3 Ocak 2018 Çarşamba

İran’daki gelişmeler ülkeyi Suriye'ye çevirme hamlesidir





Bölgemizin istikrarsızlaşmasında yeni bir adım daha atıldı.
İran’daki son gelişmeler bölgemizin istikrarsızlaştırılması adına önceden planlanmış ve zamanı geldiğinde tedavüle sürülen kargaşanın yeni bir sürümü.
Son günlerde İran’da meydana gelen olaylar bu görüşü doğrular nitelikte görünüyor.
Ortadoğu’da huzur, güven ve istikrarsızlığı hedefleyen hain güçlerin kimler olduğu bilinen bir gerçek.
ABD başkanı Trump ve yardımcısının gösteriler lehine yaptıkları açıklamalar, İran’daki ayaklanmaların kimler tarafından organize edildiğinin açıkça beyanı niteliğinde.
ABD’nin zaten yıllardır İran’a uyguladığı ekonomik yaptırımların altında yatan hakikat de bu yüzdendi.
İran’a uygulanan yaptırımların aslında sadece bu ülke için değil, aynı zamanda bölgenin tamamını yönelik olarak alınmış bir karardır.
Yıllar önce alınan bu karar bugünkü ortamın hazırlayıcısı olmuştur.
Emperyalist güçler planlarını uzun dönemli ve kapsamlı yapıyorlar.
Bu hususta bilimsel çalışıyorlar, işleri tesadüflere bırakmıyorlar.
Fitne çıkarmada usta olan bu emperyalist güruh maalesef kendilerine piyon bulmakta zorlanmıyor; bölücülük, yıkıcılıkta haince ve münafıkça hareketlerini sürdürüyorlar. 
Aklıselimden yoksun olanlar ise bu hileye çok çabuk aldanıyor.
ABD’nin İran halkından yana, daha doğrusu protestocular lehine demeçler vermesi bu işteki planlarının açık bir göstergesidir.
Kendi alçaklıklarını başkalarına yaftalayarak kendilerini sütten çıkmış ak kaşık gibi göstermeye çalışırlar.
Fitne bu güruhun vazgeçilmez özelliğidir, hayatta kalmaları buna bağlıdır. Meşruiyetten nasipleri yoktur.
Bu İsrail ile birlikte planlanıp safha safha uygulamaya konulan bir senaryodur.

İran bizim sınır komşumuz.
Aynı zamanda doğu ve güney sınırlarımızda bulunan Irak ve Suriye’ye nazaran nispeten istikrar içinde kalan tek komşumuz.
Emperyalist güçlerin hedefi istikrar içinde olan bu ülkeyi de bir iç kargaşaya  sürükleyerek gerek bölgeyi ve gerekse ülkemizi zor durumda bırakma çabasıdır.
İran devletinin ve İran halkının bu gerçeği görmesi durumun daha da kötüye gitmeden normale dönmesi bölgemiz için önem arz ediyor.
Irak ve özellikle Suriye'nin durumu İran için hayati önem taşıyor.
Bölgemizde yaşananlar bu ülke için alınması gereken önemli bir ders niteliğinde.
Bu hem İran yönetimi ve hem de İran halkı için önemli.
2003 yılından beri Irak ve 2011 yılından beri Suriye terör ve iç savaşla baş başa bırakılmış durumda.
Bu ülkelerin özellikle Suriye’nin zalim lideri bu ortama zemin hazırlamış, yüzbinlerce kendi vatandaşının katline neden olmuştur. Uluslararası toplumun önde gelen üyeleri de bu zulme açıkça göz yumarak ortak olmuştur.
Emperyalistlerin bölge üzerindeki hain planları devam ediyor.
Eğer İran da, Irak ve Suriye’nin durumuna düşürülürse bölge alabildiğine istikrarsızlaşmış, böylece hainler kendi çirkin emellerine ulaşacaklarını umuyorlar.
İnşallah bu fitne güruhunun hain emelleri kursaklarında kalır.
İran’daki son gelişmeler aslında mevcut rejimin yanlışlıklarının da bir tezahürüdür.
Eğer diğer İslam ülkeleri ve İran da günümüz demokratik yönetim şeklini benimsemiş olsalardı İslam âlemi bugün bulunduğu müşkül durumda olmazdı.

