6 Eylül 2017 Çarşamba

Türkiye olmazsa!




Türkiye olmazsa İslam âleminin hali ne olur?
Dünyanın neresinde olursa olsun mazlum milletlere karşı yapılan haksız ve hukuksuz muameleye karşı çıkan, sesini yükselten tek ülke Türkiye.
Bugün birçok İslam coğrafyası haksızlığa, kan ve gözyaşına maruz kalmış durumda.
Bu yerlerde mağduriyet var, açlık ve sefalet var, insan hakları ihlalleri var.
Ve bu temel hak ve hürriyetlerden yoksunluk her geçen gün bütün İslam coğrafyasına yayılma eğilimi gösteriyor.
Mazlum ve mağdur İslam beldelerinde yaşanan insanlık dramına sesini yükselten tek ülke ise Türkiye.
Sözde insani değerleri savunan ve sahip çıkan ülkeler bu değerlerin tüm insanlığın hakkı olduğunu bir kenara bırakıp sadece kendi menfaatleri olduğu zaman dile getiriyorlar.
Söz konusu Müslümanlar olduğu zaman bu değerler askıya alınıyor.
Yine sözde barışı ve huzuru temin etmek için kurulmuş Birleşmiş Milletler, maalesef bu değerlerin tam tersi olan değerlere sahip çıkıyor.
Bugüne kadar çatışmaların ve insanlık dışı vakıaların meydana geldiği bölgelerde huzur ve güven sağlanamamıştır.
Bunun en büyük ve en çarpıcı örneği Filistin’dir.
İsrail devleti kurulduğundan bu yana geçen yaklaşık 70 senede Filistinliler sürekli olarak sistemik bir soykırıma tabi tutuldukları gibi canları, vatanları, toprakları ellerinden alınmıştır.
Bu insanların canları ve malları bu yolda feda olmuş, uluslararası toplum ve Birleşmiş Milletler ise sadece kınamayla yetinmiş.
Kınamaysa ne giden canları ve toprakları geri getirmiş ve ne de huzur ve güveni…
Şimdi emperyalistlerin yeni kurbanı Arakanlı Müslümanlar…
Sonrasında hangi ülke var sırada?
Arakanlı Müslümanlar sözde insan hakları savunucularının yeni kurbanı.
Arakanlı Müslümanların kelimelerin yetersiz kaldığı durumunu günlerdir yazılı ve görüntülü medyada üzülerek takip ediyoruz.
Arakanlı Müslümanlar Myanmar devletinin zulmünden kaçmak için yaya olarak başlattıkları yolculuğu her türlü imkânsızlığa ve tehlikeye rağmen sürdürüyorlar.
Ayaklarında ayakkabı yok o yağmura, çamura, sınıra döşenmiş mayınlara, açlık ve susuzluğa rağmen kendi topraklarından kaçışlarını günlerdir sürdürüyorlar.
Bu mağduriyete, bu zulme bırakın uluslararası toplumu, hiçbir İslam ülkesi ciddi bir şekilde ses çıkarmıyor.
Myanmar’ın Nobel Barış ödüllü lideri Aung San Suu Kyi hükümetlerinin Rakhine eyaletinde bulunan herkesi koruduğunu söylüyor!..  
Bir ülke liderinin hem de sözde barış ve insan hakları ödüllerinin sahibi olmasına rağmen bu insanlık dramını bu denli hafife alması bulunduğu konumu ve sahip olduğu ödülleri hak etmediğini gösteriyor!
BBC’nin haberine göre son iki hafta içinde 123 binden fazla Rakhine vatandaşı ülkesini terk etmek zorunda kalmış...
Eylül ayının ortalarında yapılacak BM genel kurulunda bu yalanı belgeler ve delillerle dünya kamuoyuna sunmak bir insanlık borcudur.
Müslüman katliamlarını hile ve aldatmacalarla geçiştirenlerin gerçek yüzünün bu belgelerle ispatlanması gerekir herhalde.
Seslerini koltukları ellerinden gidecek diye çıkaramayan ülkeler ise sustukça kendilerini bekleyen akıbetten kurtulacaklarını sanıyorlar…
Ancak bilmeleri gereken bir husus var ki o da Türkiye gerçeğidir.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde ülkemiz kimsesizlerin ve mağdurların sesi olma gibi bir asil görevi üstlenmiş ve uluslararası platformlarda mazlumların savunucusu olmuştur.
Temennimiz bu asil göreve bütün İslam ülkelerinin destek çıkmasıdır.
Sadece İslam ülkeleri değil, aynı zamanda insanlığa ve insani değerlere önem veren bütün ülkelerin de…
Bu bütün insanlığın ortak sorumluluğu ve görevidir.

