türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Temmuz 2011 Cumartesi
MAVİ ALTIN
Canlıların yaşantısında vazgeçilmez temel unsur olan su, paha biçilmez değeriyle çağımızın mavi altını olarak nitelendiriliyor.
Başta insan beslenmesinin temel maddeleri olan tarımsal üretim için olmak üzere; sanayi ve diğer bütün üretim süreçlerinde ve hizmet sektöründe fonksiyonel bir görevi üstleniyor.
Hayatın sürdürülmesi, sağlıklı bir refah toplumu olmak ve kalkınmanın temeli yeterli ve güvenli su kaynaklarının devamlılığına bağlı.
Suyun yokluğu ise toplu göçleri ve ölümleri, ekonomik, politik ve sosyal çalkantıları beraberinde getiriyor.
‘Mavi Altın’ suyu; azalan arzları, kirliliği, hastalık, yokluk ve yoksulluk gibi ağır sonuçlara yol açan çeşitli yönleriyle anlatan kitabın ismi.
Başta insan olmak üzere her canlı için su hayati önem arz etmekte.
Diğer canlıları sadece tüketim yönüyle ilgilendirirken, su insanoğlunu bütün yönleriyle ilgilendiriyor. Su kaynaklarının muhafazası, sürdürülebilir ve güvenli yapıya kavuşturulması konularında insanoğluna büyük sorumluluklar düşüyor.
Bulunduğumuz yüzyılda su üzerinde çok sayıda spekülasyonlar yapılarak, sürekli olarak gündemin önde gelen konulardan birini oluşturacağının işareti veriliyor.
Geçtiğimiz yüzyıla petrol damgasını vururken, suyun ise bulunduğumuz yüzyıla damgasını vuracağına dair görüşler ileri sürülmekte.
Su kaynaklarının sınırlı olması ve dünyanın bazı yerlerinde artan talebi karşılayamaz duruma düşmesi su kaynakları üzerinde baskılar oluştururken, diğer yandan da gerginliklere yol açıyor.
Kuraklık ve su kıtlığı kitlesel göçlere yol açıyor. Geri kalmış ve az gelişmiş ülkeler su kıtlığının bir neticesi olarak içine düşmüş oldukları acı durumla yüzleşmekteler. Bu nedenle
İç çatışmaların ve savaşların yaşandığı ülkeler bundan en fazla sıkıntı çekmekteler.
Yoksulluk ve su kıtlığından en fazla etkilenen kıta Afrika. Yıllardır çatışmaların yaşandığı Sudan’da onbinlerce insan komşu ülkelere göç etmek zorunda kalıyor.
Su yataklarının en önde gelen kaynağı yağmur ve kar suları.
Yağışların arzı karşılayamaz miktarda düşmesi halinde kuraklık baş gösteriyor.
Bu nedenle su kaynaklarını korumak için herkesin ve herkesimin üzerine düşeni yapması gerekiyor. Bazen kurak periyotlar yıllarca sürebiliyor. Bu durum gıda fiyatlarının yükselmesine yol açtığı gibi ileri aşamalarda da yokluk ve kıtlığın kapısını aralıyor.
İşte saygın, sağlıklı, kalkınmış ve zengin toplulukları oluşturmak ve bunların varlıklarını sürdürmesi yeterli su kaynaklarının varlık ve devamlılığına bağlı.
Bir nebzede olsa bu hayati kaynağın önem ve gerekliliği konusunda farkındalık oluşturmak amacıyla çok sayıda kaynaktan araştırma yaparak ve yine suyu çok çeşitli yönleriyle ele alarak yazmış olduğum ‘Mavi Altın’ adlı kitabını okumak isteyen herkese ve kesime faydalı olmasını temenni ediyorum.
18 Temmuz 2011 Pazartesi
Tek taraflı oburluk hükmünü sürdürdükçe
Yine yüreklere ateş düşürüldü…
Ateş düştüğü yeri yakar.
Bu ateş doğudan batıya, kuzeyden güneye bütün ülkeye düşmüştür.
Sadece şehit analarının yüreği değil, bu ülkenin birlik ve beraberliğinden yana olan herkesin yüreği yanıyor. Tabii ülkemiz üzerinde çirkin emelleri olanlar hariç, bir anlıkta olsa işlerinin kolaylaştığını sanarak perde arkasından belki de kıs kıs gülüyorlardır.
Yaklaşık 30 sene önce bu yürek yakan ateşi başlatanlar, aslında kime hizmet ettiklerinin sorusunu kendilerine sormalılar.
1000 yıldır birlikte yaşayan ülkemizin belli bir bölgesinde bulunan insanları savunmak, onları haklarına kavuşturma adına yakılan bu fitne ateşinin gerçekte bu ülke sınırları içinde hiç kimseye fayda sağlamadığı ve sağlamayacağı da işin bir başka acı tarafı.
Bu topraklar ne yetmiş seksen yıllık bir geçmişi olan bir ülke, ne de kısa bir geçmişe dayanan devlet ve millet geleneği, tecrübe ve birikimi olan bir ülke. Her konuda zengin tecrübe ve birikime sahip olan bir ülke.
Selçuklu ve Osmanlılar gibi cihan devleti niteliği taşıyan ve köklerini bu kaynaklardan alan, asırlar öncesine dayanan tarih, kültür, din ve dil birlikteliğine sahip olan bir ülke.
Ancak bugün sözde bir realitenin olduğu, yıllardır işlenen bu konunun asırlardır yaşanan birlikteliğe sanki ters düşüyormuş gibi beyinlere kazınması ve bunun kabul edilmesi için uzun yıllardır haksız yere kan dökülmekte.
Aslında görünürde amaç bu bölgeyi içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve daha özgür bir duruma getirmek ve sözde olmayan temel hakların teslim edilmesi üzerine bina edilmiş şeklinde gösteriliyor! Bütün dünyaya verilen mesaj da bu doğrultuda.
Bu madalyonun görüntülenmek istenen ve vitrinde asılı olan tarafı, asıl görülmesi gereken gerçek yüzü ise hep gözlerden kaçıyor, saklı kalıyor. Ama nafile güneş balçıkla sıvanmaz. Artık gerçekler gün yüzüne çıkmaya başladı, bu konuda bölge insanı da aklıselimle meseleye bakar ve kimin dost kimin gerçek düşman olduğunun şuurunda olursa ki büyük çoğunluk böyledir, problemin çözümü daha da kolaylaşır.
Geri kalmışlığı, işsizliği kabul etmek makul sayılabilecek gerekçeler olabilir. Bunları dile getirmek ise yasa dışı yollardan değil de, yasalar çerçevesinde o hep söylenen ve kurulan her cümlede yer alan ‘demokratik’ yollardan yapılamaz mıydı?
Ama iş bunlarla bitmiyor, özde başka amaçlar var.
Karşıda kendini bazı hedeflere şartlandırmış görünmez biri var ki siz ne yaparsanız yapın makul ölçüler içinde ne verirseniz verin hangi imkânları bahşederseniz bahşedin tatmin etmek ve ikna etmek sanki mümkün görünmüyor gibi bir tavır sergileniyor.
Bugüne kadar yapılanların ve tanınan hakların bir doyuruculuğa ulaştığına dair bir belirti ve memnuniyet yok.
Tek taraflı oburluk hükmünü sürdürüyor, nereye kadar, o da belli değil!
İmparatorluk bakiyesi olarak yaklaşık bir asır önce yaşadıklarımıza bakarsak ki, imparatorluğun çökmesi de özde değil de sözde bazı hamasi görüş sahibi kişilerin miyoplukları, kişisel hırsları ve akıl tutulmaları nedeniyle olmuştu.
Günümüzde yaşadıklarımıza baktığımızda hürriyet ve demokratiklik kisvesi altında ne tehditlerin, ne de yaşanan acıların biteceğine dair bir işareti görmek mümkün görünmüyor gibi.
Görünen bir bakıma inatlaşma ve bugüne kadar yapılan büyük yanlışlara kılıf bulma ve makul gösterme çabasından başka bir şey değil.
Varsayalım ki bütün istekler karşılandı terör biter mi? Ne yazık ki bunu garanti etmek mümkün değil.
Evet, çözüm silahların bırakılması, ellerin tetikten çekilmesinde. Bunda ise bölge insanının gerçekleri görmesi ve herkesin sağduyulu hareket etmesinin çok önemli rolü var.
Ateş düştüğü yeri yakar.
Bu ateş doğudan batıya, kuzeyden güneye bütün ülkeye düşmüştür.
Sadece şehit analarının yüreği değil, bu ülkenin birlik ve beraberliğinden yana olan herkesin yüreği yanıyor. Tabii ülkemiz üzerinde çirkin emelleri olanlar hariç, bir anlıkta olsa işlerinin kolaylaştığını sanarak perde arkasından belki de kıs kıs gülüyorlardır.
Yaklaşık 30 sene önce bu yürek yakan ateşi başlatanlar, aslında kime hizmet ettiklerinin sorusunu kendilerine sormalılar.
1000 yıldır birlikte yaşayan ülkemizin belli bir bölgesinde bulunan insanları savunmak, onları haklarına kavuşturma adına yakılan bu fitne ateşinin gerçekte bu ülke sınırları içinde hiç kimseye fayda sağlamadığı ve sağlamayacağı da işin bir başka acı tarafı.
Bu topraklar ne yetmiş seksen yıllık bir geçmişi olan bir ülke, ne de kısa bir geçmişe dayanan devlet ve millet geleneği, tecrübe ve birikimi olan bir ülke. Her konuda zengin tecrübe ve birikime sahip olan bir ülke.
Selçuklu ve Osmanlılar gibi cihan devleti niteliği taşıyan ve köklerini bu kaynaklardan alan, asırlar öncesine dayanan tarih, kültür, din ve dil birlikteliğine sahip olan bir ülke.
Ancak bugün sözde bir realitenin olduğu, yıllardır işlenen bu konunun asırlardır yaşanan birlikteliğe sanki ters düşüyormuş gibi beyinlere kazınması ve bunun kabul edilmesi için uzun yıllardır haksız yere kan dökülmekte.