Bunun yanında gerçek manada işleyen sürdürülebilir bir birlik ve beraberlik tablosunun var olması gene İslam aleminin bugün içine düşürüldüğü duruma  müsaade etmeyecekti.

1 Ocak 2018 Pazartesi

BM'den kırmızı alarm hatırlatması




Bir yıl daha geride kaldı.
Klişeleşmiş deyimle, acısıyla tatlısıyla bir yılı daha geride bıraktık.
İnsanlık adına vaat edilen sözler yine yerine getirilemedi.
Mazlumlar, mağdurlar, yerlerinden olan ve iç çatışmaların ve savaşların üzerilerine bıraktığı ağır yüklerden kurtulmanın yollarını gözetleyenler bir yıl daha beklentilerine ulaşamadı.
ilaveten, dünya toplumlarının acil çözüm bekleyen sıkıntıları daha da ağırlaştı.
Verilen sözler, sahte insan haklarından yana tavırlar sahteliğini devam ettirince savaşların, iç çatışmaların varlığı etkisini daha da kötüleştirdi.
Onbinler, yüzbinlerin eveleri başlarına yıkıldı, çocuklarını, yakınlarını, anne babalarını yitirdi, vatanlarını terk ederek göç etmek zorunda kaldılar.
Bu savaş, terör ve ülke içi ihtilafların yanında tabii afetler, açlık, susuzluk da insan topluklarını vurmaya devam etti.
Bir yıl önce işe başlayan Birleşmiş Milletlerin Genel Sekreteri görevi devir alırken kendi ifadesiyle, “2017 yılının barış içinde olması için ricada” bulunduğunu hatırlatıyor.
Aradan bir yıl geçtikten sonra yeni yıl mesajında hayal kırıklığına uğradığı anlaşılıyor.
Bir bakıma BM’nin de insanlığın içine düşürüldüğü olumsuz gelişmeler  karşısında çaresiz kaldığını ima ediyor.
“Ne yazık ki temel konularda dünya tersine döndü. Bu sene artık ricada bulunmuyorum. Bir ikazda bulunuyorum, dünyamız kırmızı bir alarmla karşı karşıya bulunuyor. İhtilaflar daha da derinleşti ve yeni tehlikeler ortaya çıktı. Soğuk Savaş döneminden beri nükleer silahlar hakkındaki küresel endişeler en yüksek seviyesinde bulunuyor,” BM Genel Sekreteri Antonio Guterres küresel tehlikelerle bizzat yakından irtibatlı olduğu için haklı endişelerini yeni yıl mesajıyla dile getiriyor.
Diğer endişeleri ise; iklim değişikliğinin daha hızlı hareket ettiği, haksızlığın büyüdüğü, insan haklarının korkunç derecede ihlallere uğradığı, milliyetçilik ve yabancı düşmanlığının yükselişe geçtiği yönünde.
bu arada ihtilaflarda uzlaşmanın sağlanacağı, nefret suçunun üstesinden gelineceği ve değerlerin paylaşılacağını savunuyor.
Bu insani sıkıntıların üstesinden gelinmesi ise birliğe ihtiyaç olduğunu hatırlatıyor.
Guterres, dünyaya huzur ve güvenin getirilmesi için kurulmuş olan BM’nin artık bu insani görevini yerine getiremediğinin feryadını da anlatmaya çalışıyor.
Çünkü BM’nin mevcut yapısı dünyanın bu ağır sorunlarına çare bulacağına iyice ağırlaştırıyor.
Küresel sıkıntıların büyük bir bölümünü, ağırlığını İslam ülkeleri çekiyor, yaşıyor.
Daha gerçekçi bir teşhisle, bir kısım İslam ülkeleri bu insani açıdan ağır problemlerin oluşması ve kalıcı olması için sömürü dünyası tarafından kurban seçilmiş görünüyor.
Çare BM’den önce bu ülkelerin birlik içinde hareket etmesine bağlı.
Son Kudüs meselesinde İslam ülkeleri büyük bir dayanışma gösterdi, bunun devamı diğer temel konularda da sürdürülürse 2018 yılında insanlık adına kayda değer olumlu gelişmeler görülebilir.