Bakalım kaç ülke Myanmar’da sırf Müslüman olduklarından dolayı maruz kaldıkları bu zulmü gerek uluslararası platformlarda ve gerekse BM’de dile getirme asaletini gösterebilecek?

30 Ağustos 2017 Çarşamba

Uluslar arası toplumun acımasızlık sendromu




Bugün dünyanın içinde bulunduğu hâkim anlayış, “yapanın yanına kar kalır” anlayışı olmuştur.
Bu nedenle yeryüzünde mazlum milletlerin sayısı her geçen gün artıyor.
Dünyaya hâkim zihniyet uluslar arası toplumun önde gelen üyeleri bu zulüm anlayışının artma ve yaygınlaşmasına göz yumuyor.
Bu göz yumma haçlı taassubunun bir ürünü olarak ortaya çıkıyor.
Dünya insani problemlerine yaklaşım hep bir geçiştirme politikasıyla yönetiliyor.
Menfaatleri gereği insanlığın temel değerleri ayaklar altına alınıyor.
Ellerinde tuttukları siyasi, diplomatik, ekonomik güçleri ve kurumları savundukları değerlerin muhalefeti doğrultusunda kullanıyorlar.
Uluslar arası toplumda açıkça mazlum ve Müslüman topluluklara karşı sınırsız bir acımasızlık sendromu hakim durumda.
Bu insanlık dışı sendromu bir türlü üstlerinden atamıyorlar.
Bu halin tedaviye ihtiyacı var.
Bu nasıl tedavi olur, bunun cevabını bulmak gerekiyor.
Mağdur, mazlum, işkence ve zulme maruz kalan toplumların maruz kaldıkları insanlık dışı hal bunlara nasıl anlatılır?
Özellikle bu yüzyılın başlarından itibaren kelimelerle anlatılamayacak derecede artan bir şekilde en temel haklarından mahrum kalmaya başladılar.
2003 evvelinde Afganistan olmak üzere, emperyalist güçler en büyük zulmü bu tarihte Irak’a yaptıkları işgalle başlattılar.
Bununla kalmadılar ve kalmayacakları apaçık!
Bu zihniyet İslam ve mazlum topluluklara yeni yeni gaileler açmanın hain planları ve çabaları içinde olduklarının izlenimini veriyor.
İşte Suriye, Yemen, Mısır, Filistin, Libya; bunlar hain ve insanlık dışı zihniyetin ürünleri.
Müslüman topluluklara uygulanan bu zulüm ise genellikle Müslüman ülkeler kullanılarak yapılıyor. Emperyalistlerin elindeki en büyük koz Müslüman ülkelerin mazlum milletlere yapılan haksızlıklar karşısında sessiz kalmaları oluyor.
İşte uluslar arası huzur ve güveni tesis etmek maksadıyla kurulmuş olan Birleşmiş Milletlerin yüklendiği bu insani görevin üstesinden gelemediği meydanda.
Nerede bir hayat hakkı gibi temel insan hakları ihlali olsa sadece bir kınamayla geçiştiriyor.
Kullandığı klişeleşmiş birkaç kelime var; genel sekreter sözcüsünü basın karşısına çıkarıp “Genel Sekreter derin endişe duymaktadır” bunu söylemekle sözde görevlerini yapmış saymaktalar.
Endişe duymak hiç yeterli değil, bu ifade sadece bir aldatmaca!
Son 4 -5 yıldır Arakanlı Müslümanlara yapılan işkence ve katliamlar karşısında bütün dünyada olduğu gibi BM de sessiz ve sadece kınamakla yetiniyor.
Bu insanların yaşadıkları evleri, malları, işleri ellerinden alındığı gibi, acımasızca katlediliyorlar.
Yaşadıkları mekânlara bakıldığında kümes ve kulübeler yanlarında çok lüks kalır.
Bu insanlık dışı yerlerde kalmalarına dahi Myanmar devleti müsamaha gösteremiyor.
Haber kaynaklarına göre, Arakanlı Müslümanların yaşadıkları bölgelerin ateşe verildiğini, bu yetmiyormuş gibi bu savunmasız insanlar çoluk çocuk demeden öldürülüyor ve ateşe atılıyor.
Bu vahşete kaç İslam ülkesi tepki gösterdi!
Bu vahşete hangi uluslar arası toplum ve kuruluş sesini yükseltti!
Sessiz kalanları da bu acı durumu hatırlatmak insanlık görevidir.

