ülkelerde darbe olmuyor?

Bu ülkelerin süper güç olmalarının arkasında yatan hakikatlerden biri de her kurumun asli görevini benimseyip ona odaklanmasıdır.

Bunun başka bir izahı yok!

Evet, herkesin asli görevi neyse ona kafayı yorması, o yönde çaba göstermesi gerekiyor.

Bunun aksi emperyalistlere hizmet ve ülkemize ise ihanet ortamını oluşturuyor!...

25 Temmuz 2017 Salı

Batının ülkemize değişmez bakışı




Emperyalist güçlerin ülkemize değişmez ve şaşmaz bakışı var.
Bizim ve bizim gibi ülkelerin ise onlara farklı bir yaklaşımı var; iyi niyetli, hoşgörülü...
Evet bilinen bir gerçek var, o da emperyalist güçlerin ülkemizi hiç rahat bırakmayacakları.
Bunların hain planlarının bitmez tükenmez türden oluşu...
Birinde başarılı olmazlarsa hemen devreye bir başka hain planı alabilecekleri!
Bir ülkede bunların hain planlarına piyon olacak insan malzemesi çok olursa ve bunları bulmakta hiç sıkıntı çekmezlerse bu hain güçler de işlerini kolaylıkla yapacaklarından endişe etmezler.
Ülkemiz aşağı yukarı iki asırdır emperyalist güçlerin hedef tahtasına oturtulmuş.
İç ve dış hainler güruhu bu hedefi vurmakta zaman zaman ıskalasalar ne yazık ki çoğunlukla başarılı olduklarını görüyoruz.
Bu hain planın birinci safhası Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması oldu.
İkinci safhası hemen uygulamaya alınmadı.
Dondurucuda bekletildi.
Çünkü Osmanlı İmparatorluğu yıkıldığı zaman Sovyet Rusya kurulmuş, uluslararası toplum 1949 yılında kurulan NATO devletleriyle bu insan fıtratıyla bağdaşmayan yönetim sistemiyle mücadele etmek zorunda kalmıştı.
Bu süre zarfında kısmi olarak dondurulmuş olan ihanet planlarının blokun çökmesinin hemen akabinde başta ülkemiz olmak üzere bütün İslam ülkelerini istikrarsızlaştırmak için hızlı bir şekilde uygulamaya alındığını görüyoruz.
Komünist Blok çökmeden önce ülkemizin demokrasi, millet iradesi ve kalkınmasına vurulan en büyük darbelerden ilki 27 Mayıs 1960’ta olmuştu.
Sonrasında ikinci büyük darbe 12 Eylül 1980 askeri darbesiydi.
Daha sonra 28 Şubat 1997 yılında yapılan ve ismine post-modern denilen darbeydi.
Ve en son 15 Temmuz 2016 yılında yapılmaya çalışılan ve bugüne kadar yapılanların en ağırı ve en acımasızı; aynı zamanda en gaddar olan darbe teşebbüsü idi!
Bu defa yapılmak istenen ihanetin en azılısına bu millet artık yeter dedi!
Yeter artık emperyalist uşaklığına soyunduğunuz dedi!
Yeter artık ülkemizi sömürü dünyasına peşkeş çektiğiniz dedi!
O gecenin dehşeti henüz hatıralardan silinmedi.
Şehitlerimiz, gazilerimiz oldu fakat çok şükür vatansever milletimiz ülkesini emperyalistlere teslim etmedi.
İçimizdeki satılmış emperyalist uşaklarına fırsat vermedi.
Vermesine vermedi ama bu direniş emperyalist uşaklarına çok dokundu.
O günden bu yana o hain emellerini gerçekleştirememenin hasretiyle yanıp tutuşuyorlar.
Yine içerdeki hainleri kullanarak o mel'un emellerini gerçekleştirememenin ızdırabını yaşıyorlar.
Ellerine hangi ihanet güruhunun tasmasını geçirirlerse onu tedavüle sürüyorlar.
Bu ihanet güruhu; geçmişte üniversite öğrencilerini, öğretim üyelerini, yargıyı velhasıl cübbesi olan her kesimi ve işçi kesimini kullanmadı mı?
Bazı kavramları kendilerine kalkan yaparak ülkemiz aleyhine kullanmadı mı?
Şimdi ise gazeteci kimliğini kullanmaya çalışıyorlar.
Dedik ya bunlar için piyon bulmak zor değil.
Nasıl oluyor bunca piyonu bulmak?
Bunca piyonun peydahlanması özgürlük, demokrasi, hukukun üstünlüğü, basın özgürlüğü gibi kavramları hukuk sınırları içinde değil de, istismar için açık kapı bırakılmasından ileri geliyor olmalı.
Bu kavramlar bu ülkenin menfaati için değil de ülke düşmanlarının menfaati için kullanıldığı için…
Peki bunlar bizi hedef tahtalarına yerleştirirken bizler ve bizim dışımızdaki İslam alemi neyi hedeflemiş?
Enerjilerini nelere harcamış, zamanlarını neyle tüketmiş?
Bu bedbahtlık ve ihanet; zaman ve enerjiyi nasıl ve nerede kullanma beceri ve şuurundan yoksun olmaktan ileri gelmiyor mu?
Bu soruların cevabına baktığımızda maalesef bizler de bu emperyalist güçlerin hilelerine çok fazla muttali olamamış ve irade dışı da olsa bir bakıma onların değirmenine sutaşıma işiyle uğraştırılmışız.
İşte emperyalist güçler bir toplumda bu boşluğu gördüğü müddetçe ellerini yakamızdan çekmeyecektir.
Bir ülkenin, bir kurumun vazgeçilmez değerleri var; olmazsa olmazları var!

