13 Ekim 2019 Pazar

International media should see carnage of regime in Syria



Syria, is a crucial important bordering country of Turkey with over 900 kilometers, has been under a pitiless strife for eight years.
During this time the leader of Syria has been applying massacre on its own citizens who wish to get their democratic rights like every country in order to be governed through democratic rules and rule of law. 
Since the first day the suffering with every aspect in Syria has gradually increased.
The entire world knows that these massacres happened in Syria appeared in the media from time to time.
The related body of the United Nations observed and reported the illegal and brutal events which have been carried out by the regime on its own citizens in Syria.
Instead of looking for a solution by the democratic and lawful ways, Syrian regime has preferred illegality and atrocity against its own citizens until today.
In face of this carnage, seemingly either international community or international media and the United Nations, as well as other human rights organizations have not showed remarkable effort and condemnation to end up this dram.
As known since these carnages started in Syria, the asylum seekers have been fleeing their home and sheltering mostly to Turkey, as well as other neighbor countries.
According to the Turkish authorities, currently Turkey hosts nearly 4 million refugees in its territories
Since the first day Turkey has been showing effort in order to finish this humanitarian crisis and to find a lasting solution for these defenseless innocent people in Syrian.  
Meanwhile regarding this longstanding conflict, structuring of terror organization along with Turkey’s border has begun to appear as a tremendous threat for Turkey’s security.
Consequently, Turkey had to kick off a military operation so as to remove this huge dangerous development, to make up a security zone alongside its border in 30 kilometer-deepness.
The aim is to protect itself against possible terrorist attacks and also to make up a security zone for millions of Syrian citizens have been hosted in Turkey.
However, we see that this peaceful operation has been deviated from its main target.
Without looking at reality, the international media and some of international community try to show truth as unjust, but false ones as just.
Not seeing the murders, humanitarian crises in Syria for eight years, they try to show Turkey’s operation against Syrian people not to terrorists. This approach is a kind of perception operation and not matching with truthful journalism.
If this military operation would have been held by another countries other than Turkey, they would welcome their action as normal.
This mentality does not want to remember the situation of Iraq, Afghanistan, Yemen, Libya, Palestine, Myanmar. Because imperialist mindset prevents to see the realities in these countries.
Where were these international media and community while Israeli air strikes that destroyed Palestinian defenseless innocent people over their heads without observing babies, children, women, elderly.
This kind of mindset and approach reveal a reality that international media and international community might lose their confidence across the world.