Myanmar yetkililerini de en ağır bir şekilde, kınamak kelimesi hafif kalır, en ağır bir dille tel’in etmek gerekiyor. Bu yapılanlar müşrik kinin tezahüründen başka bir şey değil.

26 Ağustos 2017 Cumartesi

Malazgirt yıldönümünde yeni bir dönem




Bu sene Malazgirt Meydan muhaberesinin yıldönümü kutlamaları farklı bir şekilde organize ediliyor.
Bu kutlamaların bundan sonra önümüzdeki yıllarda da devam edeceği açıklandı.
Millet olarak tarihimizi seven bir ülke ve milletiz.
Özellikle Türklerin Müslüman olmasından sonra dünya tarihi farklı bir yörüngeye oturmuş.
Çünkü bizim tarihimiz şanla, şerefle dolu.
Gerek Selçuklular ve gerekse Osmanlılar tarihin sayfalarına altın harflere geçmiş.
Tarihimiz bizlerin yüzünü kızartacak bir mücadele içine girmemiş.
Kızılelmaları İ’layı kelimetullah için olmuş, kuru kavga için olmamış.
Yeryüzüne adalet yaymak için, yurt edindikleri beldelere İslamiyet’in güzel hasletlerini götürmek için canlarını feda etmişler.
Şanlı ecdadımız yeryüzüne hakkı, hukuku, adaleti götürmek için mücadele vermiş.
Hakkı hak, batılı batıl bildikleri ve uyguladıkları için bulundukları coğrafyalar huzur ve rahata kavuşmuş.
Osman Gazi oğluna nasihat ederken, “Bizim davamız kuru bir kavga ve cihangirlik davası değil, İ'layı kelimetullahtır,” demiş.
Hakkı adaleti savunup yayıp koruma mücadelesi vermiş ecdadımız.
Mazlumların, mağdurların, kimsesizlerin sahibi olmuş.
Gücünü, kuvvetini zayıftan, kimsesiz ve mağdurdan yana kullanmış.
Yeryüzüne huzur ve güven gelsin istemiş.
Bu güzel hasletlerini dünyaya hakim kılma mücadelesi vermiş.
Yaklaşık bir asır önce içerideki hainlerin dışarıdaki düşmanlarla elbirliği yaparak bir cihan devleti yıkılmış.
Sonrası malum İmparatorluk çok büyük toprak kaybına uğramış.
Sadece toprak kaybı olmamış yukarıda saydığımız insani hasletler de yok olmuş.
O tarihten buyana geçen bir asırlık süre içinde İslam coğrafyası bir türlü huzura, rahata ve istikrara kavuşamadı.
Parçalanmış coğrafya ne yazık ki emperyalistlerin elinde oyuncak oldu, ellerine geçirdikleri irili ufaklı beslemelerle bu toprakların gerçek sahiplerine kan kusturdular.
İsmine demokrasi, insan hakları, özgürlük taktıkları hain ve çirkin emellerini bir asırdır sürdürüyorlar.
Nedeni ise Osmanlı sonrası parçalanmış bir İslam coğrafyası ve kukla yöneticilerin eseri.
Emperyalist güçler sözde insan hakları ve demokrasi kisvesi altında İşgal ettikleri topraklarda kan ve gözyaşı getirdiler, açlık ve yokluk getirdiler.
“Böl parçala yönet” taktiğine maruz kalan İslam coğrafyası bir asırdır huzuru ve sükûneti bekliyor.
Hala bu acı tabloyu idrak edemeyenler, göremeyenler yeni parçalanmaların arayışı içine girmiş bulunuyorlar.
Ama çok şükür ülkemizde 15 yıldır devam eden bir sağlam irade var.
Aynen ecdadın değerlerine bağlı yolunda ilerliyor.
Bu bağlılık, bu toparlanma, bu şuur, bu farkındalık bütün İslam coğrafyası tarafından benimsenir ve sahiplenilirse tekrar huzur ve refah yakalanacaktır.
Sayın Cumhurbaşkanımızın bu hususta gösterdiği hassasiyet ve çabanın da bu maksada matuf olduğu izlenimini veriyor, aynı zamanda adalet ve huzurun tesisini...
Birliğin, beraberlik ruhunun sadece ülkemiz için değil, bütün İslam coğrafyası için ne denli önemli olduğunu biliyoruz; hatta sadece İslam coğrafyası için değil bu amaç doğrultusunda bütün alem için önem taşıyor.
Yine Malazgirt Meydan muharebesinin 946. Yıldönümü kutlamalarının yerinde ve farklı bir tören anlayışıyla yapılması tarihimizde önemli bir dönüm noktası olması hesabıyla büyük önem arz ediyor.