Bu samimi manada insanlık, hak ve adaletten yana olan temenni…

23 Aralık 2017 Cumartesi

Haksızlığa dur deme dönemi



Kabuğuna çekilip olan bitene karşı boyun eğme anlayışı geride kaldı. 
Emperyalist zihniyetin anlayışı budur ne kadar kabuğuna çekilirsen o oranda üstüne gelirler.
Çünkü bu bakış acısı sömürü zihniyetinin mağdura ve mazluma olan bakış açısıdır.
Gözü doymaz, çünkü bu zihniyette ne merhamet, ne adalet, ne insan hakları ve ne de diğer insani değerlerin yeri yoktur.
Birleşmiş Milletlerdeki Kudüs’ün statüsüyle ilgili son oylama şunu gösterdi İslam ülkelerinin birlik içinde hareket etmesi her önüne gelenin uluslar arası alanda istediği gibi at koşturmasına izin vermeyecek.
Artık her istediği haksızlığı kabul ettiremeyecek.
Bugün yeryüzünde özellikle İslam ülkelerini derinde yaralayan, tabiri caizse yıllardır inim inleten haksız uygulamalar bu kabuğa çekilme duruşunun neticesidir.
Bunun en bariz ve en ağır örneği Filistin.
70 yıldır bu zulme dolaylı da olsa bazı İslam ülkeleri destek olmuşlardır.
Bu zulme uluslar arası toplum yanında İslam ülkeleri de göz yummuştur.
İnsanlık adına olacak her hayırlı ve haklı karara elindeki veto silahıyla karşı gelen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 5 daimi üyesi bugün yeryüzünde bulunan ne kadar acı ve ıstırap çeken millet ve devlet varsa bunun müsebbibi olmuştur.
Barış ve huzur sloganıyla oluşturulan BM maalesef bu insani hususta sınıfta kalmıştır.
Üzerine düşen bu önemli görevi layıkıyla yerine getirememiştir.
Hayati meseleleri basit bir kınama mesajıyla kapatmaya çalışmış.
Bir asırdır hain emelini gerçekleştirmek için bütün Müslümanları terörist göstererek Filistin diye bir ülke bırakılmamıştır.
İsrail ellerinde taştan başka silahı olmayan Filistinlilerin üzerine ABD’nin desteğiyle en ağır silahlarla saldırmıştır.
Bugün birçok İslam ülkesi zor durumdadır; açlık, susuzluk, yurtsuzluk, barınma gibi temel ihtiyaçlardan yoksun bir şekilde hayat mücadelesi vermektedirler.
Bir bakıma bunun önde gelen sebeplerinden biri İslam ülkelerinin duyarsız duruşlarıdır.
Bazı İslam ülkeleri kendi meselelerine gözlerini kapatmış, kulaklarını tıkamış petrodolarlarını yine bu zalim ülkelere aktarmışlardır.
Sayın Cumhurbaşkanımızın önderliğinde ülkemizin Kudüs konusunda gösterdiği duruş meyvesini vermiş.
Ezici bir çoğunlukla BM genel kurulu ABD’nin haksız kararına karşı çıkmıştır.
BM Genel Kurulunun bu tür insani konuların halledilmesinde çalışmasını sürdürmesi için bu son kararla kapı aralanmıştır.
Bu vesileyle BM’nin bugün yeryüzünde yayılan terörün arkasındaki güçlerinde araştırılıp bulunmasında önemli rolü olacaktır.
BM Genel Kurulu sürekli çalışmasına, oturumlar düzenlemesine rağmen küresel ağır insani sorunlara çözüm getirememektedir.
Bu hususta kalıcı ve sonuç getirecek kararlar almakta zayıf kalmakta, ilgili ülkelerdeki durum hakkında rapor düzenleyip bunların kurulda görüşülmesinden başka bir işe yapmamaktadır.
Yaptığı insani yardımlar ise göz boyama türündendir.
Yaklaşık bir asırdır İslam ülkeleri lidersiz kalmıştı, Sayın Cumhurbaşkanımız bu hususta önemli bir görev üstlenmiş, dileriz ve temenni ederiz bu görevde başarısını sürdürür.
Çünkü buna bütün İslam ülkelerinin ve mazlum ve mağdur milletlerin ihtiyacı var.