Aslında görünürde amaç bu bölgeyi içinde bulunduğu durumdan kurtarmak ve daha özgür bir duruma getirmek ve sözde olmayan temel hakların teslim edilmesi üzerine bina edilmiş şeklinde gösteriliyor! Bütün dünyaya verilen mesaj da bu doğrultuda.
Bu madalyonun görüntülenmek istenen ve vitrinde asılı olan tarafı, asıl görülmesi gereken gerçek yüzü ise hep gözlerden kaçıyor, saklı kalıyor. Ama nafile güneş balçıkla sıvanmaz. Artık gerçekler gün yüzüne çıkmaya başladı, bu konuda bölge insanı da aklıselimle meseleye bakar ve kimin dost kimin gerçek düşman olduğunun şuurunda olursa ki büyük çoğunluk böyledir, problemin çözümü daha da kolaylaşır.
Geri kalmışlığı, işsizliği kabul etmek makul sayılabilecek gerekçeler olabilir. Bunları dile getirmek ise yasa dışı yollardan değil de, yasalar çerçevesinde o hep söylenen ve kurulan her cümlede yer alan ‘demokratik’ yollardan yapılamaz mıydı?
Ama iş bunlarla bitmiyor, özde başka amaçlar var.
Karşıda kendini bazı hedeflere şartlandırmış görünmez biri var ki siz ne yaparsanız yapın makul ölçüler içinde ne verirseniz verin hangi imkânları bahşederseniz bahşedin tatmin etmek ve ikna etmek sanki mümkün görünmüyor gibi bir tavır sergileniyor.
Bugüne kadar yapılanların ve tanınan hakların bir doyuruculuğa ulaştığına dair bir belirti ve memnuniyet yok.
Tek taraflı oburluk hükmünü sürdürüyor, nereye kadar, o da belli değil!
İmparatorluk bakiyesi olarak yaklaşık bir asır önce yaşadıklarımıza bakarsak ki, imparatorluğun çökmesi de özde değil de sözde bazı hamasi görüş sahibi kişilerin miyoplukları, kişisel hırsları ve akıl tutulmaları nedeniyle olmuştu.
Günümüzde yaşadıklarımıza baktığımızda hürriyet ve demokratiklik kisvesi altında ne tehditlerin, ne de yaşanan acıların biteceğine dair bir işareti görmek mümkün görünmüyor gibi.
Görünen bir bakıma inatlaşma ve bugüne kadar yapılan büyük yanlışlara kılıf bulma ve makul gösterme çabasından başka bir şey değil.
Varsayalım ki bütün istekler karşılandı terör biter mi? Ne yazık ki bunu garanti etmek mümkün değil.
Evet, çözüm silahların bırakılması, ellerin tetikten çekilmesinde. Bunda ise bölge insanının gerçekleri görmesi ve herkesin sağduyulu hareket etmesinin çok önemli rolü var.
10 Temmuz 2011 Pazar
Yeni devlet Güney Sudan
Yıllarca aynı topraklar içinde yaşadığı ülkesinden ayrılarak 9 Temmuz 2011 tarihi itibariyle 'Güney Sudan' ismiyle bildiğimiz Sudan devletinin güney kısmında yaşayan Sudanlılar için yeni bir dönem başladı. Güney Sudan, Birleşmiş Milletlerce tanınan 193. ülke oldu.
Küçük bir grubu bir tarafa bırakırsak, aynı dil, aynı kültür, tarih ve dini uzun yıllar paylaşan Sudan iki ayrı devlet oldu. Bu ayrılıkta bugüne kadar geçmiş yönetimlerin sahip oldukları değerlerin farkında olamayışları, miyoplukları ve gelecek vizyonlarının eksikliğinden ileri geliyor olduğu fikrini akıllara getiriyor.
Güney Sudanlılar önlerinde duran derin yoksulluk, temel altyapı ve hükümet kurumlarının yetersizliği ve politik güvensizlikle, aralarında önemli bir farklılık olmamasına rağmen Kuzeyden ayrılarak yeni bir devlet olmanın coşkusunu yaşıyorlar.
Bu duygu herhalde kendilerini uzun yıllardır bu güne şartlandırmış olmalarından ileri geliyordur.
Yıllarca iç çatışmalara sahne olan Sudan devleti, 2005 yılında imzalanan barış anlaşmasının bir neticesi olarak, Afrika’nın en uzun süren halk savaşı Güney Sudan'ın kurulmasıyla sona ermiş oldu. Onarca yıl süren ihtilafta yaklaşık 1,5 milyon insan hayatını yitirmiş. Güney Sudan, 2011 Ocak ayında referandum yaparak %99’luk bir çoğunlukla Sudan’dan ayrılma talebini oylamıştı. Zengin petrol yataklarına sahip olan Güney Sudan kuraklık ve uzun yıllardır süren iç savaş nedeniyle açlıkla karşı kaşıya bulunuyor. Yüz binlerce Sudanlı göçmen kampına gidiyor.
Yoksulluk ve açlık Afrika’nın bazı ülkeleriyle sanki özdeşleşmiş gibi. BM Uluslar arası Çocuk Fonu (UNICEF), Afrika Boynuzundaki kuraklık nedeniyle iki milyon kişinin yetersiz beslendiği ve yarım milyonun ölebileceği veya kalıcı zihni ya da fiziki rahatsızlıkla karşılaşacağını söylüyor. Kenya, Somali, Etiyopya ve Cibuti’de milyonlarca çocuk ve kadının karşılaştığı krizin son 50 yıldaki en kötüsü olduğunu söylüyor.
Kuraklığın etkisini sürdürmesi halinde açlıktan etkilenen nüfusun 10 milyona çıkacağı tahmin ediliyor.
Yoksulluk ve yetersiz beslenme nedeniyle yedi çocuktan biri beş yaşına varmadan hayatını kayıp ediyor zengin petrol yataklarına sahip olan bu ülkede.
Geri kalmış toplumların en belirgin özelliklerinden biriyse sahip oldukları zenginliklerinin farkında olmayışları ve ideolojik yapılaşmaya yatkın olmaları. Böylece, hedef saptırma politikalarıyla anlamsız küçük ihtilafların öne çıkarılarak asıl hedef belirleyenlerin kendi amaçlarına ulaşmalarına ortam sağlanmış oluyor.
Bir başka eksik taraf ise eğitim yetersizliği.
Bu özellikler bu toplulukların başkaları tarafından kolayca yönlendirilmesi için uygun bir ortamı oluşturuyor.
Güney Sudanlılar yeni bir devlet olmanın kendilerine çok iyi bir gelecek ve hayat standardı sunacakları umudunu taşıyor olmalılar. Çünkü zengin yer altı ve petrol kaynaklarına sahipler ama bunun hep öyle olmadığını şu anda bazı benzer ülkelerin yaşadıklarından biliyoruz. Eğer kuracakları devletin temellerini başlangıçta tam bağımsız, sağlam ve demokratik bir yapı üzerine inşa etmezlerse, gelecekten umduklarını pek bulamayabilirler.
Şimdi yeni Sudan’ın mensupları sahip oldukları zengin tabii kaynaklar, geniş verimli tarım alanları ve Nil nehrinin bereketli sularının kendilerine sunacakları zenginliklerin hayaliyle yaşıyorlar. Ancak bu zenginlikler önceden de vardı niye kullanamadılar? Bunları kullanmak için ille de ayrı bir devlet olmak mı gerekiyor?, sorusu akıllara geliyor… Bir başka önemli nokta ise, “bu zenginliklere tam manasıyla sahip olabilecekler mi?”
Temennimiz bu eski Sudanlıların, yeni Güney Sudanlıların bekledikleri refaha ve huzura kavuşmaları.
Küçük bir grubu bir tarafa bırakırsak, aynı dil, aynı kültür, tarih ve dini uzun yıllar paylaşan Sudan iki ayrı devlet oldu. Bu ayrılıkta bugüne kadar geçmiş yönetimlerin sahip oldukları değerlerin farkında olamayışları, miyoplukları ve gelecek vizyonlarının eksikliğinden ileri geliyor olduğu fikrini akıllara getiriyor.
Güney Sudanlılar önlerinde duran derin yoksulluk, temel altyapı ve hükümet kurumlarının yetersizliği ve politik güvensizlikle, aralarında önemli bir farklılık olmamasına rağmen Kuzeyden ayrılarak yeni bir devlet olmanın coşkusunu yaşıyorlar.
Bu duygu herhalde kendilerini uzun yıllardır bu güne şartlandırmış olmalarından ileri geliyordur.
Yıllarca iç çatışmalara sahne olan Sudan devleti, 2005 yılında imzalanan barış anlaşmasının bir neticesi olarak, Afrika’nın en uzun süren halk savaşı Güney Sudan'ın kurulmasıyla sona ermiş oldu. Onarca yıl süren ihtilafta yaklaşık 1,5 milyon insan hayatını yitirmiş. Güney Sudan, 2011 Ocak ayında referandum yaparak %99’luk bir çoğunlukla Sudan’dan ayrılma talebini oylamıştı. Zengin petrol yataklarına sahip olan Güney Sudan kuraklık ve uzun yıllardır süren iç savaş nedeniyle açlıkla karşı kaşıya bulunuyor. Yüz binlerce Sudanlı göçmen kampına gidiyor.
Yoksulluk ve açlık Afrika’nın bazı ülkeleriyle sanki özdeşleşmiş gibi. BM Uluslar arası Çocuk Fonu (UNICEF), Afrika Boynuzundaki kuraklık nedeniyle iki milyon kişinin yetersiz beslendiği ve yarım milyonun ölebileceği veya kalıcı zihni ya da fiziki rahatsızlıkla karşılaşacağını söylüyor. Kenya, Somali, Etiyopya ve Cibuti’de milyonlarca çocuk ve kadının karşılaştığı krizin son 50 yıldaki en kötüsü olduğunu söylüyor.
Kuraklığın etkisini sürdürmesi halinde açlıktan etkilenen nüfusun 10 milyona çıkacağı tahmin ediliyor.