10 Ekim 2019 Perşembe

Barış Pınarı Harekatına batının bildik tavrı




Barış Pınarı Harekatının başlamasıyla batı ve batı basını bir kez daha gerçek yüzünü gösterdi.
Bu vesileyle savunduğu ve sahip çıktığı değerlere olan samimiyetsizliğini bir kez daha teyit etmiş oldu.
Her fırsatta insan haklarını dile getiren batılı ülkeler bu insani kıstasa olan samimiyetsizliğini bir kez daha gösterdi.
Sekiz yıldır Suriye'deki  masum insanların kanını durdurmak için Ülkemizin bu insanlık dramını yıllardır gündeme getiriyor.
Gerek uluslararası toplum nezdinde ve gerekse başta Birleşmiş Milletler (BM) olmak üzere benzeri platformlarda dile getirerek bu insanlık dramının bitirilmesi için çözüm teklifleri sunuyor.
Bu teklifler sözde insan hakları savunucuları olan ülkeler tarafından kabul görmedi.
Mart 2011 yılında demokratik hak ve hürriyetler için başlayan halk hareketi bilindiği gibi katliama dönüştü.
Suriye’de yüzbinlerce masum insan zalim bir yönetim tarafından acımasız usullerle katledildi.
Milyonlarca insan bu zaman zarfında ya yerleşim bölgelerini değiştirmek zorunda kaldı ya da ülkesini terk etti. Suriye'de şehirler savunmasız insanların başlarına yıkıldı.
Bazı ülkeler için bu ortam silahlarını test etme için kullanıldı.
Zalimin zulmünden kaçan bu insanlara ülkemiz kapılarını açarak yaklaşık sekiz yıldan beri misafir ediyor.
Ancak bu kadar yıldır bu insanlık dramına ne uluslararası toplum ve ne de BM kalıcı bir çözüm bulmak istemedi.
Ayrıca bu fiili durum ülkemizin en uzun sınırında yıllardır meydana geldiği için güvenliğimizi tehdit unsuruna dönüştü.
Binlerce kilometre uzaklıkta bulunanlar ahkam keserken sunulan çözüm tekliflerine yanaşmayıp bu insani meseleyi sürüncemede bıraktılar.
Böylece bir zalime daha fazla masum insanın kanını akıtması için fırsat tanınmış oldu.
Sınırımızdaki bu tehlikeli gelişmeler ülkemiz için bir tehdit oluşturduğu gibi, aynı zamanda kalıcı bir duruma dönüşmesi de sabrımızı taşırmaya başlamıştı.
Tek çare terör yuvasına dönüştürülen bölgeyi bu unsurlardan temizlemek ve söz konusu sahada güvenli bir alan oluşturmaktı.
Böylece gerek ülkemiz ve gerekse zalimin zulmünden kaçan Suriyelilerin tekrar ülkelerinde güvenilir bir bölgede iskan edilmeleri için insani amaçlarla planlanan bu harekat düşünüldü.
Ancak batı basını ve batılı ülkeler o bildik tavırlarını sergilemekte geç kalmadılar.
Açıklamalarından terörizme karşı yapılan bu hareketi bölge halkına karşı yapılıyormuş gibi bir algı oluşturma çabasına girdikleri görülüyor.
Bu güruh yıllardır masum insanları katleden zalime bir tek söz söylemekten adeta kaçınıyorlar.
Açıklamalarıyla toprak bütünlüğü bahanesini öne çıkararak gerçekleri örtbas etmeye çalışıyorlar.
Ancak bu insani harekatı bu zihniyetin fıtratları gereği başka türlü yorumlaması beklenemez.
Gittiği yerlere huzur, güven ve medeniyet götüren Osmanlıyı ve onun torunlarının temsilcisi olan ülkemizi bu zihniyet hep bilinçli olarak yanlış göstermiştir.
Bilinen bir gerçek var ki, o da batı basınının ve batılı ülkelerin bu harekete destek vermesinin beklenemez olmasıdır!
Ancak İslam ülkelerinin bu harekatı gerek BM'de ve gerekse uluslararası platformlarda desteklemesi beklenir.
Böylece yıllardır süregelen bir insanlık dramına sahip çıkmış olacaklar.
Barış Pınarı Harekatının kısa zamanda başarıya ulaşmasını niyaz ediyor, Yüce Allah'dan ordumuzu muvaffak, muzaffer ve muhafaza eylemesini temenni ediyoruz.