20 Aralık 2017 Çarşamba

Kurum kültürü




Atalarımız, "Ya devlet başa ya kuzgun leşe" demiş...
Ya kurum kültürü veya kargaşa…
İsmini öğrenip de ne manaya geldiğini bilmemek, neleri kapsadığını, kapsaması gerektiğini öğrenmemek herhangi işyerinin düzen ve verimliliği açısından önem arz ediyor.
Kurumsal kelimesini sakız gibi ağzından düşürmeyip, fakat bunun muhtevasından haberdar olmamak ise bir anlam ifade etmiyor.
Bu kavramın çalışanlara ve kurumlara hangi sorumlulukları yüklediğini bilmekte fayda var.
Kurumsal ahlak bir kurallar ve prensipler manzumesini kapsıyor.
İşyeri ortamı kendine has özellikleri ile sokak ve kahve kültüründen farklılaşır.
Çalışanların huzur, güven ve verimli olması için gerekli ortamın tesisini gerektirir; bu da hem kurum ve hem de çalışanların menfaati içindir.
Bir işyeri, temel prensipler ile mütenasip olmayan çalışma anlayışıyla değil de, bunun aksine kurum kültürü prensiplerinin benimsenmesiyle varlığını sürdürür ve ayakta kalabilir.
Kural ve prensipler de bir işyerinin verimli çalışması ve ilerlemesini kapsamaktadır.
Başkalarının çalışma özgürlüğünü hiçe sayarak kaba saba anlayışlı bir çalışma ortamı huzur yerine, huzursuzluğa, verim yerine, verimsiz bir sonuca kapı aralar.
Çalışmanın performansı sübjektif verilerle değil, objektif ve adil bir değerlendirme ile yapılır.
Hissi kararlar yerine, kurumsal prensiplerle, esaslar ölçü olarak ele alınır...

Kurum kültürü fitneyi kabul etmez, kurum kültürü düzen, intizam ve verimlilik üzerine kurulmuştur.
Kurum kültüründe çalışanların saygınlığına önem verilir ki bu da uluslararası çalışma kurumu olan ILO’nun üzerinde durduğu, benimsediği, yaygınlaştırmaya çalıştığı temel prensiptir.
Bu husus aynı zamanda Birleşmiş Milletler tarafından 2015 yılında kabul edilen ‘Sürdürülebilir Gelişme Hedefleri'nin de kapsamında yer aldığı ve 2030 yılına kadar dünya çapında kabul görmesi amaçlanmaktadır.
Kurumu zarara uğratacak veya gelişmesine engel olacak tutum ve davranışlar da yer bulamaz.
Konunun uzmanlarına göre, kurum kültürünü kurum içi değerler ve inanç manzumesi oluşturur.
Kurum kültürü ve prensiplerinin benimsenip uygulamasındaki temel bir amaç ise herkesin kendine has kuralını, prensibini ve hukukunu oluşturmasına engel olmaktır.
“Kurum kültürü ahlaki, dini, teknik, ekonomik, psikolojik ve sosyal değerleri ihtiva eder", şeklinde açıklanmış. 
Bir başka açıklama ise, “Kurum kültürünü işletmelerdeki genel başarının ana etkenlerinden biri”, olarak kabul görmüş.

Bir diğer tarif ise, kurum kültürünü kısa ve öz olarak, “kurumun paylaştığı anahtar değerler, standartlar, normlar, inançlar ve anlayış topluluğu” olarak tanımlıyor…
Netice olarak kurum kültürü hukuk çerçevesinde belli bir standartlar ve prensipler manzumesinden oluşuyor.  

7 Aralık 2017 Perşembe

Bir siyonist rüya daha mı gerçekleşti?