Yoksulluk ve yetersiz beslenme nedeniyle yedi çocuktan biri beş yaşına varmadan hayatını kayıp ediyor zengin petrol yataklarına sahip olan bu ülkede.
Geri kalmış toplumların en belirgin özelliklerinden biriyse sahip oldukları zenginliklerinin farkında olmayışları ve ideolojik yapılaşmaya yatkın olmaları. Böylece, hedef saptırma politikalarıyla anlamsız küçük ihtilafların öne çıkarılarak asıl hedef belirleyenlerin kendi amaçlarına ulaşmalarına ortam sağlanmış oluyor.
Bir başka eksik taraf ise eğitim yetersizliği.
Bu özellikler bu toplulukların başkaları tarafından kolayca yönlendirilmesi için uygun bir ortamı oluşturuyor.
Güney Sudanlılar yeni bir devlet olmanın kendilerine çok iyi bir gelecek ve hayat standardı sunacakları umudunu taşıyor olmalılar. Çünkü zengin yer altı ve petrol kaynaklarına sahipler ama bunun hep öyle olmadığını şu anda bazı benzer ülkelerin yaşadıklarından biliyoruz. Eğer kuracakları devletin temellerini başlangıçta tam bağımsız, sağlam ve demokratik bir yapı üzerine inşa etmezlerse, gelecekten umduklarını pek bulamayabilirler.
Şimdi yeni Sudan’ın mensupları sahip oldukları zengin tabii kaynaklar, geniş verimli tarım alanları ve Nil nehrinin bereketli sularının kendilerine sunacakları zenginliklerin hayaliyle yaşıyorlar. Ancak bu zenginlikler önceden de vardı niye kullanamadılar? Bunları kullanmak için ille de ayrı bir devlet olmak mı gerekiyor?, sorusu akıllara geliyor… Bir başka önemli nokta ise, “bu zenginliklere tam manasıyla sahip olabilecekler mi?”
Temennimiz bu eski Sudanlıların, yeni Güney Sudanlıların bekledikleri refaha ve huzura kavuşmaları.
4 Haziran 2011 Cumartesi
Nasıl bir anayasa?
Anayasalar ülke yönetiminde temel prensipler manzumesi olarak değerlendiriliyor. Uzun yıllardır kamuoyunu en fazla meşgul eden konulardan biri.
Bu nedenle iktidar partisi açısından 12 haziran genel seçimlerinden sonra çözüme kavuşturulmayı bekleyen önemli konulardan biri de anayasa.
Ülkemizde darbeler sonrası yapılan anayasalar toplumu memnun etmemiş, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren tartışmaları beraberinde getirmiş. Bir bakıma günün şartlarını karşılamaktan uzak olduğu gibi toplumun beklentilerine cevap vermemiş olacak ki sürekli olarak tenkit edilmiş. Dar bir bakış açısından ele alınarak hazırlanmış olması, kalkınma ve gelişmenin önünü kesen maddeler içermesi nedeniyle ihtiyaca cevap vermekten uzak kalmış.
İşlerlik kazandırmak için zaman zaman 1982 anayasası üzerinde yapılan değişikliklerle kimilerine göre kalbura çevrilmiş, kimilerine göre ise yamalı bohçaya dönmüş.
Her kesimin üzerinde mutabık olduğu konu ise artık böyle bir anayasanın ihtiyacı karşılamaktan uzak olduğu, yeni bir anayasanın yapılmasının zaruret haline gelmiş olması.
Sayın Başbakanın zaman zaman vurguladığı husus özgürlükçü ve ileri demokrasiyi ifade eden bir anayasaya sahip olmak…
Statüko üzerine bina edilmiş ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak olan bir anayasa yerine, yeni anayasa günümüz şartlarıyla uyumlu, birlik ve beraberliği sağlayan ve tüm toplumu kucaklayan yeni bir metin içermeli.
Gerek ülkemizin ve gerekse dünya şartlarıyla uyum sağlayan bir metni ihtiva eden yeni bir anayasa…
Elbette ülkemizin kendine has olan temel değerlerinden de taviz vermeyen bir anaysa olmalı.
Meclis tarafından ülke ve millet menfaatine yapılan yasal düzenlemeler anayasaya aykırıdır dedirtmeyecek ve anayasa mahkemesini ağlama duvarı haline getirmeyecek bir anayasa. Üzerinde toplumsal mutabakatın sağlandığı bir anayasa.
İstenen; öyle bir anayasa olmalı ki, taşları yerli yerine oturtan, kurumların görev alanlarının dışına çıkmadan kendi alanlarında faaliyet göstermelerini ve kendilerini geliştirmelerini sağlayan bu vesileyle daha verimli çalışmalara ortam hazırlayan bir anayasa.
Asırlardır bu ülkenin temeline kibrit suyu döken, haklılığını kabul ettirmek ve varlığını sürdürmek için girilmedik yer bırakmayan, eften püften bahanelerle demokratik yönetimi kesintiye uğratarak kalkınmayı, gelişmeyi geciktiren, belli bir azınlığın menfaatini gözetmekten başka amacı olmayan çeteleşme hareketinin neşvünema bulamayacağı bir anayasa olmalı.
Öyle bir anayasa olmalı ki, bütün vatandaşları kucaklayacak şekilde sosyal adaleti uygulayıcı olmalı.
Öyle bir anayasa olmalı ki, açık seçik ve herkesin dilinden anladığı bir metinle yazılmış olmalı.
Öyle bir anayasa olmalı ki, ülkenin tabii kaynaklarını koruyacak ve gelecek nesillere de bırakacak sürdürülebilirlik ilkesini benimseyen maddeleri kapsamalı. Öyle bir anayasa olmalı ki çevre kavramını benimseten, korunması yönünde gerekli düzenlemeleri yaparak uygulanmasını sağlamalı.
Öyle bir anayasa olmalı ki, kavram kargaşasına yol açmayacak şekilde hazırlanmalı ve anlaşılır olmalı.
Öyle bir anayasa olmalı ki, uygulanması ile toplumu umutsuzluğa düşürerek, yüzlerinde ümitsizlik ve acı tebessüm ifadesi bırakacak ilke ve prensipleri kapsamamalı.
Öyle bir anayasa olmalı ki, bütün fertleri çalışmaya, üretmeye teşvik etmeli. Kahve köşeleri ve duvar diplerinde yan gelip yatarak, ahkâm kesip her şeyi devletten beklemeyen şuur ve anlayışa sahip, eğitimli nesillerin yetişmesini teşvik etmeli. Eğitimi sürekli kılıp, araştırma ve geliştirme prensibini ön planda tutmalı. Milli ve manevi değerlere saygı duyan, koruyan ve yaşatan bir anayasa olmalı.
Öyle bir anayasa olmalı ki, insanı ve insani değerleri ön planda tutarak, insanı yaşat ki devlet yaşasın anlayışına sahip olmalı. Öyle bir anayasa olmalı ki güçlüyü değil, haklıyı savunmalı adaleti ve hukukun üstünlüğünü hâkim kılmalı.
Bu nedenle iktidar partisi açısından 12 haziran genel seçimlerinden sonra çözüme kavuşturulmayı bekleyen önemli konulardan biri de anayasa.
Ülkemizde darbeler sonrası yapılan anayasalar toplumu memnun etmemiş, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren tartışmaları beraberinde getirmiş. Bir bakıma günün şartlarını karşılamaktan uzak olduğu gibi toplumun beklentilerine cevap vermemiş olacak ki sürekli olarak tenkit edilmiş. Dar bir bakış açısından ele alınarak hazırlanmış olması, kalkınma ve gelişmenin önünü kesen maddeler içermesi nedeniyle ihtiyaca cevap vermekten uzak kalmış.
İşlerlik kazandırmak için zaman zaman 1982 anayasası üzerinde yapılan değişikliklerle kimilerine göre kalbura çevrilmiş, kimilerine göre ise yamalı bohçaya dönmüş.
Her kesimin üzerinde mutabık olduğu konu ise artık böyle bir anayasanın ihtiyacı karşılamaktan uzak olduğu, yeni bir anayasanın yapılmasının zaruret haline gelmiş olması.
Sayın Başbakanın zaman zaman vurguladığı husus özgürlükçü ve ileri demokrasiyi ifade eden bir anayasaya sahip olmak…
Statüko üzerine bina edilmiş ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak olan bir anayasa yerine, yeni anayasa günümüz şartlarıyla uyumlu, birlik ve beraberliği sağlayan ve tüm toplumu kucaklayan yeni bir metin içermeli.
Gerek ülkemizin ve gerekse dünya şartlarıyla uyum sağlayan bir metni ihtiva eden yeni bir anayasa…
Elbette ülkemizin kendine has olan temel değerlerinden de taviz vermeyen bir anaysa olmalı.
Meclis tarafından ülke ve millet menfaatine yapılan yasal düzenlemeler anayasaya aykırıdır dedirtmeyecek ve anayasa mahkemesini ağlama duvarı haline getirmeyecek bir anayasa. Üzerinde toplumsal mutabakatın sağlandığı bir anayasa.
İstenen; öyle bir anayasa olmalı ki, taşları yerli yerine oturtan, kurumların görev alanlarının dışına çıkmadan kendi alanlarında faaliyet göstermelerini ve kendilerini geliştirmelerini sağlayan bu vesileyle daha verimli çalışmalara ortam hazırlayan bir anayasa.
Asırlardır bu ülkenin temeline kibrit suyu döken, haklılığını kabul ettirmek ve varlığını sürdürmek için girilmedik yer bırakmayan, eften püften bahanelerle demokratik yönetimi kesintiye uğratarak kalkınmayı, gelişmeyi geciktiren, belli bir azınlığın menfaatini gözetmekten başka amacı olmayan çeteleşme hareketinin neşvünema bulamayacağı bir anayasa olmalı.
Öyle bir anayasa olmalı ki, bütün vatandaşları kucaklayacak şekilde sosyal adaleti uygulayıcı olmalı.
Öyle bir anayasa olmalı ki, açık seçik ve herkesin dilinden anladığı bir metinle yazılmış olmalı.