Türklere Anadolu'nun kapısını açan bu muharebenin yıldönümü kutlamalarının hayırlara vesile olmasını temenni ederken, bu muharebenin başkomutanı Sultan Alp Arslan ve silah arkadaşlarına rahmetler diliyoruz. 

19 Ağustos 2017 Cumartesi

Dünya insani yardım günü



Bilinen acı bir gerçek var ki o da artık gerek Birleşmiş Milletler ve gerekse diğer insani kuruluşlar insanlığın içine düşürüldüğü tarifi mümkün olmayan acı ve sıkıntılı durumlardan kurtarmak için çabaların sadece sözde ve bu husustaki acıları gün kutlamalarıyla geçiştirme yolunu tercih etmesidir.
Bugün yeryüzü coğrafyasında sıkıntı ve açlık yokluk, hastalık, savaşların getirdiği insanlık dışı yüklerin çoğunu Müslümanlar çekiyor.
Günümüzde insanlığın karşı karşıya kaldığı insanlık dışı sıkıntılara baktığımızda, bunların kaynağının ülkelerdeki kötü yönetim, haksız ve adaletsiz yönetim ve yöneticiden ileri geldiğine şahit oluyoruz.
Yönetim bilgisinden, merhamet ve adaletinden yoksun yöneticilerin varlığı bu ülkelerde dikkat çekiyor.
Bu yöneticilerin mensup oldukları ülkelerin ise millet iradesinden yoksun oldukları, dolayısıyla bu durumun ortaya çıkardığı ihtilafları, çatışmaları görüyoruz.
Millet iradesinden yoksun yönetimler aynı zamanda sömürü baronları için ele geçmez bir fırsat oluşturuyor.
Bu tür krizleri kendi açılarından fırsata dönüştürmeyi çok iyi biliyorlar.
Çünkü ellerindeki imkânları insanlıktan yana değil de insanlık dışı planlar doğrultusunda kullanmakta maharet sahibidirler.
Bu tür krizleri bahane edip kendi hain emellerini gerçekleştirmenin faaliyetine giriyorlar.
İnsanlık adına kurulmuş başta Birleşmiş Milletler ve diğer benzeri uluslararası kuruluşların ya bilerek veya sömürü dünyasının emelleri doğrultusunda hareket ederek yeryüzündeki çeşitli açıdan sıkıntı içinde olan milyonlar ve hatta milyarlarca insanın temel ihtiyaçlarına çözüm bulup uygulamakta yetersiz kaldıklarına şahit oluyoruz.
Bulmak isteyenlere de çeşitli bahanelerle engel olduklarına...
Küresel olarak insanlığın içine düşürüldüğü ve karşı karşıya bırakıldığı insani sıkıntılara baktığımızda;
Bunların göç, terör, iç savaş, açlık, yokluk, temel ihtiyaçlar olan güvenli su yetersizliği, sanitasyon yokluğu ve yetersizliği, hastalıklar şeklinde sıralamak mümkün.
Göç, terör ve iç savaşlarla yüzbinler hayatını kaybediyor.
Özellikle Amerika'nın bu binyılın başlarından itibaren başlatmış olduğu işgal hareketleriyle milyonlarca insan göç etmek zorunda kaldı; terörle hayatını yitirdi, hastalıkla ve açlıkla hayatını kaybetti.
Müslüman ülkelere kendi hain emelleri için demokratik yönetim biçimini layık görmeyen emperyalist güçler bu ülkelerde yüzbinlerce masum insanın çıkan ihtilaflar ve çatışmalarda kurban edildiğini görüyoruz.
Bu gün Libya’da, Afganistan’da, Mısır’da, Irak’ta ve özellikle Suriye’de ve daha birçok İslam beldesinde ve Afrika ülkelerinde yıllardır insanlık dramı yaşanıyor.
Ülkemizde hukuk çerçevesinde bir ülkenin bekası ve güvenliği için yaptığı faaliyetlere insan hakları ve özgürlük bahanesiyle hep birlikte el birliği ve sözbirliği ile harekete geçen sömürü dünyası maalesef yeryüzünde temel hakların katliamlara varan ihlallerine karşı suskun kalmasını biliyor.
Çözüm için çok kolay ve basit olan çareleri görmezden geliyor.
Her karşılaştığı insani problemi sadece slogan ve gün kutlamalarıyla halletmeye çalışan Birleşmiş Milletler asli görevini yapmaktan aciz duruma düşürülmüş.