ABD Başkanı Trump ülkesinin on yıllar öncesine uzanan bir rüyasını gerçekleştirdi.
Başkanın ifadesine göre Kudüs’ü resmen Yahudi başkenti ilan etmek daha önceki başkanların da gündeminde vardı.
Fakat önceki başkanlar bu rüyayı gerçekleştirme cesaretini gösteremiyordu.
Kendisi seçim kampanyasında söz vermişti ve bu sözünü göreve geldikten yaklaşık bir sene sonra gerçekleştirmiş oldu.
Bütün dünyanın tepkisini de çekse zaten fiilen işgal altında olan Kudüs ve Filistin toprakları Kudüs’ü başkent ilan etmekle resmi bir hüviyet kazanmış oldu kendi ifadesine göre.  
Çünkü yine kendi ifadesiyle Kudüs’ü başkent ilan etmek “gerçeği tanımaktan başka bir şey değildi”.
Şimdiye kadar konsolosluk seviyesinde sürdürdüğü varlığını elçilik seviyesine çıkarmış oldu.
Böylece İsrail ve ABD bir adım daha ileri giderek hayallerindeki bir sömürü planını daha gerçekleştirmiş oldular.
Böylece bölgede mevcut olan gerginlik ve tansiyon biraz daha yükselmiş olacak.
Sözde kalan barış planı, iki devletli çözüm ise bu anlayışla daha da ertelenmiş olacak.
Bunu başka gelişmeler takip edecektir.
Eğer İslam dünyası Amerikan hegemonyasına karşı çıkmaz diplomatik ve demokratik tepkisini topluca göstermezse bunun başka safhaları, adımları da gündeme gelecek ve gerçekleşmesi yönünde adımlar atılacaktır.
Çünkü Amerika mı İsrail’i yoksa İsrail mi Amerika’yı yönetiyor net olarak görünmese de her ikisinin de dış politikası ortak bir eksende buluşmuş olduğu bir kez daha ispatlanmış oldu.
Bu yeni değil uzun yıllardan beri devam eden iki ülkenin ortak dış politika planı.
Planın hedefinde ülkemiz var, İslam dünyası var!
Fakat bu inceliği ne yazık ki İslam dünyası görmek ve anlamak istemiyor.
Buna en büyük engelde İslam âleminin özellikle bugün içine düşürüldüğü durum.
Çünkü birçok İslam ülkesinin lideri adeta ABD’nin uydusu durumunda bulunuyor.
Bunun dışında göründüğü kadarıyla İslam ülkeleri arasında birlik ve beraberlik konusunda bir güvensizlik var.
İslam’ın değerlerine olan saldırıları önlemek için öncelikle bu güveni tesis etmek gerekiyor.
İlişkilerde İslam ülkelerinin ortak çıkarı, temel değerleri önde tutulacak ve korunacak bir payda oluşturmak öncelik olmalı...
On yıllardır İsrail Filistinli kardeşlerimize açıkça ve alenen zulüm ediyor.
Bu ülke zulümle kendi açısından başarıya ulaşmış durumda.
Filistin haritadan neredeyse silinme noktasına gelmiş.
Bilinen bir gerçek var ki o da İsrail’in hedefi sadece Filistinlileri ve Filistin toprağını gasp etmekle kalmayıp, bu hareketi ileri safhalara taşımak.
Kuzey Irak’ın bağımsızlık istemesi ve bunu İsrail’in açıkça desteklemesi hain planın bir başka safhasıydı..
ABD’nin uzun yıllardır terör örgütlerini organize etmesi ve her türlü desteği vermesi yine aynı plan kapsamında bulunuyor...
Özellikle bölgemizde bulunan ve devekuşu politikası güden İslam ülkelerinin bu acı gerçeği artık görmesi gerekiyor.
Demokratik ve diplomatik yollarla İsrail ve ABD’nin insanlık ve hukuk dışı girişimlerine karşı durma cesaretini göstermeleri bekleniyor.
Dünyanın neresinde bir Müslüman ülkesi ve topluluğu varsa kan ve gözyaşı içinde bulunuyor.
Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde Türkiye'nin bütün İslam âleminin sıkıntılarını dile getirmesi önemli bir mücadele örneği.
Özellikle bölgemizde bulunan İslam ülkeleri sanıyor ki bu mücadele sadece Türkiye’nin mücadelesidir.
Bu yanlışı anlayıştan sıyrılıp yeni bir dış politika geliştirmeleri gerekiyor.
ABD’nin Kudüs'ü başkent ilan edişine karşılık kaç İslam ülkesi ciddi bir şekilde tepki gösterebildi?
Henüz medyaya yansıyan gür bir ses çıkaran ülke görünmüyor.
Demek ki İslam ülkeleri teşkilatı kendi hayati meselelerinde ortak bir tavır ve mücadele örneği gösteremiyor veya bu hususta başarılı olamıyor mu?

Bunu demokratik ve diplomatik yollarla aşmak sadece İslam alemi için değil bütün insanlık için önem arz ediyor!