Öyle bir anayasa olmalı ki, ülkenin tabii kaynaklarını koruyacak ve gelecek nesillere de bırakacak sürdürülebilirlik ilkesini benimseyen maddeleri kapsamalı. Öyle bir anayasa olmalı ki çevre kavramını benimseten, korunması yönünde gerekli düzenlemeleri yaparak uygulanmasını sağlamalı.
Öyle bir anayasa olmalı ki, kavram kargaşasına yol açmayacak şekilde hazırlanmalı ve anlaşılır olmalı.
Öyle bir anayasa olmalı ki, uygulanması ile toplumu umutsuzluğa düşürerek, yüzlerinde ümitsizlik ve acı tebessüm ifadesi bırakacak ilke ve prensipleri kapsamamalı.
Öyle bir anayasa olmalı ki, bütün fertleri çalışmaya, üretmeye teşvik etmeli. Kahve köşeleri ve duvar diplerinde yan gelip yatarak, ahkâm kesip her şeyi devletten beklemeyen şuur ve anlayışa sahip, eğitimli nesillerin yetişmesini teşvik etmeli. Eğitimi sürekli kılıp, araştırma ve geliştirme prensibini ön planda tutmalı. Milli ve manevi değerlere saygı duyan, koruyan ve yaşatan bir anayasa olmalı.
Öyle bir anayasa olmalı ki, insanı ve insani değerleri ön planda tutarak, insanı yaşat ki devlet yaşasın anlayışına sahip olmalı. Öyle bir anayasa olmalı ki güçlüyü değil, haklıyı savunmalı adaleti ve hukukun üstünlüğünü hâkim kılmalı.
20 Şubat 2011 Pazar
Medyanın gücü ve kapalı rejimler
İletişim teknolojisinde yaşanan gelişmeler ve çeşitlilik medyanın sadece dördüncü kuvvet değil, aynı zamanda yerine göre birinci kuvvet olduğu son günlerde Kuzey Afrika ve Orta Doğu ülkelerinde yaşanan rejim karşıtı olaylarla bir kez daha teyit edilmiş oldu.
Güçlü oluşu ve tek sesliliği ile zaman zaman da olsa kamuoyunu yanıltabileceği, yanlış yönlendirebileceği yönü işin kötü tarafı. O da kaplı rejimlerle beraber yok oluyor.
Dahası, bilinen kitle medya araçlarından daha etkili olan ve toplumsal olayları bütün dünyaya ulaştıran ‘kitlelerin medyası’ var. Sosyal medya da denilen bu iletişim araçlarıyla kitleler olayları bütün dünyaya aktarılabiliyor.
Medyanın bu gücünü sezemeyen kapalı ve totaliter rejimler iletişim teknolojisinin fonksiyonel gücü karşısında biçare kalıyor.
20. yüzyılın en kapalı ve totaliter rejimi komünizm idi. Katı kuralları, iletişim ve bilgiye kapalı oluşu, olup bitenleri dışarı sızdırmayışı nedeniyle bu yönetim şekliyle yönetilen ülkelerin ‘demir perde’ ülkeleri olarak isimlendirilmesine yol açmıştı.
İnsan fıtratıyla uyuşmayan bu rejimlerin yaşama şansları sınırlı olup ancak bir yere kadar sürebildi. Açık toplumlardaki iletişim teknolojisinin dinamizmi ister istemez bu kapalı toplumları harekete geçirdi ve onların yıkılmasına neden oldu.
Belli bir aşamadan sonra zayıflayan ve fonksiyonunu yitiren totaliter rejimin kurum ve kuralları gelişmiş ülkelerdeki demokratik ve dinamik yapıya yenik düştü.
Sonrası malum…
Yetmiş yılı aşkın bir süre hükmünü sürdüren demir perde ülkeleri deşifre olarak birer birer yıkılıp modern dünya ile uyum sağlamaya başladılar.
Yıkılan bu rejim bir yandan ezilen fakir halkın bir bakıma umutlarını kullanarak baskıcı unsurların ve kişisel ihtiras sahiplerinin önderliğinde kurulmuştu. Ancak bunlara ümit besleyen o fakir sınıfın umutlarına cevap verememiş, neticede insan fıtratıyla uyuşmayan komünist rejim solan ümitlerle beraber yok olmaya mahkûm olmuştu. O insanlar umduklarını bulamamış büyük bir zulme uğramışlardı uzun yıllar boyunca.
Yaklaşık yirmi yıl önce komünist ve sosyalist ülkelerde yaşanan bu değişim demokrasinin işleyişi bakımından onlar kadar katı olmasa da, ileri demokrasilere göre bir hayli geride kalan monarşist yönetimler için bir ders niteliğindeydi.
Ancak bu hususta algılama hassasiyetinde bir noksanlık olacak ki bugünleri o günlerden ders çıkarıp sezemeyenler, ülkelerini hür dünya ile bütünleşemeyen usul ile yönetmeye devam ettiler. Neticede bu rejimler bugün yöneticiler olarak kendilerini zor durumda bıraktıkları gibi ülke ve halklarını da bir kargaşa ortamına düşürmüş görünüyorlar.
Tunus’ta başlayan rejim aleyhtarı gösteriler sırayla hemen hemen söz konusu anlayışla yönetilen bütün ülkelere sıçradı. Bu gelişmeler bazı çevrelerin dediği gibi domino etkesimi, yoksa önceden planlanmış senaryonun sahnelenmesi mi? Pek açık değil ama olayların verdiği mesajdan anlaşılan o toplumların artık baskıcı, ben bilirim ve vesayetçi rejimden bıktıklarını ortaya koymakta.
Hareketin arka planında demokratik ve adil bir seçimle yönetilme istekleri var. Bizim de temennimiz, ülkemizle de ortak tarih, kültür ve din birliği olan bu kardeş ülkelerin çok fazla kargaşa yaşamadan hür ve adil seçimlerle yönetilme aruzlarına kavuşmaları, gerek demokrasi ve gerekse ekonomik olarak daha ileri seviyeye ulaşmaları…
Güçlü oluşu ve tek sesliliği ile zaman zaman da olsa kamuoyunu yanıltabileceği, yanlış yönlendirebileceği yönü işin kötü tarafı. O da kaplı rejimlerle beraber yok oluyor.
Dahası, bilinen kitle medya araçlarından daha etkili olan ve toplumsal olayları bütün dünyaya ulaştıran ‘kitlelerin medyası’ var. Sosyal medya da denilen bu iletişim araçlarıyla kitleler olayları bütün dünyaya aktarılabiliyor.
Medyanın bu gücünü sezemeyen kapalı ve totaliter rejimler iletişim teknolojisinin fonksiyonel gücü karşısında biçare kalıyor.
20. yüzyılın en kapalı ve totaliter rejimi komünizm idi. Katı kuralları, iletişim ve bilgiye kapalı oluşu, olup bitenleri dışarı sızdırmayışı nedeniyle bu yönetim şekliyle yönetilen ülkelerin ‘demir perde’ ülkeleri olarak isimlendirilmesine yol açmıştı.
İnsan fıtratıyla uyuşmayan bu rejimlerin yaşama şansları sınırlı olup ancak bir yere kadar sürebildi. Açık toplumlardaki iletişim teknolojisinin dinamizmi ister istemez bu kapalı toplumları harekete geçirdi ve onların yıkılmasına neden oldu.
Belli bir aşamadan sonra zayıflayan ve fonksiyonunu yitiren totaliter rejimin kurum ve kuralları gelişmiş ülkelerdeki demokratik ve dinamik yapıya yenik düştü.
Sonrası malum…
Yetmiş yılı aşkın bir süre hükmünü sürdüren demir perde ülkeleri deşifre olarak birer birer yıkılıp modern dünya ile uyum sağlamaya başladılar.
Yıkılan bu rejim bir yandan ezilen fakir halkın bir bakıma umutlarını kullanarak baskıcı unsurların ve kişisel ihtiras sahiplerinin önderliğinde kurulmuştu. Ancak bunlara ümit besleyen o fakir sınıfın umutlarına cevap verememiş, neticede insan fıtratıyla uyuşmayan komünist rejim solan ümitlerle beraber yok olmaya mahkûm olmuştu. O insanlar umduklarını bulamamış büyük bir zulme uğramışlardı uzun yıllar boyunca.
Yaklaşık yirmi yıl önce komünist ve sosyalist ülkelerde yaşanan bu değişim demokrasinin işleyişi bakımından onlar kadar katı olmasa da, ileri demokrasilere göre bir hayli geride kalan monarşist yönetimler için bir ders niteliğindeydi.
Ancak bu hususta algılama hassasiyetinde bir noksanlık olacak ki bugünleri o günlerden ders çıkarıp sezemeyenler, ülkelerini hür dünya ile bütünleşemeyen usul ile yönetmeye devam ettiler. Neticede bu rejimler bugün yöneticiler olarak kendilerini zor durumda bıraktıkları gibi ülke ve halklarını da bir kargaşa ortamına düşürmüş görünüyorlar.
Tunus’ta başlayan rejim aleyhtarı gösteriler sırayla hemen hemen söz konusu anlayışla yönetilen bütün ülkelere sıçradı. Bu gelişmeler bazı çevrelerin dediği gibi domino etkesimi, yoksa önceden planlanmış senaryonun sahnelenmesi mi? Pek açık değil ama olayların verdiği mesajdan anlaşılan o toplumların artık baskıcı, ben bilirim ve vesayetçi rejimden bıktıklarını ortaya koymakta.
Hareketin arka planında demokratik ve adil bir seçimle yönetilme istekleri var. Bizim de temennimiz, ülkemizle de ortak tarih, kültür ve din birliği olan bu kardeş ülkelerin çok fazla kargaşa yaşamadan hür ve adil seçimlerle yönetilme aruzlarına kavuşmaları, gerek demokrasi ve gerekse ekonomik olarak daha ileri seviyeye ulaşmaları…
6 Şubat 2011 Pazar
Sürdürülebilir Gıda Üretimi
Gıda maddeleri ve bunun temel kaynağı olan tarım ürünlerinin üretimi insanlar için giyim ve barınak yanında en temel ihtiyacı teşkil ediyor.