Çözüm ise İslam ülkelerinin insanlık adına bu acı gerçeği görüp, birlik ve beraberlik içinde tek ses ve tek yürek olmasına bağlı!

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Adap ve edep



Toplum olarak, millet olarak ihtiyaç duyduğumuz öneli bir husus.
Daha doğrusu kurumları da ülkeleri de, milletleri de ayakta tutan önemli bir haslet.
Maalesef zaman zaman da olsa bugün meydana gelen istenmeyen toplumsal olayların temelinde yatan bu önemli eksikliktir.
Kaybolan toplumsal değerlerdir.
İşte sağlıklı toplumun çimentosunu oluşturan yitirilen bu değerlerin tekrar kazındırılması için bir milletvekilimiz haklı olarak okullarda okutulması ve öğretilmesini talep etmiş.
Sadece küçüklerin değil, öncelikle bu hususta büyüklere daha çok görev düşüyor.  
Çünkü adabı muaşeret toplumun zıvanadan çıkmasını önleyecek kurallar silsilesini oluşturuyor.
Saygıyı, görgüyü, büyüğün büyük bilinmesi, küçüğün küçük bilinmesi, toplumu ayakta tutan taşların yerli yerine oturmasını sağlayan temel bir kurallar seti…
Sokakta, iş yerinde, yemekte, toplu taşıma araçlarında, çevrede, telefon konuşmalarında, giyimde, kuşamda, velhasıl her konuda toplumu oluşturan fertlerin nasıl davranması gerektiğini düzenleyen ve uyulmasında toplum ve ülke yararına sayılamayacak kadar faydaları olan kurallar.
Uyulmadığında ise kaos, anarşi, terör; yani ülkemizin içine düşürüldüğü bugünkü durumda adap ve edep eksikliğinin öneli payı var.
Adabı muaşeret kurallarına uymak insani bir yükümlülük ve sorumluluk.
Bakıyorsun eline almış telefonu üstüne üstüne geliyor, karısındakinin hak ve hukukuna zerre kadar saygı duyduğu yok.
Bangır bangır toplum içinde özel meselelerini konuşup, çevresindelkileri rahatsız edebiliyor.
Girmiş kalabalığın için fosur fosur sigara tüttürüyor, düşünmüyor ki bunu içen var içmeyen var!
Arabasından kül tablasını çıkarıp rastgele boşaltıyor.
Adamın çevre hakkından ve çevre temizliğinden ya haberi ya da saygısı yok.
Çalışma ofisine bangır bangır bağırarak giriyor.
"Sen kimsin?, çalışanları rahatsız etmeye ne hakkın var?" denilse yersiz mi olur?
Efendice, edeplice girip çıksan olmaz mı?
Kural tanımaz araba sürücüsü trafik kurallarını ihlal ettiği yetmiyormuş gibi, bir de parmak sallıyor.
Yolun ortasında sallana sallana telefonda konuşarak yürüyor!
Hiç zerre kadar çevresine ve çevredekilere saygı duymadan plastik şişe, kola kutusu, sigara izmariti, sigara paketi ve diğer ambalaj atıkları rahatlıkla rastgele fırlatılıyor…
Bunu yapan insanlar bir başka ülkeye gitseler bu kadar serbest davranabilirler mi?
Bir an düşünmezler mi, “her elimize geçirdiğimizi rast gele dışarı fırlatamayız”, diye.
Temiz çevrenin temiz toplumun göstergesi olduğunu bilmezler mi?
Ne demişler, “aslan yatağından belli olur.”
Evet, teknolojinin sunduğu kolaylıkları adabına göre kullanmayı öğrenemedik mi?
Mesele adap ve edep meselesi ki bu iki temel hususa bizim gibi Müslüman toplumlarda çok daha dikkate edilmesi gerekmez mi?.. Çünkü Müslüman demek her bakımdan temiz ve edepli demektir!...
Her sözünde bir hikmet olan Yunus Emre’nin edep dışılığa cevabı;
Edebim el vermez edepsizlik edene.
Susmak en güzel cevap, edebi elden gidene!
Bir başka şiirinde ise;
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır

Okumaktan murat ne
Kişi Hak'kı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru emektir

28 Temmuz 2017 Cuma

Tarım ve hayvancılık




Ülkemiz sanayi alanında yaptığı yatırım ve ilerlemeler yanında, aynı zamanda bir tarım ülkesi.
Tarih, tabiat ve kültür zenginlikleri ile aynı zamanda bir turizm ülkesi.
Bacasız sanayi diye nitelendirilen turizm hatırı sayılır bir gelir kaynağını oluşturuyor.
Tarım sektöründe ne denli zengin bir ülke olduğumuzu görmek için bir manav ve pazarın yanından geçtiğimizde sebzesinden meyvesine kadar bir anda saymayacağımız kadar çok sayıda ürün çeşitliliğine ve ne denli bir tarım ürünleri ve iklim zenginliğine sahip olduğumuzu hatırlamak lazım.
Bu zenginlik yanında zaman zaman bazı ürünlerde ithalat yaparak eksik kalan ürün ve miktarını bu yoldan telafi etme yoluna gidiyoruz ülke olarak. 
Bu uygulama aynı zamanda serbest piyasa ekonomisinin bir gereği olarak yapılıyor.
Bu durumla zaman zaman karşı karşıya kalabiliyor ülkemiz.
Çünkü tarım sektörü hassas bir sektör.  
Tarım sektörü tamamen açık hava şartlarında yapılıyor.
Fabrikasyon üretim gibi gıda maddelerinin ham maddesini oluşturan tarım ürünlerini kapalı bir alanda yapmak mümkün değil.
Açık hava şartlarıysa çok sayıda etkenlerle karşı karşıya kalabiliyor; risk yönetimini gerektiriyor.
Bunun çaresi ise üretim süreci boyunca gerekli mücadele tedbirlerini alıp uygulayarak üstesinden gelmek oluyor.
Fakat bazı tabii afetler var ki bunlar zaman zaman çok ağır bir şekilde tezahür ederek mücadele imkanları yetersiz kalabiliyor.
Özellikle beklenmedik ve ani bir şekilde meydana gelen iklim olayları, hastalık ve haşere salgını sektörü çok kötü bir şekilde olumsuz etkileyebiliyor.
Bu tür olumsuz vak'alarla karşılaşınca yıllık emek ve masraf boşa gidebiliyor…

Ülkemiz bir zamanlar tarım üretiminde kendi kendine yetebilen bir ülke olarak değerlendiriliyordu.
İyi ve sağlıklı bir etüt yapıldığında belki de yine de en azından temel ürünler için bu yeterlilik potansiyeli varlığını sürdürüyordur. Bu potansiyel iyi bir şekilde planlamaya tabi tutulduğunda söz konusu özellik başarılabilir.