23 Kasım 2017 Perşembe

İttihat ve terakki zihniyeti



Hedefler hep saptırıldı.
Hedefler hep boş işlere yönlendirildi.
Hedefler hep bizi birbirimize düşürmek için kurgulandı.
Böylece kıymetli yıllar değersiz işlere harcanmakla heba edildi.
Asıl işler bir tarafa bırakılıp ilgisiz olanlara yönlendirildi.
Bunun için geri kaldı ülkemiz, bunun için yeterince kalkınamadı.
Bu saptırma sadece içerideki bir avuç azınlığa, ama çoğunlukla yabancıların işine geldi ve zenginleşmesine yaradı.
Bu şartlanmışlık cihan devleti olan Osmanlı döneminde başlatıldı…
Bu ülke değerlerine, kalkınmasına kim sahip çıksa sömürü güçlerinin bedava uşaklığına, piyonluğuna soyunanlar hemen devreye girdi.
Üstlendikleri görevle ilgili kişi veya kurumu yıpratmak oldu.
Kişi ve kurumları itibarsızlaştırmak oldu.
İttihat ve terakki zihniyeti beyinlere işlenmişti bir kez.
Bunu alt etmek kolay olmuyordu.
Adeta kanser virüsü gibi bünyeye işlemiş, bir hastalığa dönüşmüştü.
Bunun koruyucuları da hazırda bekliyordu.
Sömürü dünyasının işine gelmeyen kişi ve kurumlar hemen hedefe konulup onikiden vurulmaya çalışılıyordu.
Bu hastalığı yenmek için kararlı bir duruş gerekliydi.
Çünkü bu hastalık vesayet eğilimlilerin bağımlı oldukları bir hastalıktı.
Bu hastalık çalışarak, gelişerek, üreterek, kalkınarak kazanmak yerine vesayet zihniyetinin sunduğu kolaycılığı esas almıştı.
İttihat ve terakki zihniyeti son bulmadan ve hakimiyeti yok edilmeden sıkıntıların üstesinden gelmek mümkün olmayacaktı.
Kaynağında kin, garez, haset ve istemezük gibi olumsuz düşünce ve duyguları besleyen bu zihniyet bildiğimiz gibi Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasının temel müsebbibi olmuştu.
Hiçbir kural ve değer taşımayan sadece azınlık bir gruba hizmet etmek ve sömürü dünyasının uşaklığını yapmaktan başka bir gayesi olmayan bu yapı Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra kurulan Cumhuriyet döneminde de varlığını sürdürdü.
Güçlü silahlar hemen devreye alınıp; “laiklik elden gidiyor, Cumhuriyet elden gidiyor, inkılaplar elden gidiyor, şeriat geliyor” naraları atıldı.
Oysa her şey yerli yerince duruyordu, buna rağmen bu silahlar ve bu silahlara piyon olanlar bu huylarından onyıllarca vazgeçmediler.
Neyi hedeflemişti bu zihniyet?
Analitik gözle bakıldığında bu zihniyet insanlık, doğruluk, dürüstlük, vatanseverlik, milli ve manevi değerleri adına ne varsa bu değerleri, bu değerlere sahip olanları hedef almıştı.
Bu değerlerin aksi olan bir yapıyı oluşturarak sömürü dünyası adına hizmeti sürdürmek esas alınmıştı.
Bu alçak anlayışın temel politikalarından biri hedefine koyduğu kurum ve kişiyi itibarsızlaştırmak olmuştur.
Bu faaliyet ile de nefret suçu işlenmiştir.
Bu güruh itibarsızlaştırma politikasını Osmanlının son döneminde uygulayıp Osmanlı padişahlarını hal ederek imparatorluğu güçsüzleştirdiği gibi; Cumhuriyet döneminde de millet iradesiyle iktidara gelmiş yönetimleri itibarsızlaştırıp ihtilaller yaparak halk iradesini hiçe saymıştı.
Hedefine kalkınmayı, gelişmeyi ilerlemeyi almak yerine anlamsız meselelerle gündemi işgal ederek, gerek kurum ve gerekse ülke olarak ülkemizin kalkınma ve gelişmesi önlenmişti.
Emperyalist ve sömürü dünyasının uşaklığına ve mankurtluğuna soyunan bu anlayış bu ülkenin asil evlatlarına ise kof kahramanlıkla kendini göstermiştir.
Bu anlayış kalleşliği ve hainliği bünyesinde barındırmakta olup, 15 Temmuz bu yapının en bariz en çarpıcı acı örneğidir!

Bunu iyi tanımak, iyi kavramak, iyi anlamak gerekiyor.
Bu hastalığın gelecek düşüncesi yoktur, anı kurtarmaktır; bundan kurtulmak ülkenin ve milletin tamamına kalıcı ve sürekli fayda sağlayacak.