Birleşmiş Milletler Gıda Tarım Örgütü, FAO’nun son açıkladığı gıda raporu, gıda fiyatlarının kesintisiz olarak yedi aydır yükselişte olduğunu gösteriyor. Rapora göre küresel gıda fiyatları geride bıraktığımız Ocak 2011 ayında zirve yaptı, önümüzdeki aylarda da düşmesinin mümkün olmadığı belirtiliyor. Dünya genelinde gıda fiyatlarının düşmeyeceği eğilimi var.
FAO’nun açıklamasında, ocak ayında aylık değişimleri takip eden ürün sepeti küresel gıda fiyatları ortalama 231 puan oldu ve geçtiğimiz aralık ayına göre yüzde 3.4 daha yüksek bulundu. Bu rakam gıda fiyatlarının ölçümünün başladığı 1990 yılına göre en yüksek seviye olarak tespit edildi.
Açıklama et fiyatları hariç bütün ürün gruplarının fiyatlarının yükseldiğini gösteriyor.
FAO uzmanları, yeni rakamların açıkça dünya gıda fiyatlarında yukarı yönlü baskının düşmeyeceğini gösterdiğini, bu yüksek fiyatların muhtemelen önümüzdeki aylarda devam edeceğini söylüyor.
Yüksek gıda fiyatları özellikle gıda ithalatını finanse etmede problemle karşılaşabilen düşük gelirli gıda açığı olan ülkeler için büyük endişe oluşturuyor ve bu endişe aynı zamanda gelirlerinin büyük kısmını gıdaya harcayan fakir hane halkı için de geçerli. Özellikle geri kalmış ülkelerde günde 1 – 2 dolarlık kazançla geçimlerini sağlamaya çalışan en düşük gelir gurubu için daha büyük yük getirmiş olacak.
İnsanların harcamalarının öncelikli ve önemli olanını gıda harcamaları oluşturuyor.
Bu nedenle nüfus artışı, kaynakların kirlenmesi ve yanlış kullanılması ve azalma eğilimine girmiş olması gıda maddelerinin temel kaynağı olan tarımsal üretimi baskı altında tutuyor. Artan nüfusu beslemek için daha fazla tarım ve gıda üretimine ihtiyaç duyulacak. Bu ise daha fazla tarım toprağı ve sulama suyunu gerektirecek. Bunların yanında, tarımsal üretimin bir diğer stratejik öneme haiz bileşeni ise ihtiyacı karşılayacak tohum üretimi. Bir başka önemli etken ise tarımsal üretimin uygun iklim şartlarını gerektiriyor olması.
Ülkemizin bu saydığımız şartlar bakımdan şanslı olması önemini artırıyorken, bu şans ve stratejik önemini koruması ise bu değerleri yerli yerince kullanmasına bağlı olacak.
Su yataklarını, havzalarını ve tarımsal nitelikli toprakları amaç dışı kullanım ve kirlilikten korumak önde gelen hususlar, sürdürülebilir tarımsal üretim için. Unutulmaması gereken önemli bir noktanın ise dünya genelinde özellikle 1 milyara yakın insanın özellikle Afrika ve Asya’da yeterli beslenemediği ve açlıkla mücadele emekte olduğunu hatırdan çıkarmamamız gerekiyor. Yine 1 milyarı aşkın insanın su kıtlığı ve su stresi ile yaşadığını göz ardı etmememiz gerekiyor. Bu nedenle ülke olarak içinde bulunduğumuz değerlerin kıymetini daha iyi kavrayıp ve bu değerleri geleceğe taşımamız açısından ne denli önem arz ettiği hususuna dikkat çekmek gerekiyor. Sürdürülebilirlik için yapılması gerekenin, kaynakların korunması ve gelecek için üretim tahminlerinin yapılması ve belli periyotlarda güncellenmesi, ihtiyacı karşılayacak tarım ve gıda üretiminin temininde kolaylık sağlayacaktır.
Birleşmiş Milletler Gıda Tarım Örgütü, FAO’nun son açıkladığı gıda raporu, gıda fiyatlarının kesintisiz olarak yedi aydır yükselişte olduğunu gösteriyor. Rapora göre küresel gıda fiyatları geride bıraktığımız Ocak 2011 ayında zirve yaptı, önümüzdeki aylarda da düşmesinin mümkün olmadığı belirtiliyor. Dünya genelinde gıda fiyatlarının düşmeyeceği eğilimi var.
FAO’nun açıklamasında, ocak ayında aylık değişimleri takip eden ürün sepeti küresel gıda fiyatları ortalama 231 puan oldu ve geçtiğimiz aralık ayına göre yüzde 3.4 daha yüksek bulundu. Bu rakam gıda fiyatlarının ölçümünün başladığı 1990 yılına göre en yüksek seviye olarak tespit edildi.
Açıklama et fiyatları hariç bütün ürün gruplarının fiyatlarının yükseldiğini gösteriyor.
FAO uzmanları, yeni rakamların açıkça dünya gıda fiyatlarında yukarı yönlü baskının düşmeyeceğini gösterdiğini, bu yüksek fiyatların muhtemelen önümüzdeki aylarda devam edeceğini söylüyor.
Yüksek gıda fiyatları özellikle gıda ithalatını finanse etmede problemle karşılaşabilen düşük gelirli gıda açığı olan ülkeler için büyük endişe oluşturuyor ve bu endişe aynı zamanda gelirlerinin büyük kısmını gıdaya harcayan fakir hane halkı için de geçerli. Özellikle geri kalmış ülkelerde günde 1 – 2 dolarlık kazançla geçimlerini sağlamaya çalışan en düşük gelir gurubu için daha büyük yük getirmiş olacak.
İnsanların harcamalarının öncelikli ve önemli olanını gıda harcamaları oluşturuyor.
Bu nedenle nüfus artışı, kaynakların kirlenmesi ve yanlış kullanılması ve azalma eğilimine girmiş olması gıda maddelerinin temel kaynağı olan tarımsal üretimi baskı altında tutuyor. Artan nüfusu beslemek için daha fazla tarım ve gıda üretimine ihtiyaç duyulacak. Bu ise daha fazla tarım toprağı ve sulama suyunu gerektirecek. Bunların yanında, tarımsal üretimin bir diğer stratejik öneme haiz bileşeni ise ihtiyacı karşılayacak tohum üretimi. Bir başka önemli etken ise tarımsal üretimin uygun iklim şartlarını gerektiriyor olması.
Ülkemizin bu saydığımız şartlar bakımdan şanslı olması önemini artırıyorken, bu şans ve stratejik önemini koruması ise bu değerleri yerli yerince kullanmasına bağlı olacak.
Su yataklarını, havzalarını ve tarımsal nitelikli toprakları amaç dışı kullanım ve kirlilikten korumak önde gelen hususlar, sürdürülebilir tarımsal üretim için. Unutulmaması gereken önemli bir noktanın ise dünya genelinde özellikle 1 milyara yakın insanın özellikle Afrika ve Asya’da yeterli beslenemediği ve açlıkla mücadele emekte olduğunu hatırdan çıkarmamamız gerekiyor. Yine 1 milyarı aşkın insanın su kıtlığı ve su stresi ile yaşadığını göz ardı etmememiz gerekiyor. Bu nedenle ülke olarak içinde bulunduğumuz değerlerin kıymetini daha iyi kavrayıp ve bu değerleri geleceğe taşımamız açısından ne denli önem arz ettiği hususuna dikkat çekmek gerekiyor. Sürdürülebilirlik için yapılması gerekenin, kaynakların korunması ve gelecek için üretim tahminlerinin yapılması ve belli periyotlarda güncellenmesi, ihtiyacı karşılayacak tarım ve gıda üretiminin temininde kolaylık sağlayacaktır.
19 Ocak 2011 Çarşamba
Sınır tanımaz kirleticiler
Sınır tanımazlık hareketi insani amaçla kurulmuş organizasyonlardan oluşuyor. Sağlık hizmeti sunmak amacıyla doktorlar tarafından kurulan ve çeşitli şekilde haksızlık ve şiddete maruz kalan gazetecileri desteklemek amacıyla kurulan sınır tanımaz gazeteciler aslında iyi niyet ve maksatlarla kurulmuş organizasyonlar.
Bazen bazı değerleri hiçe saysalar da asıl amaçları insana hizmet etmek.
Ancak sınır tanımazlığın bu insani amaçla kurulmuş hareketi yanında kötü alışkanlık, eğitim ve saygı eksikliğinden kaynaklanan başka dalları da var.
Bu eksiklikler zincirine biraz da nemelazımcılığı da eklemek gerekiyor. İşte bu olumsuz anlayış ve bakış açısı çevreyle bütünleşince vay geldi o çevrenin haline demekten insan kendini alamıyor.
Çevre dediğimiz; havasını soluduğumuz, suyunu içtiğimiz, toprağında yetiştirdiğimiz envai çeşit gıda maddeleri beslendiğimiz o ortam aynı zamanda bir ülkenin göstergesi, dışa açılan penceresi. Hiçbir söze hacet bırakmadan göze ilk temas eden alanlar.
Turizm sektörünün gelişmesi için önemli bir unsur. Öncelikle temiz ve huzur veren bir çevrenin turizm sektörüne yapacağı olumlu desteği akıldan çıkarmamak gerekiyor. Temiz bir çevre aynı zamanda bir ülke itibarı açısından da göz ardı edilemeyecek temel bir kıstas. Meselenin sağlık, ruhsal ve insanı ferahlatan yönünü de unutmamak gerekiyor tabii. İşte hayati önem taşıyan, gelişmiş ve kalkınmış toplumların da önemli bir göstergesi olan çevreye olan duyarlılığımız ve sorumluluğumuz konusuna bir değerlendirme yapılırsa hiç de olumlu not alacağımızı beklemek doğru olmaz. Çevreye karşı olan mevcut alışkanlıklarımızı değiştirmek için bir gayret sarf etmeksizin böyle bir beklenti içinde olmak safdillikten öteye geçmez herhalde.