Bunlar benimsenmeden, korunmadan, saygı duyulmadan bir toprak nasıl vatan olarak kalabilir?

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Tek tip sistemi




Bu kadar imkan ve rahatlık tanınır ve böyle giderse, bu azılı katiller kendilerini haklı durumu çıkaracaklar. Bu şovlarına devam ederek emperyalistlerin desteğini artıracaklar.
Uluslararası af örgütü bunların masum olduğunu dünyaya duyurabilecek.
İstediği gibi giyinecek, istediği gibi saç sakal bırakacak, istediği gibi hareket edecek.
Bu utanmazlar 249 vatansever masum vatandaşımızı şehit ettiler.
Bu emperyalist uşaklarının kalkışmaları neticesinde vatan savunmasına koşanlardan 2 binin üzerinde vatandaşımız gazi oldu.
Hiçbir şey yokmuş gibi şimdi mağdur şovu yapıyorlar.
Bu satılmışlar nasıl 15 temmuz 2016 yılına kadar bu ülkenin bütün kurumlarını alabildiğine istismar ettilerse, şimdi de aynı istismar politikalarını sürdürüyorlar.
Ellerindeki her türlü imkanı ve malzemeyi alabildiğine kötüye kullanan bu azılı katiller ve vatan hainleri bu gidişle bu şekilde kendilerini sütten çıkmış ak kaşık misali temize çıkaracaklar.
Eldeki bütün delillere rağmen, bu masum millete karşı kullandıkları en ağır silahlara rağmen, girdikleri masumiyet havasına ne demeli?
Çünkü yüzsüzler, yüzü kızarmayanlar bu tür rolleri iyi oynar.
Bunlar istismar konusunda alabildiğine uzmanlaşmış, başlarındaki şarlatan ve arkalarına aldıkları emperyalist güçlerden aldıkları talimat ve taktikle her türlü masumiyet rolünü oynayacaklardır.
Elde bu kadar güçlü delil varken bunlar daha neyin masumiyetini oynuyorlar?
Olsa olsa bulundukları ortam bu şovları yapmaya çok müsait olmalı.
Be hey kendini bilmez, senin görevin şanlı elbise altında elinde tuttuğun ağır silahlarla vatan savunması mı yapmaktı, yoksa o ağır silahları eşi ve örneği görülmemiş bir şekilde bu ülkenin masum insanlarına çevirmek miydi?

Bu güruh hala daha bu ülkeyi emperyalistlere teslim edemediklerinin acısını mı yaşıyor?
Bunlar bu ülkenin bağımsız ve hür bir ülke olarak kalacağını anlamayacak ve idrak edemeyecek kadar vatan ve millet sevgisinden yoksunlar.
Bu millet ve bu devlet bunun için mi sizi yetiştirdi?
Yıllarca yaptığı harcamaları emperyalistlere uşaklık yapmanız için mi yaptı?
Yıllarca size verilen eğitimi bu ülkenin silahlarını emperyalistler adına bu ülkenin masum insanlarına çevirmek için mi yaptı?
Bunların yargılanması sadece 15 temmuz kalkışmasıyla değil, aynı zamanda başka hususları da kapsaması gerekir.
Çünkü bu milletten alınan vergilerle yapılan harcamaları alabildiğine kötüye kullandılar.
Bu ülkenin, bu insanların istiklal ve istikbalini tehlikeye atarak emperyalistlere peşkeş çekmeye çalıştılar.
Yargı süreci devam ediyor, adaletin tecelli edeceğinden ve ülkemizin bağımsızlığını tehlikeye atanların en ağır cezaya çarptırılması bu ülkenin kahir ekseriyetinin isteği ve aruzudur.
Bu hainlerin hukuk sistemi içinde en ağır cezaya çarptırılması ve bu husustaki kararlılık aynı zamanda bu tür kalkışmalara yeltenmek isteyenlere de önemli bir ders olacaktır.