22 Eylül 2019 Pazar

74. BM Genel Kurulu



23 eylül Pazartesi günü itibariyle her yıl düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurul toplantısı başlıyor.
Hükumet ve devlet başkanları veya temsilcileriyle toplanan BM genel kurulunda katılımcılar kendi ülkeleri, bulundukları bölge ve dünyanın içinde bulunduğu sıkıntılara konuşmalarında yer veriyorlar.
İnsani sıkıntıların giderilmesi için çözüm teklifleri sunuluyor.
BM’nin asıl kuruluş gayesi de insanlığın içinde bulunduğu problemlere çare bulmak.
Son on yıllarda küresel insani sorunların çözüme kavuşması yerine giderek daha da kronikleşmiş.
Bu insani sıkıntıların bir çoğu İslam ülkelerinde bulunuyor.
70 yılı aşan sürede çözüme kavuşturulmayı bekleyen Filistin meselesi başlangıçtan bu yana giderek kötüleşmiş, onbinlerce Filistinli evini, toprağını, yakınlarını ve hayatını kaybetmiş.
Yine onbinlerce Filistinli göç etmek zorunda bırakılmış.
İsrail ordusunun canı ne zaman isterse savunmasız insanların üzerine en ağır silahlarla saldırmış; bebek, çocuk demeden sivil insanların üzerine bombalar yağdırmış.
Savunmasız insanların evlerini başlarına yıkmış.
İsrail devletinin Filistin topraklarını işgali ilk günden beri devam etmiş, bugüne kadar sürmüş ve bu gidişata göre bu insanlık dışı muamele devam edecek.
Bu devlet zulüm politikasını adeta sürdürülebilir bir sisteme bağlamış.
Daha birkaç gün önce savunmasız bir Filistinli kadın yolda yürürken İsrail askerleri tarafından acımasızca kurşunlanarak öldürülmüş.
Bu vahşet ne ilk, ne de son.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde Filistin meselesi görüşülürken, ABD temsilcisi konuşmasının başında ve sonunda şu ifadeyi altını çizerek söylüyor; “Amerika geçmişte de İsrail’i destekledi, bugün de destekliyor, gelecekte de desteğini sürdürecektir.”
ABD‘nin BM temsilcisi konuşmasının başında ve sonunda bu ifadeyi vurgulayarak özellikle şunu açıklamak istemiş; İsrail’in Filistinlilere karşı uyguladığı bu vahşetin arkasında ABD’nin kesintisiz desteği olduğunu hatırlatıyor.
Bu şartlarda Filistin topraklarında iki devletli çözüm planının hayat bulması mümkün görünmüyor.
Bu plan Filistinlileri oyalamaktan başka bir şey değil.
Her ne kadar görüşmelerden yana göstermelik bir tavır ortaya koysa da, Nil’den Fırat'a kadar bir alana gözünü diken İsrail devletinin iki devletli çözüme yaklaşmasının mümkün olmadığı bir gerçek…
BM genel kurulunda Filistin dahil gündeme gelmesi beklenen dünyanın insani meselelerinin halledilmesi, bu yapı içinde mümkün görünmüyor.
Gerek BM ve gerekse uluslararası toplum dünya insani meselelerine çözüm bulmak için gerekli çabayı gösterme samimiyetinden uzak görünüyor.
2011 yılından beri Suriye’de devam eden iç savaş yüzbinlerce insanın hayatını yitirmesine ortam hazırlamış, milyonlarca Suriyeli ülkesinden kaçmış.
Suriyelilerin dramı sekizbuçuk yıldır devam ediyor.
Afganistan, Libya, Irak, Arakanlı Müslümanların durumu, Yemen’de devam eden insanlık dramı, iç savaş, terör son on yılın çözüm bekleyen önemli insani meseleleri olarak dünya gündeminde duruyor.
Dünyanın önde gelen süper güçleri genel kurulda bu sorunlara konuşmalarında yer verecekler fakat çözüm için ciddi ve tatminkar bir adım atmayacaklardır.
193 üyeli BM ülkelerinin bu insani meseleyi ciddi olarak gündeme getirmesi, ABD’nin İsrail’in uyguladığı vahşeti kınaması gerekir.
Genel kurulda çevre ve nükleer silah konusu da önemli gündem maddesi. 
Bu vesileyle birçok katılımcı çevre ve iklim konusunu öne çıkararak daha önemli insani meseleler ikinci planda bırakılmış olacak.