Yerel yönetimler ne kadar çok gayret gösterirse göstersinler toplum olarak bu konuda hassasiyetimizi göstermedikten sonra istediğimiz seviyeye gelmemiz mümkün olamaz ne yazık ki. Kirletenler ordusuna karşılık mevcut temizlik kadrosunu iki katına da çıkartsanız temiz bir çevreyi sağlamak mümkün olmaz. Özellikle günümüzün her alanda bulunan teknolojik gelişmelerin bilinçsizce kullanımı neticesinde temiz bir ortam bulmak mümkün olmuyor. Öncelikle çevre ve çöplük kavramlarını iyi anlamak ve her ikisinin ayrımını iyi yapmak gerekiyor. Ayağımızı kapının dışına attığımız andan itibaren her yeri çöplük olarak görürsek sağlıklı ve yaşanabilir bir çevre bulmak mümkün olmaz.
Piyasa ekonomisi için söylenmiş olan ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ doktrin anlayış ve yaklaşımının çevreye uyarlanması kabul edilemez. Ancak ne yazık ki bugün çevre konusunda görülen anlayış bu. Elimizde, avucumuzda, cebimizde ne bulursak çok kolay bir şekilde bulunduğumuz yer neresi olursa olsun atarsak çöplükle çevre arasındaki fark nasıl ayırt edeceğiz. Arabanın camını aç dök, evin camını aç dök… sigara paketi, izmariti, her türlü ambalaj ve paketleme malzemelerini çok rahat bir şekilde boş ver aldırma anlayışı ile rast gele saçmakla temiz bir çevreye sahip olmak nasıl mümkün olacak? Bunun böyle olmayacağı gibi çevre hakkı denen kavramı da ihlal etmiş oluyoruz. Çevre yasasına göre çevre polis teşkilatının kurulması zaman zaman gündeme gelse de işin esası eğitim ve topluma karşı olan saygı anlayışının geliştirilmesinden geçiyor.
Sınır tanımaz kirletme anlayışı hükmünü sürdüğü müddetçe başta insan olmak üzere bütün canlılar için elzem olan temiz bir çevreyi bulmak biraz zor olacak gibi. Bu hususta söylenecek söz çok… Yaşam kalite seviyesini yükseltmek elimizde!
Bazen bazı değerleri hiçe saysalar da asıl amaçları insana hizmet etmek.
Ancak sınır tanımazlığın bu insani amaçla kurulmuş hareketi yanında kötü alışkanlık, eğitim ve saygı eksikliğinden kaynaklanan başka dalları da var.
Bu eksiklikler zincirine biraz da nemelazımcılığı da eklemek gerekiyor. İşte bu olumsuz anlayış ve bakış açısı çevreyle bütünleşince vay geldi o çevrenin haline demekten insan kendini alamıyor.
Çevre dediğimiz; havasını soluduğumuz, suyunu içtiğimiz, toprağında yetiştirdiğimiz envai çeşit gıda maddeleri beslendiğimiz o ortam aynı zamanda bir ülkenin göstergesi, dışa açılan penceresi. Hiçbir söze hacet bırakmadan göze ilk temas eden alanlar.
Turizm sektörünün gelişmesi için önemli bir unsur. Öncelikle temiz ve huzur veren bir çevrenin turizm sektörüne yapacağı olumlu desteği akıldan çıkarmamak gerekiyor. Temiz bir çevre aynı zamanda bir ülke itibarı açısından da göz ardı edilemeyecek temel bir kıstas. Meselenin sağlık, ruhsal ve insanı ferahlatan yönünü de unutmamak gerekiyor tabii. İşte hayati önem taşıyan, gelişmiş ve kalkınmış toplumların da önemli bir göstergesi olan çevreye olan duyarlılığımız ve sorumluluğumuz konusuna bir değerlendirme yapılırsa hiç de olumlu not alacağımızı beklemek doğru olmaz. Çevreye karşı olan mevcut alışkanlıklarımızı değiştirmek için bir gayret sarf etmeksizin böyle bir beklenti içinde olmak safdillikten öteye geçmez herhalde.
Yerel yönetimler ne kadar çok gayret gösterirse göstersinler toplum olarak bu konuda hassasiyetimizi göstermedikten sonra istediğimiz seviyeye gelmemiz mümkün olamaz ne yazık ki. Kirletenler ordusuna karşılık mevcut temizlik kadrosunu iki katına da çıkartsanız temiz bir çevreyi sağlamak mümkün olmaz. Özellikle günümüzün her alanda bulunan teknolojik gelişmelerin bilinçsizce kullanımı neticesinde temiz bir ortam bulmak mümkün olmuyor. Öncelikle çevre ve çöplük kavramlarını iyi anlamak ve her ikisinin ayrımını iyi yapmak gerekiyor. Ayağımızı kapının dışına attığımız andan itibaren her yeri çöplük olarak görürsek sağlıklı ve yaşanabilir bir çevre bulmak mümkün olmaz.
Piyasa ekonomisi için söylenmiş olan ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ doktrin anlayış ve yaklaşımının çevreye uyarlanması kabul edilemez. Ancak ne yazık ki bugün çevre konusunda görülen anlayış bu. Elimizde, avucumuzda, cebimizde ne bulursak çok kolay bir şekilde bulunduğumuz yer neresi olursa olsun atarsak çöplükle çevre arasındaki fark nasıl ayırt edeceğiz. Arabanın camını aç dök, evin camını aç dök… sigara paketi, izmariti, her türlü ambalaj ve paketleme malzemelerini çok rahat bir şekilde boş ver aldırma anlayışı ile rast gele saçmakla temiz bir çevreye sahip olmak nasıl mümkün olacak? Bunun böyle olmayacağı gibi çevre hakkı denen kavramı da ihlal etmiş oluyoruz. Çevre yasasına göre çevre polis teşkilatının kurulması zaman zaman gündeme gelse de işin esası eğitim ve topluma karşı olan saygı anlayışının geliştirilmesinden geçiyor.
Sınır tanımaz kirletme anlayışı hükmünü sürdüğü müddetçe başta insan olmak üzere bütün canlılar için elzem olan temiz bir çevreyi bulmak biraz zor olacak gibi. Bu hususta söylenecek söz çok… Yaşam kalite seviyesini yükseltmek elimizde!
15 Aralık 2010 Çarşamba
Değişimin sancıları
Türkiye yapısal bir değişim yaşıyor, bunu bütün segmentlerde görmek mümkün yönetim şekli, ekonomi, siyaset ve diğer alanlarda…
Ülkemiz bu değişimin yararlı sonuçlarını almaya başlamış.
Kusurlu olarak kaynamış taşları yerinden sökerek onları yerli yerince tekrar yerleştirmek bazı sıkıntıları beraberinde getiriyor. Alışık düzenin değişmesi toplumun bazı kesimlerini rahatsız ediyor tabii olarak.
Tıpkı kırılan bir kemiğin yanlış kaynaması, acı vermese de fonksiyonunu tam olarak yerine getirememesi, ancak kendisinden beklenen görevi aslı gibi yerine getirme fonksiyonundan yoksun olması. Bu durum ise söz konusu uzuvdan beklenen performans ve verimliliği almakta engel oluşturuyor.
Söz konusu uzvu daha verimli hale getirmek için bazı operasyonları yapmak gerekiyor. İlk anda geçici sancıları olsa da ancak gelecekte acılar unutulmuş ve daha sağlıklı bir yapıya kavuşulmuş olacak.
İşte bu sakat yapıdan kurtulup daha sağlı yapıya kavuşmak için şartlar bu değişimi zorlamış. Aynı zamanda uluslararası arenadaki yarışta eşit şartlara sahip olabilmek bu çarpık yapının değiştirilmesini gerektiriyordu.
Bu nedenle ülkemizde yaşanan bazı değişim ve dönüşümlerin sıkıntı ve acısı yaşansa bile kısa sürede bunun yararlı sonuçlarını ülke ve toplum olarak görüp yaşamak gelecek için ümit verici. Meydana gelen değişimleri her alanda; gerek iç politikada ve gerekse dış politikada görmek mümkün.
Bu değişim küresel dünyanın getirmiş olduğu şartların zorunluluğu nedeniyle devam ediyor. Dünyayla politik, ekonomik, hukuki ve demokratik anlamda uyum çabaları ülkemizi ister istemez böyle bir mecraya yöneltmiş ve önemli mesafeler alınmış…
Bu değişimin bir örneği de tarım sektöründe görülüyor. Ülkemizdeki genel değişime ekonomide önemli bir yer tutan tarım sektörü de katılmak zorunda kalmıştır. Belki biraz hazırlıksız yakalanmış ama şartlar sektörü bu duruma sürüklemiş.
Son zamanlarda et üretimindeki yetersizliğin bir nedeni de ülkemizin içine girdiği bu değişimden kaynaklanıyor. Kırsal kesimden şehirlere nüfus kayması; sanayileşme ve şehirleşme oranının artış göstermesi neticesi olarak hız kazanmış görünüyor.
Sadece ticari olarak değil nüfusun bir kısmı geçim ekonomisi gereği kendi ihtiyacını üretirken, üretici konumundan tüketici konumuna geçmiş.
Aynı zamanda besiciliği ticari olarak yapanlarında yaşanan bu değişim gereği işlerini bırakmaları ya da başka alana yönelmeleri, et üretiminde açık doğmasına neden olmuş. Buna birde uzun yıllardan beridir hayvancılık için çok yararlı olan yaylaların değerlendirilmemesi eklenince söz konusu alanda bir başka olumsuz faktör olmuştur.
Hayvan yetiştiriciliğinin merkezi ve potansiyeli konumunda olan doğu ve güneydoğu Anadolu bölgesinde son 30 yıldır yaşanan olumsuz gelişmeler hayvancılık sektörüne büyük ölçüde darbe vurmuş.
Sürekli yeni işyerlerinin açılmasına ve üretim artışı olmasına rağmen işsizliğe bir türlü büyük oranda kesin çözüm bulunamamış.
