10 Aralık 2018 Pazartesi

“Toprak kirliliğine çözüm ol”


Dünya Toprak Gününün bu yıldaki teması “Toprak kirliliğine çözüm ol”. 
Toprak kirlenmesini ele alacak acil eylem planına ihtiyaç duyuluyor. Kirlenme küresel gıda güvenliği ve emniyetine pozisyon alan çok sayıda tehditleri kapsıyor.
Birleşmiş Milletler Gıda Tarım Organizasyonu (FAO) dünya toprak günü nedeniyle yaptığı açıklamayla bu hayati mesele için tavsiyelerde bulunuyor.
Binlerce kimyasal, plastik ve elektronik atık, işleme tabi tutulmayan atık sular toprak kirliliğinin kaynağını oluşturuyor.
İnsan ve gezegenimizin sağlık ve refahına olan ciddi sonuçları ile gıda zincirine girecek kirleticilere yol açıyor.
Toplam gıda üretiminin yüzde 95’i doğrudan veya dolaylı olarak topraktan üretiliyor. 
Fakat insan faaliyetlerinin yıllar süren alışkanlıkları dünya çapında kirlenmiş toprak mirası bırakmış.
Yediğimiz gıdanın, içtiğimiz suyun, teneffüs ettiğimiz havanın etkileri, sağlığımız ve bütün organizmaların sağlığını olumsuz etkiliyor.
Açıklmaya göre toprakların yüzde 33’ü kötüleşmiş ve alarm veren bir oranda bozulmaya devam ediyor...
Topraklar kirleticiler için bir filitre görevi yapıyor.
Ancak bu koruma kapasite aşıldığında kirleticilerin çevreye ve gıda zincirine zarar vereceği belirtiliyor.
Bu durum bitkileri tüketim için riskli ve güvensiz yaparak gıda güvenliğini zayıflatıyor.
Toprak kirliliğinin ana kaynağı ise insan faaliyetleri.
Sürdürürlebilir toprak yönetim uygulamalarını benimsemenin elimizde olduğu hatırlatılıyor.
FAO sağlıklı topraklar için politik destek ve önemli oranda artan yatırımlar için çağrıda bulunuyor.
Güvenli ve besleyici gıdaları sağlamaya yardım edecek sağlıklı toprakların devamlılığını sağlamak sürdürülebilir gelişme hedeflerini ve sıfır açlığı başarmak için esas kabul ediliyor.
Bu yılın Dünya Toprak Günü teması “Toprak kirliliğine çözüm ol”. 
Bunun için FAO ülke, sanayi ve tüketim seviyeseinde kirliliğin nasıl azaltılması hususunda bir takım tavsiyelerde bulunuyor.
Büyüyen şehirler %80’i geri dönüşümlü olan büyüyen çöp dağları üretiyor ve bunlar toprağa intikal ediyor.
Bilinen çöp atıklarının yanında teknolojiler geliştikçe elektronik atıklar da topraklar için yeni bir tehdit oluşturuyor.
Her yıl 50 milyon ton elektronik atık üretiliyor.
Topraklarımızı etkileyen en hızlı büyüyen kirlilik problemlerinden biri olarak görülüyor.  
Bu nedenle FAO eski cihazları atmaktansa bunları bağışlamak veya geri dönüşüme gönderme tavsiyesinde bulunuyor.
FAO’nun açıklamasına göre, 11 Avrupa ülkesinin tarım topraklarının yaklaşık %60’ı tarım ilaçlarının kalıntılarını ihtiva ediyor.
Bu nedenle FAO hükümetlere tarım kimyasallarının sorumlu ve sürdürülebilir yönetiminin gelişmesi hususunda tavsiyede bulunuyor.
Üretilen plastiklerin üçte biri topraklarımızda son buluyor, sonra gıda zincirine ve çevreye dahil oluyor.

Problemi hal etmek ise tekrar kullanılabilen ambalajlar, manav ve market torbaları tavsiye ediliyor.
aynı zamanda bu hususta şuurlu olmak ve farkındalık kazanmak önem taşıyor.