17 Eylül 2019 Salı

Mesele sorun değil, emperyalist uşaklığı



Doğulusuyla batılısıyla, kuzeylisiyle güneylisiyle asırlarca birlikte yaşayan bu ülkenin insanlarını birbirine düşürmek için hain ve zalim bir plan hazırlandı.
Emperyalistlerin hazırladığı bu insanlık dışı plan, kuruluş ve katliamlarına başladığı tarihten itibaren 40 yılı aşan bir süre geçti.
Bin yıldır birlikte yaşayan ülkemiz insanlarına sorununuz var, meseleniz var diyerek ülkemizde bir fitne çıkardılar.
Emperyalistlerin senaryosunu yazdığı ve uygulamaya aldığı bu kanlı fitne ne şunun ve ne de bunun sorunu değildi.
Sorun sadece bu ülke topraklarında yaşayan insanların huzur içinde yaşamalarıydı.
Bu huzuru bozmak için hain plan çok iyi kurgulanmış ve acımasızca uygulanmaya başlamıştı.
Evlerine girip ekmeklerinin yedikleri insanları kurşunlayıp ayrıldılar.
Bunun adına demokrasi dediler, hak ve hukuk dediler, bu caniliğe kürt sorunu dediler.
Ağababaları bu hususu kendilerine iyi belletmişti.
Masum insanları katletmek bir görev olarak öğretilmişti.
Çocuk yaşta kandırılıp dağa kaçırılanların beyni vatan, bayrak, millet ve en önemli bileşen olan din konusunda çok iyi yıkanıp ekmeğini yeyip suyunu içtiği vatanına düşman edilmişti.
Bu hile, bu tuzak baştan belliydi.
Belli olmasına belliydi fakat sindirilmiş, korkutulmuş, kandırılmış, iradeleri baskı altına alınmış binlerce insan birkaç kişinin dünyalık menfaati ve sömürü dünyasının hain emelleri uğruna feda edildi.
Bu kristalleşmiş emperyalist uşakları ya bir evladını emperyalistlerin emrine vereceksin ya da öleceksin tehdidiyle bugüne kadar hain ve zalim eylemlerini sürdürdüler.
Emperyalistlerin sinsi emellerini gerçekleştirmek için besleyip büyüttüğü PKK terörünün önemli bir hedefi de bölge halkı üzerinde uygulayacakları başkalaştırma süreciydi.
Hain emellerini gerçekleştirmek için ilk yaptığı iş bölge halkını başkalaştırmak, sosyolojik bir değişime uğratmak; dilini, dinini, kültürünü değiştirmekti.
Emperyalistler bu tuzakla bir hayli başarıya ulaştılar.
Onbinlerce insanın kanı aktı.
Kürt sorunu aslında bir hayal, bir ütopyaydı.
Fakat bu argüman tutmuştu.
Evirip çevirip bu yalanı sürekli dillendirerek kendilerini sözde haklı çıkaracaklardı.
İnsanların kafasında “demek ki bölge insanlarının bir sorunu var” sorusu oluştu.
Teröre karşı olsun ya da olmasın bu bölgede bir sorun var algısı oluştu.
Her kesimden konu bilinçli veya bilinçsiz konuşulmaya başlandı.
Laf ola beri gele türünden yapılan konuşmalar zaman zaman PKK terör örgütünün ve siyasi uzantısının işine yaradı.
Emperyalist güçler ülkemizde böylece bir ayrışma süreci başlatmış, ülkemizi Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasından sonra tekrar bölmenin eşiğine getireceklerdi...
Bu hevesleri zaten hiç yok olamayacak!
Önemli olan bu hain heveslerini kursaklarında bırakmak.
Asırlardan beri bu ülkede yaşamış, aynı dini, dili ve kültürü paylaşmış bu bölgeyi sanki tamamen başkaymış gibi lanse edip koparmaya çalıştılar.
Bugün gelinen noktada yavrularını HDP’den isteyen Diyarbakırlı annelerin, babaların ölümüne haykırışları bu acı gerçeği gördüklerini gösteriyor.
Bu anne ve babalar, “yetti artık evlatlarımızı emperyalistlere peşkeş çektiniz, kurban ettiniz” diye feryat ediyor.
“Başlarım sizin kürdistanınızdan, bırakın yakamızı, çocucuklarımızı. Onyıllardır emperyalistlerin ve üçbeş kişinin zevk ve sefası için çocuklarımız heba ettiniz.” diye feryat, figan ediyorlar.
Sırf emperyalistlerin hain emelleri gerçekleşsin diye bir millet birbirine düşürülmek istendi.
Bugüne kadar binlerce şehit verildi.
Nice yavrular yetim, nice anneler dul kaldı; nice anne ve babalar emperyalistlerin keyfi yerine gelsin diye bağrına ateş bastı.
Bu ülkenin ne kürt meselesi ne türk meselesi ve ne de başka bir etnik kesimin meselesi var.
Eğer bir mesele varsa bu mesele 82 milyonun meselesidir.
Bunu belli bir kesime mal etmek akıl dışı bir yaklaşım olur, ayrımcılık olur, bölücük olur.
Bunu da aklı selim sahibi olanlar görüyor, doğruyu görme erdemini gösteriyor.
Empati, sempati yapmak için ayrımcı bir dil kullanmanın bu ülkeye faydası olmamış ve olmaz.
Diyarbakırlı anneler haklı olarak şu soruyu soruyor; “Varsayalım ki kürdistan kuracaksınız bu kimin işine yarayacak, bizim mi yoksa emperyalistlerin mi?”
Bugün Irak’ı, Suriye’yi, Afganistan’ı ve daha bir çok İslam ülkesini kan gölüne çeviren emperyalistlerin asıl hedefi ülkemizi de aynı duruma getirmekti.
Diyarbakırlı anneler bu acı gerçeğin farkında oldukları için direniyorlar.
“Yeter artık, yeter” diye feryat ediyorlar.