Tarım sektörü bir değişim yaşıyor emek yoğun işletmeler teknoloji ağırlıklı sisteme geçiş yapıyor. Son zamanlarda et fiyatlarında yaşanan fiyat artışlarına baktığımızda birkaç soruyu beraberinde getiriyor. Türkiye, hızla sanayileşirken ve ihracatının yüzde 90’lık kısmının sanayi ürünlerinden olmasına rağmen, aynı zamanda bir tarım ve hayvancılık ülkesi. Bu özellik aynı zamanda ülkemiz için önemli ayrıcalık. Bu özelliğini sürdürülebilir bir yapıya kavuşturmak sadece bölgesinde değil dünyada ülkenin stratejik önemini artıracağı gibi gelecek nesiler içinde gıda güvenliğini sağlamış olacak. Netice olarak değişim gelecek adına ümit veriyor.
Ülkemiz bu değişimin yararlı sonuçlarını almaya başlamış.
Kusurlu olarak kaynamış taşları yerinden sökerek onları yerli yerince tekrar yerleştirmek bazı sıkıntıları beraberinde getiriyor. Alışık düzenin değişmesi toplumun bazı kesimlerini rahatsız ediyor tabii olarak.
Tıpkı kırılan bir kemiğin yanlış kaynaması, acı vermese de fonksiyonunu tam olarak yerine getirememesi, ancak kendisinden beklenen görevi aslı gibi yerine getirme fonksiyonundan yoksun olması. Bu durum ise söz konusu uzuvdan beklenen performans ve verimliliği almakta engel oluşturuyor.
Söz konusu uzvu daha verimli hale getirmek için bazı operasyonları yapmak gerekiyor. İlk anda geçici sancıları olsa da ancak gelecekte acılar unutulmuş ve daha sağlıklı bir yapıya kavuşulmuş olacak.
İşte bu sakat yapıdan kurtulup daha sağlı yapıya kavuşmak için şartlar bu değişimi zorlamış. Aynı zamanda uluslararası arenadaki yarışta eşit şartlara sahip olabilmek bu çarpık yapının değiştirilmesini gerektiriyordu.
Bu nedenle ülkemizde yaşanan bazı değişim ve dönüşümlerin sıkıntı ve acısı yaşansa bile kısa sürede bunun yararlı sonuçlarını ülke ve toplum olarak görüp yaşamak gelecek için ümit verici. Meydana gelen değişimleri her alanda; gerek iç politikada ve gerekse dış politikada görmek mümkün.
Bu değişim küresel dünyanın getirmiş olduğu şartların zorunluluğu nedeniyle devam ediyor. Dünyayla politik, ekonomik, hukuki ve demokratik anlamda uyum çabaları ülkemizi ister istemez böyle bir mecraya yöneltmiş ve önemli mesafeler alınmış…
Bu değişimin bir örneği de tarım sektöründe görülüyor. Ülkemizdeki genel değişime ekonomide önemli bir yer tutan tarım sektörü de katılmak zorunda kalmıştır. Belki biraz hazırlıksız yakalanmış ama şartlar sektörü bu duruma sürüklemiş.
Son zamanlarda et üretimindeki yetersizliğin bir nedeni de ülkemizin içine girdiği bu değişimden kaynaklanıyor. Kırsal kesimden şehirlere nüfus kayması; sanayileşme ve şehirleşme oranının artış göstermesi neticesi olarak hız kazanmış görünüyor.
Sadece ticari olarak değil nüfusun bir kısmı geçim ekonomisi gereği kendi ihtiyacını üretirken, üretici konumundan tüketici konumuna geçmiş.
Aynı zamanda besiciliği ticari olarak yapanlarında yaşanan bu değişim gereği işlerini bırakmaları ya da başka alana yönelmeleri, et üretiminde açık doğmasına neden olmuş. Buna birde uzun yıllardan beridir hayvancılık için çok yararlı olan yaylaların değerlendirilmemesi eklenince söz konusu alanda bir başka olumsuz faktör olmuştur.
Hayvan yetiştiriciliğinin merkezi ve potansiyeli konumunda olan doğu ve güneydoğu Anadolu bölgesinde son 30 yıldır yaşanan olumsuz gelişmeler hayvancılık sektörüne büyük ölçüde darbe vurmuş.
Sürekli yeni işyerlerinin açılmasına ve üretim artışı olmasına rağmen işsizliğe bir türlü büyük oranda kesin çözüm bulunamamış.
Tarım sektörü bir değişim yaşıyor emek yoğun işletmeler teknoloji ağırlıklı sisteme geçiş yapıyor. Son zamanlarda et fiyatlarında yaşanan fiyat artışlarına baktığımızda birkaç soruyu beraberinde getiriyor. Türkiye, hızla sanayileşirken ve ihracatının yüzde 90’lık kısmının sanayi ürünlerinden olmasına rağmen, aynı zamanda bir tarım ve hayvancılık ülkesi. Bu özellik aynı zamanda ülkemiz için önemli ayrıcalık. Bu özelliğini sürdürülebilir bir yapıya kavuşturmak sadece bölgesinde değil dünyada ülkenin stratejik önemini artıracağı gibi gelecek nesiler içinde gıda güvenliğini sağlamış olacak. Netice olarak değişim gelecek adına ümit veriyor.
9 Ekim 2010 Cumartesi
Yağmur Hasadı
Tarım sektörü yavaş yavaş hasat mevsiminin sonuna yaklaşıyor. Ülkemiz zengin bir ürün çeşitliliğine sahip. Bu zenginliği aynı zamanda iklim çeşitliliğinde de görmek mümkün. Bu önemli avantaj ülkemize hemen hemen yılın her mevsiminde tarımsal üretim yapma şansını veriyor. Batı bölgelerimizde yılın ilk aylarında başlayan ekim dikim mevsimi, doğu bölgelerine doğru gidildikçe bahar ve yaz aylarına doğru yaklaşıyor. Aynı şekilde yediğimiz ve içtiğimiz gıdaların temel kaynağı olan tarım ürünlerinin hasadı da benzer bir seyir izliyor.
Su bol ürün almanın en temel bileşenlerinden biri...
Suyun da kaynağı yağmur ve kar.
Mevsim sonbahar, yağmur ve kar yağışının başladığı dönem.
Bu aylarda depolanacak suları yıl boyunca başta tarım olmak üzere farklı ihtiyaç alanlarında kullanıyor olacağız.
Yağmuru mümkün olduğunca bolca depolamamız gerekiyor.
Bunun için gerekli zeminin hazırlanması lazım.
Suyu kaybetmek başta temel gıda maddeleri olmak üzere, insan için elzem olan birçok şeyi kaybetmek manasına geliyor.
Her geçen gün artan şehircilik ve nüfus büyümesi başta toprak ve su kaynaklarını olumsuz etkiliyor.
Bu olumsuz durumu mümkün olduğunca minimuma indirmek için şehircilik planlamasının değişen durumları nazari dikkate alarak yeniden yapılması gerekiyor.
Bundan 20–30 sene öncesinin planlama anlayışı günümüz şartlarını ve ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak duruyor.
Geniş yollar, çok katlı binalar, küçük bir kasaba, hatta küçük bir il nüfusunu alacak kadar büyüklükte siteler kısa zamanda yapılarak hizmete sunuluyor.
Bunlara götürülmesi gereken altyapı hizmetleri; yol, su, elektrik, telefon, kanalizasyon, ulaşım ve son yıllarda doğal gaz yatırımları başı çekiyor.
Bu hizmetler yapılırken en büyük darbe tabii kaynaklara vuruluyor.
Su ve toprak ise bu olumsuz gidişten en fazla etkilenen ikili.
Yağmurlu havalarda dereler, hatta kısa süreli de olsa, oluşan nehirler boşa akıyor!
Mevcut altyapı su kaynaklarımızın temelini oluşturan yağmur sularını kabullenecek yapıya sahip değil. Yağan yağmur boşa akıyor. Bu dereciklerin toprağa verilmesi lazım.
Son yıllarda yeraltı su seviyeleri düşme trendine girmiş. Sondaj faaliyetlerinde suyu bulmak için her geçen yıl sürekli daha derine iniliyor.
Suyun kaynağı yağmur…
Ancak yağmurun düzenli yağması gerekiyor. Bu düzeni korumak mümkün değil. Yağış düzeni değiştiğinde ve beklenen aralıklarda düşmediği zaman kuraklık baş gösteriyor.
Yapılması gerekenin ise yağmurun verimliliğini artırmak, hasadını iyi yapmak olacak.
Aksi takdirde azalma trendine girmiş olan su kaynakları yok olabilir, gelecekte büyük su sıkıntıları çekilebilir.
Artan şehir nüfusu ve bu nüfusu doyurmak için gerekli olan su ihtiyacı her geçen gün artış gösteriyor. Giderek su arzı, talebi karşılayamaz duruma doğru gidiyor. Arzın talebi karşılayamadığı durumlarda su stresi ve su kıtlığı baş gösteriyor. Tedbirlerin bu duruma düşmeden alınması gerekir.
Bu nedenle yağan yağışı su havzalarında ve toprakta azami oranda tutmak için gerekli ortamı hazırlamak bir mecburiyet halini almış.
Daha fazla ürün hasadı için daha fazla yağmur hasadı yapmamız lazım.
Bunun için ise her kesime görev düşüyor. Bu konuda herkesin ve ilgili kesimlerin yapması gereken işler var.
Yapılacak yatırımlar bu anlayışa göre tasarlanmalı. Yağmur suyunun artık kanalizasyonlarla denizlere akıtılması yanlışlığından mümkün olduğu kadar kaçınmalı ve bu büyük israfa son vermenin alt yapısını hazırlamalıyız.
Bunun için de yağmur hasadı büyük önem taşıyor.
11 Eylül 2010 Cumartesi
Suyun Giderek Artan Önemi
| Sapanca - 2009 |
Susuzluktan en çok fakirler etkileniyor. Günümüzde 1 milyar civarında insan güvenli suya ulaşamıyor. Afrika’da suya ulaşmak için kilometrelerce yol kat ediliyor. Bulunan suyun da ne kadar güvenli olduğu ise ayrı bir tartışma konusu.