GAP – Güneydoğu Anadolu Projesi ülkemizin temiz enerji üretimi için olduğu kadar, tarım üretim için önemli bir potansiyel oluşturacak bir proje ve bunun yanında KOP – Konya Ovası Projesi de tarımsal üretim için kayda değer bir potansiyele sahip sektör için.
DAP projesi de Doğu Anadolu Projesi olarak sektörün güçlenmesi adına önemli bir proje.
Doğu Anadolu’da illerimiz tarım ürünleri üretimi için uygun bir potansiyele sahip olduğu gibi, bölge aynı zamanda hayvan yetiştiriciliği için ise çok daha fazla bir potansiyele sahip.
Fakat bu potansiyel yeterince değerlendirilemiyor.
Bunun en önemli neden ise bilindiği gibi ülkemizin başına bela edilen PKK terör örgütü maalesef bu potansiyeli ekonomik değere çevirmek, gerek bölge insanı ve gerekse ülke ekonomisine katkı sunması için 40 senedir planlı ve sistemli olarak önemli bir engel oluşturdu.
Hak ve özgürlüklerin elde edilmesi yalanını öne süren bu cani örgüt ve yandaşları ülkemize on yıllardır kan ve gözyaşından başka bir şey getirmediği gibi bu bölgenin ekonomik faaliyetlerle sağlayacağı faydayı da bilinçli olarak baltalamış oldu.
Bu cani örgütle mücadele için yapılan yüzlerce milyarları bulan harcamalar ise bu işin cabası oldu.
Bilindiği gibi her ramazan ayı yaklaşırken ve her kurban bayramı gelirken et fiyatları ve kurbanlık fiyatlarının yüksekliği gündeme gelir.
Çareler aranır…
Bu hususta yapılan spekülatif faaliyetlerin önlenme hususu gündeme gelir.
Bu cani örgütün bugüne kadar her bakımdan ülkemize ve bölge insanına telafi edilmez zararlar verirken sömürü dünyasına da hizmet etmiştir.
Hayvan sürülerinin beslenmesi için çok önemli bir potansiyele sahip olan bölgenin yayla ve meralarından tam kapasite ile faydalanılamamıştır ve bu cani örgüt yüzünden bunca önemli bir değer heba olmuş.
Bunun için emperyalist güçler uzun yıllardır bu cani örgütü besleyip barındırıyor.

Temennimiz en kısa zamanda sonlarının gelmesi, heba olan bu değerlerin tekrar bölge ve ülke ekonomisine kazandırılması… 

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Darbe beklentilerini gündemden düşürmek






Darbeler aslında kişisel ihtirasın ürünüdür.

Bu işte elbette dış güçlerin pohpohlaması önemli rol oynamaktadır.

“Sen neymişsin” dolduruşlarına getirip, nasıl olsa emir komuta zinciri işleyecek bir şeyden haberi olmayan masum askerler önemli bir görev yapıyormuş gibi milletin silahını asıl sahiplerine çevirecek.

Evet, darbeler kişisel ihtirasın ürünü olduğu kadar, emperyalist güçlerin de darbeye konu olan ülke üzerindeki hain emellerinin bir tezahürüdür.

Ülkemiz darbeler konusunda çok acı tecrübeler yaşamış bir ülkedir.

Sadece cumhuriyet döneminde değil, öncesinde de cihan devleti Osmanlı İmparatorluğu darbelere ve darbeci güruha kurban edilmiştir.

Acı bir gerçektir ki bu darbelerden ne darbeciler ve ne de ülke fayda görmüştür.

Buna rağmen bundan ders alınmamış, darbeler sürekli gündemde tutulmuş.

Geçmişe bakıldığında, arşivlere bakıldığında darbe söylentileri hep ülkemizin gündeminde yer almış.

Özellikle Ak Parti hükümetleri döneminde ise gündemden düşmediğini görüyoruz.