27 Ağustos 2019 Salı

Plastiklerin ulaştığı tehlikeli boyut




Plastikler hayatımızda çok yaygın bir hale gelmiş.
Geride bıraktığı ve bırakacağı zararlara rağmen bu husustaki umursamazlık devam ediyor.
Plastiklerin kullanışlı, ucuz ve her yerde bulunmaları avantaj sağlıyor.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Teşkilatının (FAO) açıklamasına göre, kullandığımız plastiklerin yüzde 70’den fazlasının geri dönüşümü yapılmıyor.
Çok miktarda plastikler plajlardan, nehirlerden, caddelerden okyanuslara sürükleniyor. Mevcut duruma göre 5 trilyon adet plastik parçasının okyanuslarda var olduğu tahmin ediliyor.
Mikroplastikler ise flitrasyon yoluyla ekosistemlere intikal ediyor. Mikroplastikler aynı zamanda insan gıdasının farklı türlerinde (içme suyu, bal ve sofra tuzu gibi) bulunuyor. Plastik kullanımında günlük tercihlerimiz önem arz ediyor.
FAO’nun tavsiyesine göre makro ve mikro plastiklerden bağımlılığımızı kesmek için 5 yol bulunuyor.
1.    Tek kullanımlık plastiklerden kaçınmak
Günlük olarak kullandığımız plastiklerin %90’ı atılabilir veya tek kullanımlık; market poşetleri, plastik ambalajlar, fermuarlı plastik torbalar, kahve kupalarının kapakları. 
Tek kullanımlı plastiklerin parçalanması 1000 yıl gibi uzun bir zaman aldığı düşünülüyor.
Bu plastikler aynı zamanda memeliler, kuşlar ve balıklar tarafından gıda olarak yanlışlıkla alınıyor.
Günlük yaşantımızdaki plastik yaygınlaşmasında basitçe dikkat ederek tek kullanımlık plastikleri tekrar kullanılabilir tercihlerle değiştirmek çare olarak tavsiye ediliyor.
Buna çare olarak bez torbalar, cam saklama kapları, seramik kupalar gibi.
2.    Gizli olan mikroplastikleri tanımak
Bir çok kozmetik ve güzellik ürünleri küçük plastik boncukları kapsayan eksfoliant denilen peeling işlemini kapsıyor. Bu mikroplastiklerin zararsız görünebileceği fakat su arıtma tesislerinden geçebilecek büyüklükte olmaları nedeniyle okyanuslara ulaşarak yanlışlıkla balıklar tarafından gıda olarak alınıyor.
Bu nedenle yulaf ezmesi ve tuz gibi tabii eksfoliantları kullanmak tavsiye ediliyor.
3.    Tekraren kullanılan su şişesi kullanmak
Tek kullanımlık su ve soda şişeleri plastik atıkların en büyük suçlularından bir kısmını oluşturuyor.
2016 yılında küresel olarak 480 milyar adetten fazla plastik içme suyu şişesi satılmış.
Eğer bu plastik şişeler birbirlerine eklenirse güneşin yarı yolundan fazlasına uzanıyor.
Bunların yerine tekraren kullanılan şişelerin kullanılması tavsiye ediliyor.
4.    Plastik çatal bıçaklara hayır
Bu tür çatal – bıçak kullanımından vazgeçilmesi gerekiyor.
Yiyeceklerinizi daha az kaplar içinde paketlenmesi, plastik çatal bıçak istenilmemesi, yerine tek kullanımlık olmayanların kullanılması tavsiye ediliyor.
5.    Geri dönüşüm
FAO’nun açıklamasına göre, kullandığımız plastiklerin çoğunluğu geri dönüştürülmüyor.
            Tercih edilebilir yerde geri dönüşebilir plastik kullanımını sağlayın. Fakat unutulmaması gerekense atığı yönetmektense önlemenin daha kolay olmasıdır...
Sürdürülebilir okyanusları, nehirleri, balıkçılığı ve balık çiftlik uygulamalarını geliştirmek FAO için öncelik oluyor.
Yapılan tahmine göre küresel nüfusun %10 – 12’si geçim için balıkçılığa ve su kültürüne bağımlı.
Kişi başına balık tüketimi 1960’lardaki 10 kilogramdan, 2016 yılında 20 kilograma yükselmiş. Bu kaynaklar gittikçe tehdit altında bulunurken deniz gıdasına olan talep de artış gösteriyor. Plastiğin kullanışlı olması okyanusların ve denizlerin geleceği için değer mi?, sorusu hatırlatılıyor.
"Haydi göllerimizi, nehirlerimiz ve okyanuslarımızı kirlilikten ve deniz hayatına olan zararlı etkilerinden koruyalım."
Hepimiz güvenli, sağlıklı ve besleyici gıdaya bağımlıyız ve balık dünya çapında sağlıklı diyetler ve gıda güvenliği için önemli bir bileşen durumunda.