18 Ekim 2017 Çarşamba

500 milyar dolar ihracat hedefi





Önceki yıllarda belirlenen yıllık 500 milyar dolar ihracat başarı hedefine ulaşmak için 6 yıl kaldı.
Şu anda 150 milyarın biraz üzerinde seyreden yıllık ihracatımız, ihracatçılarımızın 6 yıl sonrası için belirlenen hedefe ulaşabilme potansiyelini harekete geçirme çabasını gerektiriyor.
Bu ihracat rakamı belirlenirken, bulunduğumuz bölge şimdikinden çok daha istikrar ve sükûnet içindeydi.
Ancak İçinde bulunduğumuz bölgenin jeopolitik yapısı belirlenen tarihe göre çok farklı bir duruma sürüklendi.
Emperyalistlerin bölgemizde oluşturmak istedikleri istikrarsızlık hareketi etkisini artırarak sürdürdü.
Arap Baharı diye adlandırılan değişim bölgeye bahar yerine kışı getirdi.
Ülkelerinde demokratik bir yönetim şekli kurma arzusunda olan bölge ülkelerinin mensupları hüsrana uğradı.
Bu dönüşümde söz konusu ülkelerin salt iradesinin yeterli olmadığı anlaşıldı.
Bu iradeyi kullanırken bazı şartların oluşması gerekiyordu.
Netice olarak bu ülkeler tam manasıyla bir hayal kırıklığına uğradı.
Öngöremedikleri bir tuzağa düşürüldüler.
Özellikle Suriye, Libya ve Mısır bu değişimde en büyük zararı gören ülkeler oldu.
Irak daha önceden kaosa sürüklenmişti, Kuzey Irak'ın bağımsızlık kararı ülkeye bir başka istikrarsızlık unsuru eklemiş bulunuyor.
2003 yılından beri bu hususta telafi edilemez bedeller ödeyen Irak gerekli tedbirler alınmazsa hem kendisi, hem bölgemiz ve hem de ülkemize yönelik yeni gailelerin açılmasına zemin hazırlamış olacak.
Bu durumdan ülkemizin 500 milyar dolar ihracat hedefi de nasibini alabilir.
Bu tablo karşısında ihracat hedefini gerçekleştirmek için sektörlerin alternatif pazar arayışları sürüyor.
Sayın Cumhurbaşkanımızın her yurt dışı gezisinde ağırlıklı olarak ele aldığı önemli konulardan birinin de karşılıklı ticaretin artırılması olduğunu görüyoruz. 
Planlanan 500 milyar dolarlık ihracat rakamını yaklaşık 200 ülkeye böldüğümüzde ortalama ülke başına 2,5 milyarlık bir ihracat rakamı düşüyor.
Hedeflenen bu rakam Türkiye'nin önde gelen sektörleri olan otomotiv, hazır giyim ve tekstil, kimyevi maddeler ve plastik, gıda ve tarım ürünleri ve diğerleri gibi sektörlere bölündüğünde ise sektör başına 100 milyarlık bir ihracat rakamı düşüyor.
Mevcut duruma bakıldığında, bu hedefe en yakın duran sektörün otomotiv sektörü olduğunu görüyoruz.
On yılı aşkın bir süredir ihracatın lideri konumunda bulunan Türk otomotiv sektörü bu başarısını araştırma ve geliştirme konusuna verdiği önem yanında, yeni modellerin üretilip piyasaya sürülmesinin de bu başarıda rol oynadığı görülüyor.
Sektörler bazında en fazla Ar & Ge merkezine otomotiv sektörünün sahip olduğunu görüyoruz.
Bu da sektörlerin uluslararası başarısında Ar & Ge merkezlerinin ne denli önem taşıdığın gösteriyor.
Ar & Ge kalkınma ve gelişmenin itici gücünü ve temel bir bileşenini oluşturuyor.
Elbette gerek iç piyasa ve gerekse uluslararası pazarlarda güvenilir ve bilinen markaya sahip olmak da bu işte önemli rol oynuyor.
Bu nedenle ihracatçılarımızın dolara endeksli bir ihracat politikası yerine Ar & Ge endeksli bir politika izlemeleri işlerinde başarıya daha çabuk götüreceği gibi ülke ekonomisine olan katkıları daha da artmış olacak.

Bu anlayış aynı zamanda ihracatın sürdürülebilir başarısını sağlamış olacak.