Demek ki bir ülke ne kadar çok hızlı kalkınır ve ne kadar çok güçlenirse ki Ak Parti döneminde ülkemiz çok mesafe kat etmiştir darbe söylentileri de o oranda artış gösteriyor.



Darbeler milletin kahir ekseriyetine ve ülkeye büyük zararlar vermiş.

1960 darbesinde bunun telafi edilmez zararları görülmüş, 1980 darbesinde hakeza aynı şey olmuştur, 28 şubat darbesi ve yine 15 temmuz, ki başarılı olamamış, zararları hep bu ülkeye ve insanına olmuştur.

Bunların arasında verilen muhtıralar ve "gezi olayları" gibi darbe provaları hep bu ülkeye zarar vermiş, değerlerini alıp götürmüş.

Bu ihanetlerin vebali ise, bu darbelere ön ayak olan ve bizzat uygulamasında yer alanlara aittir; onlar bunu ister bilsin isterse bilmezden gelip kendilerini darbe yaparak süslü kelimelerle sözde vatansever olarak bu millete kabul ettirmeye çalışsınlar.

Kim yutar bunu?

Millet artık çoktan akıllanmış, bu darbe kalıntılarına prim vermemektedir.

Bizzat 15 temmuz hain darbe girişimine karşı koyan vatansever vatandaş ne diyor:

“15 temmuz darbesini yapan asker elbisesi içindeki teröristleri biz vatanın askeri sanmıştık. Onun için onlara merhametle yaklaştık, bir anne, bir baba şefkatiyle uyarıda bulunduk; yapmayın, etmeyin bu ülke hepimizin, kan dökmeyin” dedik.

Fakat o beyni yıkanmış satılmış uşaklar bu merhametli yaklaşımdan anlamadılar, milletin merhamet dolu yaklaşım ve ikazını hiçe sayarak, tercihlerini emperyalistlerden yana kullandılar. Acımasızca masum insanlara silahları çevirdiler…

“Ama bu sefer öyle olmayacak, bu sefer eğer öyle bir alçak ve hain bir kalkışma olursa sonucu daha farklı olacak. Bu sefer merhametle değil o tür azılı millet ve memleket düşmanlarına tavrımız çok farklı olacak,” deniyor.

Bu nedenle hala şucu veya bucu olan grupların bu tür bir niyeti varsa bir kere değil bin kere düşünmesi gerekir.

O elbiseyi giyenin, o eğitimi alanın asli görevi vatan savunmasıdır.

Böyle olduğu sürece millet sevgisini de, saygısını da, duasını da esirgemeyecektir.

Millet onları ve ellerine verdiği silahı kendisine değil düşmana çevirmesi için vermiştir...



Evet, nelerin darbeye, çatışmaya ortam hazırladığının araştırılması ve bunun çözümünün bulunması gerekiyor.

Darbelerin arkasın da yatan hayati bir eksikliğin ne olduğu bugüne kadar sağlıklı bir şekilde analiz edilerek çözüme kavuşturulmamış ki darbeler ülkemiz de cumhuriyet tarihi boyunca gündemden düşmemiş.

Cumhuriyet dönemi darbeler tarihine baktığımızda darbeler çok partili dönemde başlamış.

Çünkü darbeler demokrasiye ve millet iradesine karşı yapılmış.

Neden 1950’den önce darbe olmadı?
Olmaması da memnuniyet verici!

Ve neden çok partili döneme, yani demokrasiye geçildiğinde bu hain teşebbüsler başladı?

Bunu iyi tahlil etmek lazım, iyi irdelemek lazım.

Bir başka husus ise eğitim ve hukuk sisteminden ileri gelen boşluk mu?

Neden dünyanın süper gücü olan Amerika’da hiç darbe olmuyor, neden Almanya ve diğer kalkınmış ülkelerde darbe olmuyor?

Bu ülkelerin süper güç olmalarının arkasında yatan hakikatlerden biri de her kurumun asli görevini benimseyip ona odaklanmasıdır.

Bunun başka bir izahı yok!

Evet, herkesin asli görevi neyse ona kafayı yorması, o yönde çaba göstermesi gerekiyor.

Bunun aksi emperyalistlere hizmet ve ülkemize ise ihanet ortamını oluşturuyor!...