5 Ağustos 2019 Pazartesi

Sürdürülebilir gelişmenin merkezi su



Mevcut durumda insanlığın karşılaştığı en büyük zorluklarından bir su…
Eğer alışkanlıklarımızı şimdiden değiştirmezsek suya olan küresel talep 2030 yılına kadar yüzde 50’ye kadar artabilir...
2050 yılına kadar dünya nüfusunun 10 milyara ulaşacağı tahmin edilirken, gıdaya ve böylece suya olan talebin artması bekleniyor.
Tarım ürünleri üretimi ve gıda güvenliği için su temel teşkil ediyor.           
Mevcut ve gelecek gıda ve beslenme güvenliğimizin bağımlı olduğu ormanlar, göller ve sulak alanlar dahil su ekosistemlerin can-damarını teşkil ediyor.
Ancak tatlısu kaynakları alarm veren bir şekilde küçülüyor.
Büyüyen su kıtlığı sürdürülebilir gelişme için önde gelen zorluklardan biri olarak görülüyor.
Dünya nüfusu artmaya devam ettikçe, yaşam standartları arttıkça, beslenme alışkanlıkları arttıkça ve iklim değişim etkisinin etkileriyle bu zorluk daha baskıcı olmaya devam edecek.
Yediğimiz günlük gıdalarla tükettiğimiz su, içtiğimiz sudan çok daha fazla.
Bir kişi tarafından günlük tüketilen gıda üretimi için ihtiyaç duyduğumuz su miktarı 2000 – 5000 litre arasında bulunuyor.
Eğer mevcut tüketim alışkanlıkları devam ederse dünya nüfusunun üçte ikisi su stresli ülkelerde yaşıyor olacak 2025 yılına kadar.
Dünya gündeminden düşmeyen 2030 yılına kadar sıfır açlığı başarmak için şimdiden harekete geçilmesi gerekiyor.
FAO’nın açıklamasına göre bu eşsiz kaynağı korumak için üzerinde çalışılması gereken dört alan bulunuyor.
1.    Tarım
Tarım su darlığı için en büyük sebep. Tarım üretimi bütün su çekilmesinin %70’lik kısmına karşılık geliyor. 
Bu oran gelişmekte olan ülkelerde %95’e kadar çıkıyor. 
Bu nedenle tabii kaynakları daha akıllıca kullanmamız gerekiyor ve söz konusu su olunca bunun istisnası yok..
Mesela, ihtiyaç duyulan su miktarı bitki seçimini büyük ölçüde etkiliyor. Baklagil bitkileri küçük su ayak izine sahip, bir kilogram mercimek üretimi için 1250 litre suya ihtiyaç varken, 1kg sığır eti üretimi için 13000 litre suya ihtiyaç duyuluyor.
2.    İklim değişimi
Su kıtlığının iklim değişiminin bir neticesi olarak yoğunlaşacağı bekleniyor. Bu değişimin dünya çapında artan sıcaklıklar getireceği tahmin ediliyor.  
Yükselen  sıcaklıklar artan bitki su talebine dönüşürken, daha sık ve şiddetli kuraklıklar tarım üretimi üzerinde bir etki oluşturacak.
Su kullanım etkinliğinde ve tarım üretimi verimliliğindeki gelişmelere ilave olarak, su hasadı için hareket geçilmesi ve tatlı su kaynaklarının yeniden kullanılması, aynı zamanda güvenli atık su kullanımını artırmanın gerektiği lüzumu üzerinde duruluyor.
Bunu yapmak kuraklığın oluşmasını engellemeyeceği, fakat kıtlık ve sosyoekonomik bozulmayla sonuçlanacak kuraklığı önlemeye yardımcı olacağı belirtiliyor.