Her türlü istismarın önlenmesi için, saç ve sakal da dahil “tek tip” sistemin uygulanması yerinde bir karar.

16 Temmuz 2017 Pazar

15 Temmuz Destanı



Şanlı tarihimiz destanlarla dolu, 15 Temmuz’la buna bir yenisi daha eklendi.
Bu millet çok sayıda devlet kurmuş olan bir millet.
Bu milletin mayası, irfanı İslamın da tek sağlam kalesini temsil eden Türk milletini çok şükür devletsiz, vatansız, bayraksız bırakmamış.
Ülkemiz insanları bir milleti millet yapan değerlere hep sahip çıkmış.
Bu değerleri canı pahasına korumuş.
Bir vatan şairinin ifadesiyle, “Bu vatan toprağın kara bağrında sıra dağlar gibi duranlarındır; Bir tarih boyunca onun uğrunda kendini tarihe verenlerindir.”
15 Temmuz 2016 akşamı vatansever milletimizin vatan sevgisi, vatanı koruma refleksi, birlik ve beraberlik ruhunun tecellisi ve sayın Cumhurbaşkanımızın çağrısıyla meydanlara indi.
15 Temmuz’da ülkemiz için ikinci bir kurtuluş savaşı niteliğindeydi.
15 Temmuz emperyalist güçlerin bu ülkede artık darbe olmaz kanaatine varmış milletimize çok acı bir ders vermenin kalkışmasıydı.
Bu defa bu emperyalist güçler devletimizin önemli kurumlarına sızmış satılmış uşaklarıyla darbeden çok daha ötesi bir darbe vurmak istiyordu.
Çok şükür hevesleri kursaklarında bırakıldı!
O asker kılıklı şanlı ordumuzun içine sızmış alçak teröristler bize, bu ülkeye acı bir ders vermenin, çok acı bir intikam almanın hayaline kapılmışlardı.
En azılı bir düşman bile bu denli acımasız ve zalim olamazdı.
Ülkesine, savunmasız insanlarına karşı bu denli kin ve garez besleyemezdi; savunmasız masum insanlara karşı en ağır silahları kullanarak saldıramazdı.
O gece Türk milleti etnik kökeni, mezhebi, meşrebi ne olursa olsun bu hainler karşısında, bu satılmışlar karşısında tek vücut, tek yürek, tek yumruk, tek ses olmuştu.
Bu millet; sömürü uşaklığına soyunmuş bu hainler karşısında tek vücut, tek yürek tek ses olmanın faziletiyle bir kahramanlık örneği daha gösterip bir zaferi tarihine altın harflerle yazdırmıştı.
Bu silahsız bu vatansever insanların “yapmayın, etmeyin, biz kardeşiz, siz bizim askerimizsiniz” yalvarışlarına karşı duygusuz, duyarsız, merhametsiz ve acımasızdı.
Gözlerini kin ve nefret bürümüş; bu hainlerin beyninden ve gönlünden merhamet ve vatan sevgisi silinmişken, bu vatansever millette de korku yok olmuştu.
Tek ve en güçlü silahı gönlündeki imanı elindeki bayrağı ve cesaretiydi.
Yedi düveli arkasına almış, satılmış bir şarlatan beyinlerini yıkadığı terörist bir güruh ile aziz vatanımızı satmaya çalıştı.
Bu satılmış alçaklar eğer o kalkışmada başarılı olsalardı kendilerini bu millete kahraman olarak göstereceklerdi, çok şükür bu millet onların bu alçak kalkışmasına müsaade etmedi.
Fakat FETÖ’cüler hala o sahte, o sözde kahramanlık payesiyle yanıp tutuşuyorlar. Nitekim göğsüne İngilizce kahraman “hero” kelimesini yazdıran o mesajı aslında bu millete değil; bu millet onların ne deneli eşi görülmemiş vatan haini olduğunu çok iyi biliyor.
Bu mesajı uşaklığını yaptıkları emperyalistlere veriyorlar “bakın biz sizin kahramanınız” diyorlar. Ama onlar da bu satılmışları kahraman değil uşak olarak görüyor, kabul ediyorlar. Hatırlarsak onlar 1980 darbesinde ‘bizim çocuklar’ ifadesini kullanmadılar mı?