Canlı varlıkların bünyelerinin büyük kısmı su ile dolu. Bütün canlılar için yaşam destek ünitesi gibi hayati bir role sahip olan suyun fişini çektiğiniz anda hayat son bulacak.
Birleşmiş Milletlerin tahminine göre, çok değil birkaç yıl sonra dünya nüfusunun çoğu şehirlerde yaşıyor olacak. Bu gelişme bir yandan suya olan talebi artırırken, diğer taraftan aynı oranda kirliliği artıracak.
İnsan vücudunun 2/3’ü sudan oluşmakta, aynı oran suyun yeryüzündeki dağılımı için de geçerli; gezegenimizin 2/3’ü suyla kaplı. Bu orana suyun altın oranı demek de mümkün.
Son yıllarda yeryüzünde meydana gelen su kaynaklı felaketler bu oranın bozulmasından mı meydana geliyor; bu oranın bozulduğu yerlerde mi normalin dışında su ilişkili felaket olayları meydana geliyor sorusu araştırmaya değer bir konu.
Dünyada güvenli suya olan ihtiyaç her geçen gün artış gösteriyor. Canlıların hayatlarını sürdürmelerinde belirleyici role sahip olan su, yirmi birinci yüzyılda hayatın her alanında baş role sahip, önde gelen önemli konularından biri olacak.
Su kaynaklarını besleyen sistemlerin çeşitli sebeplerden dolayı azalma trendine girmesi, suyun bulunduğumuz yüzyılın önemli gerilim konularından biri olacağı yönündeki görüşlere haklılık kazandırıyor.
Bu konuda ulusal ve uluslararası seviyede yapılan açıklamalar konunun sahip olduğu hassasiyeti ortaya koymaktadır.
Özellikle 2025 yılından sonra su konusunun daha da önem kazanacağı ilgililer tarafından vurgulanıyor.
Bu değerlendirmeye göre su, içinde bulunduğumuz yüzyılın en önemli sorunlarından biri olarak görülüyor.
Suyun yönetimi, su kaynaklarının korunması, kirletilmeden muhafaza edilerek sürdürülebilir yapıya kavuşturulması başta ilgili kurumlar olmak üzere herkes tarafından üzerinde durulması gereken yüzyılımızın önemli bir konusu.
7 Ağustos 2010 Cumartesi
Suyun gücü
| Beykoz - 2006 |
Kimyasal formül olarak iki hidrojen ve bir oksijenden meydana gelen ve talebeler tarafından kolayca ezberde tutulan basit bir bileşik.. Şiirlere, türkülere ilham kaynağı olduğu gibi, tarih boyunca topluluklar ve devletlerarasında çatışmalara sebep olmuş, medeniyetlerin kurulma ve yıkılmasında temel faktör olmuş.
21. yüzyılda petrolü sollayarak insanlığın önde gelen kaynağı olacağını sık sık ifade ediliyor. Bunun en önemli sebebi ise yaşlanan dünyamızda temel kaynakların giderek azalması.
Tabiatı oluşturan unsurlardan birinin veya birkaçının yok olması tabii dengeyi bozarak diğerlerinin de sonuna ortam hazırlamakta.
Üzerinde ve içerisinde çok sayıda canlı barındıran ve canlıların yapı taşlarını oluşturan toprak, aynı zamanda suyu da bünyesinde tutuyor. Suyun toprağın bağrında barınmasına çeşitli nedenlerden dolayı engel olunduğunda ise sel olup taşkınları yol açıyor.
Bir bakıma yuvasından edilmiş yaratıklar gibi önüne gelene saldırmakta. Yağmurlar su rezervlerinin oluşması için temel kaynak. Bu kaynakları da en iyi şekilde yönetmek ve değerlendirmek gerekiyor. Büyük şehirlerimiz yağmurlu havalarda endişe ve korkuya kapılmakta. Özellikle sonradan kendiliğinden oluşmuş düzensiz şehirleşmenin olduğu bölgelerde bu endişeli bekleyişin şiddeti daha fazla olmakta.
Şehirciliğin temel esaslarından yoksun olarak oluşmuş bu yerleşim alanları zaman zaman istenmeyen olaylarla karşılaşıyor.
Geride bıraktığımız uzun yıllarda söz konusu yerleşim bölgeleri şehirleşme planının bilimsel esaslarına değil de çarpık yapılaşmanın kurallarına göre inşa edildiği için gerek çevre açısından ve gerekse insan sağlığı ve emniyeti açısından kötü sonuçlar doğurabiliyor.
Son yıllarda şehirleşme anlayışında kentsel değişim adı altında başlayan yeniden yapılanma projeleri başta İstanbul olmak üzere hızlı bir şekilde devam ediyor.
Çeşitli yönlerden uygun olmayan sağlıksız yapının kademeli olarak ortadan kalkması gerek şehircilik estetiği ve gerekse sel tehlikesini ortadan kaldırması açısından da önem taşıyor. Böylece düzenli yapılaşma su ekosistemleri için de önemli düzenlemeyi beraberinde getirmiş olacak.
Modern yaşamın gereklerinden olan içme ve kullanma suyunun yönetimlerin temel görevlerinden olduğu; insan yaşantısında vazgeçilmez olan suyun temini için gereken çalışmaların yapılması önde gelen hizmetler arasında yer almakta.
3 Ağustos 2010 Salı
Yaşadığımız Çevreler
Son yıllarda sık sık gerek yazılı ve gerekse görüntülü basında haber, yorum ya da gösteri şeklinde yerini almış ve kamuoyunun ister istemez gündemine girmiş konulardan biri de çevre.
Çünkü çevre insanı ve diğer canlıların yaşantısını doğumdan ölüme kadar olan bir zaman diliminde etkisi altına almakta, ihtiva ettiği şartlara göre söz konusu canlılara etki etmekte.
Çevre bir canlı organizmayı veya bir canlı topluluğu yaşama süresince etkileyen her türlü canlı ve cansız (sosyal, kültürel, tarihi, fiziki ve iklime bağlı) faktörlerin tamamı olarak tanımlanmakta. Çoğu zaman konuşmalarımızda aile çevresi, okul çevresi, arkadaş çevresi gibi ifadelerle konuyu dile getirmekteyiz.
Bu nedenle gerek şahsımızın ve gerekse çoluk çocuğumuzun bulunduğu çevreyi genellikle titizlikle seçmeye çalışır ve idealimizdeki çevre ortamını tercih ederiz.
Fiziki bir çevredeki havanın, suyun ve iklim olarak insan ruhunu ferahlandıran, rahatlatan bir şekilde olması; sosyal ve kültürel çevrenin ise bir insanın saygı duyduğu değerlere bağlı, milli ve manevi değerlere ters düşmeyen bir yapıda olması arzulanır.
Ancak çevre konusu sanayi devriminin başlaması ve kalkınmanın hızlanması ile özellikle 1970’lerin başından itibaren bir başka boyutu ile karşımıza çıkmaya başlamış. Bu yıllardan itibaren gerek ülkemiz ve gerekse dünyada organize çalışmalara başlanmış. 1972 yılında Stockholm, 1992 yılında Rio konferansı Birleşmiş Milletlerin organizasyonu ile Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı yapılmış. Çevrede aradığımız özelliklerin başında temizlik geliyor. Temizliğin kültürümüzde önemli bir yeri var. İslam dini temizliğe çok önem vermiş. Atalarımız temizlik konusunda başka milletlere timsal olmuş.
Osmanlı beldelerini gezen yabancılar gördükleri yerleri gıpta ile anlatmışlar. Sonuç olarak havasını soluduğumuz, suyunu içtiğimiz, üretilen gıdaları ile beslendiğimiz çevreye gereken duyarlılığı göstermek herkes için bir görev.
Not: 1997 yılında Aktif İnsan dergisinde yayımlanan makaleden kısaltılarak alınmıştır.
Çünkü çevre insanı ve diğer canlıların yaşantısını doğumdan ölüme kadar olan bir zaman diliminde etkisi altına almakta, ihtiva ettiği şartlara göre söz konusu canlılara etki etmekte.
Çevre bir canlı organizmayı veya bir canlı topluluğu yaşama süresince etkileyen her türlü canlı ve cansız (sosyal, kültürel, tarihi, fiziki ve iklime bağlı) faktörlerin tamamı olarak tanımlanmakta. Çoğu zaman konuşmalarımızda aile çevresi, okul çevresi, arkadaş çevresi gibi ifadelerle konuyu dile getirmekteyiz.
Bu nedenle gerek şahsımızın ve gerekse çoluk çocuğumuzun bulunduğu çevreyi genellikle titizlikle seçmeye çalışır ve idealimizdeki çevre ortamını tercih ederiz.
Fiziki bir çevredeki havanın, suyun ve iklim olarak insan ruhunu ferahlandıran, rahatlatan bir şekilde olması; sosyal ve kültürel çevrenin ise bir insanın saygı duyduğu değerlere bağlı, milli ve manevi değerlere ters düşmeyen bir yapıda olması arzulanır.
Ancak çevre konusu sanayi devriminin başlaması ve kalkınmanın hızlanması ile özellikle 1970’lerin başından itibaren bir başka boyutu ile karşımıza çıkmaya başlamış. Bu yıllardan itibaren gerek ülkemiz ve gerekse dünyada organize çalışmalara başlanmış. 1972 yılında Stockholm, 1992 yılında Rio konferansı Birleşmiş Milletlerin organizasyonu ile Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı yapılmış. Çevrede aradığımız özelliklerin başında temizlik geliyor. Temizliğin kültürümüzde önemli bir yeri var. İslam dini temizliğe çok önem vermiş. Atalarımız temizlik konusunda başka milletlere timsal olmuş.
Osmanlı beldelerini gezen yabancılar gördükleri yerleri gıpta ile anlatmışlar. Sonuç olarak havasını soluduğumuz, suyunu içtiğimiz, üretilen gıdaları ile beslendiğimiz çevreye gereken duyarlılığı göstermek herkes için bir görev.
Not: 1997 yılında Aktif İnsan dergisinde yayımlanan makaleden kısaltılarak alınmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