3.    Gıda kaybı ve israfı
İsraf edilen gıdalar israf edilen suya denk geliyor. Gıdayı israf ettiğimizde aynı zamanda onu üretmek için kullandığımız kaynakları israf ediyoruz. Her yıl üretilen gıdaların üçte biri ya kayba uğruyor ya da israf oluyor. Bu Cenevre gölünün üç katına eşit miktarda bir hacimde suyun boşa harcanmasına dönüşüyor.
Bu nedenle gıda israfını azaltmak için günlük yaşantımızda küçük değişiklikler yapabilir, alışverişimizi ihtiyacımız olduğunda yapabiliriz.
4.    Gıda sistemleri
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Teşkilatı olan FAO’nun açıklamasına göre, su gıda değer zincirinde genellikle verimsiz kullanılıyor. Ayrıca alan seçimi, teknoloji ve tedarikler gibi temel kararlar özellikle su miktarlarında ve veya fiyatta sınırlayıcı faktör olmadığı zaman, su kaynakları üzerindeki etkiler nazari dikkate alınmaksızın sıklıkla yapılıyor.
FAO tarımdaki su kullanımını daha etkin, verimli, adaletli ve çevre dostu yapmak için ülkelerle çalışıyor. Bu daha fazla gıdayı daha az suyla üretmeyi gerektiriyor, taşkınlarla başa çıkmak için çiftlik toplumlarının direncini inşa etmek, kuraklıklar ve sürekli değişen iklim ve çevreyi korumak için temiz su teknolojileri uygulamak gibi…
Su kıtlığının konusu sürdürülebilir gelişmenin tam merkezinde bulunuyor. Eğer yeterli suya sahip olmazsak ihtiyaç duyduğumuz gıdayı yetiştiremeyeceğimiz gerçeği ortaya çıkıyor.
Alışkanlıklarımızı değiştirme ihtiyacı, bu eşsiz kaynağı korumak için harekete geçilmesi ve dünyadaki açlığı sıfırlamak için suyun en önemli bileşenlerden biri olduğu hatırlatılıyor.



27 Temmuz 2019 Cumartesi

Gündem 2030




2000 yılında ‘Bin Yıl Gelişme Hedefleri’ başlığı ile başlatılan ve 2015 yılından kapsamı daha da genişletilerek 17 maddeye çıkartılan ‘Gündem 2030’ sağlıklı bir gezegende bütün insanlar için verimli, enerjik ve huzurlu yaşayacakları sürdürülebilir bir dünyada paylaşılan refah için bir planı ihtiva ediyor.
Birleşmiş Milletlerin uhdesinde yürütülen gündem hedeflerinin gerçekleşmesi için belirlenen tarih 2030 yılı ve bunun için yaklaşık on yıl var.
Gündem 2030’un 2019 raporunda sorulan soru ise bu hedeflerin hayat bulması yönünde başlatılan çalışmalar doğru tesis edilmiş mi?
2019 yılı raporuna göre bazı kritik alanlarda gelişmenin olduğu görülüyor.
Buna göre aşırı yoksulluk önemli ölçüde azalma eğiliminde bulunuyor.
5 yaşın altında ölüm oranı 2000 ve 2017 yılları arasında yüzde 49 düşmüş, aşılama milyonlarca hayatı kurtarmış ve dünya nüfusunun büyük çoğunluğu elektriğe erişiyor. Ülkeler gezegeni korumak için somut adımlar atıyor.
Deniz korunaklı alanlar 2010 yılından beri ikiye katlanmış. Ülkeler yasa dışı balık avlanma konusunda birlikte çalışıyor.
186 ülke Paris Anlaşmasını onaylamış ve hemen hemen hepsi kararlı katkılarını bildirmiş.
Yaklaşık 150 ülke hızlı şehirleşme zorluklarına cevap verecek durumunda; kendi ulusal politikasını geliştirmiş.
Sürdürülebilir üretim ve tüketim için 71 ülke ve Avrupa Birliği 300’den fazla politika ve enstrümana sahip.
Diğer aktörlerin geniş bir yelpazesi – uluslararası organizasyonlar,  iş çevresi, lokal otoriteler, ilmi topluluk ve sivil toplum – gelecek on yıl için büyük ümit üretecek bir yaklaşımla Gündem 2030’a dahil olmuş.
Birleşmiş Milletler kendi adına bu entegre ve dönüştürücü gündeme cevap verecek hükumetlerin ihtiyaçlarını karşılamak için daha iyi donatılarak Birleşmiş Milletler gelişme sistemine yeniden pozisyon oluşturmak için sıkı bir çalışma yapıyor.
Bu gelişmeye rağmen raporun çoğu alanlarda acil kolektif dikkate ihtiyaç duyduğu belirtiliyor.
2019 raporuna göre tabii çevre alarm veren bir şekilde bozuluyor: deniz seviyeleri yükseliyor, okyanus asitleşmesi hızlanıyor, geçtiğimiz dört yılın en sıcak yıllar olduğu belirtiliyor, bir milyon bitki ve hayvan türleri yok olma riskinde bulunuyor, arazi azalması kontrolsüz devam ediyor.
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres açıklamasında, “2030 yılına kadar köklü mahrumiyeti, şiddet ihtilaflarını bitirmek ve tabii felaketlere olan kırılganlıklara cevap verme çabasına rağmen, insanların sıkıntılarını sonlandırma ve herkes için fırsat oluşturmada çabalarımızda çok yavaş hareket ediyoruz, hedefimiz tehlikeye giren aşırı yoksulluğu bitirmek.”
Küresel açlık yükselme trendinde ve dünya nüfusunun yarısı temel sağlık hizmetlerinden yoksun bulunuyor. 
Dünya çocuklarının yarısından fazlası okuma ve matematikte standartları karşılamıyor.
2030 hedeflerini gerçekleştirmek için çok daha derin, daha hızlı ve daha azimli tepkinin ortaya çıkarılmasına ihtiyaç duyuluyor sosyal ve ekonomik dönüşümü başarmak için.
"İlerlemelerden neyin işlediğini biliyoruz."
Bu nedenle rapor finanse etme, direnç, sürdürülebilir ve kapsayıcı ekonomiler, daha etkin kurumlar, yerel aksiyon, daha iyi veri kullanımı ve bilimin yönetilmesi, dijital dönüşüme daha fazla odaklanmayla teknoloji ve yenilik gibi 17 maddeli hedeflerin gelişmesini yürütecek alanlara vurgu yapıyor.
Raporda, bu yılın eylül ayında New York’ta yapılacak Gündem’30 ve İklim Eylem Zirvesi ve diğer hayati toplantılar liderlerin katılımıyla insanlar ve gezegen için önümüzdeki on yıllık bir teslimatın başlama vuruşu olacağı belirtiliyor. Zirvede açlık, yoksulluk, göç ve diğer insani sıkıntılara yol açan doğru sebepler ve bunların halli ele alınmadıkça belirlenen hedefleri başarmak mümkün görünmüyor!