4 Aralık 2018 Salı

Bush’un açtığı zulmet yolu



Baba Bush diye bilinen ABD’nin 41. Başkanı George HW Bush 94 yaşında vefat etti.
Arkasından övgüler yağdırılıyor.
İkinci dünya savaşı duayeni olarak bilinen George Bush’un nazik, hoşgörülü muhafazakarlığı desteklediği ve Sovyetlerin dağılmasına yardımıcı olan politikalarıyla biliniyor.
Bush’un görev gelmesinin ardından meydana gelen uluslararası boyuttaki önmeli olaylara gelince; Çin’in Tiananmen Meydanında demokrasi yanlısı yüzlerce aktivistin öldürülmesi;
28 yıllık Berlin Duvarının yıkılması; Sovyetler Birliğinin 25 aralık 1991 yılında çözülmesi...
Bunu onlarca yıl baskı ve zulümden kurtulan Rus halkı ve çoğunluğunu Türki cumhuriyetlerinin oluşturduğu esir milletlerin bağımsızlığını ilan etmesi izledi.
Bush yine soğuk savaşın ve nükleer silah yarışının sona ermesindeki rolüyle biliniyor.
ABD'nin 41. başkanı ülkesini ve dünyayı soğuk savaşın huzurlu ve muzaffer bir sonucuna götürmedeki rehberliği ile övülüyor...
Bunlar Bush'un olumlu yönleri.
Ancak 1990 yılında dönemin Irak devlet başkanının Kuveyt’i işgal etmesi üzerine sözde hak ve hukuk adına yaptığı işgal hareketi o tarihten bugüne sadece Irak’ta değil, bölgede telafisi mümkün olmayan yaralar açmış bulunuyor.
Dönemin Irak devlet başkanını oyuna getirip Kuveyt’i işgale yeltenmesi ABD ve koalisyon güçlerine bölgeyi işgal etmeleri için bahane olmuştu.
1990 tarihinden beri Irak’ta istikrar olmadığı gibi bu istikrarsızlık ortadoğuda bir çok ülkeye de sirayet etti.
Baba Bush’un açtığı yarayı oğul Bush iyice derinleştirmek için işgal politikasını sürdürdü.
1991 yılında Irak’a koalisyon güçleriyle savaş açması ve arkasından oğul Bush’un 2003 mart ayında mantık dışı ve akıl almaz bahaneler ileri sürerek işgali sürdürmesi neticesinde Irak huzur ve istikrara kavuşmadı.
Saddam'ın asılması ise uluslararası hukuk kuralına uygun mu? Bu da akıllarda soru işareti oluşturuyor.
Koalisyon güçlerinin Iraklı savunmasız insanlara yaptığı işkence ve ölüm olayları ise uluslararası boyutta ayrı bir soruşturma dosyası olmalı.
Irak'ta yapılan hak ve hukuk ihlalleri sonrasında Arap Baharı aldatmacasıyla Kuzey Afrika ve Ortadoğuda demokratik hakların elde edilmesi için başlatılan toplumsal ayaklanmalar bölgedeki birçok ülkede huzur bırakmadığı gibi insanlık adına telafisi mümkün olmayacak derin yaralar açtı...
Baba Bush ve ekibinin, sonrasında oğul Bush’un devam ettirdiği zulüm bugün bölge ülkelerinde milyonlarca insanın ölümüne, milyonlarca insanın ülkesini terk etmesine, milyonlarca insanın sakat, evsiz, yurtsuz, işsiz kalmasına ortam hazırladığı gibi aynı zamanda milyonlarca insanın yakınlarını kaybetmesine neden oldu.
Durum açıkca ortada; Irak’la başlayan temel insan hak ihlalleri, bugün Suriye’de, Yemen’de, Libya’da, Mısır’da, Afganistan’da devam ediyor.
Temel insan haklarının alabildiğine ihlal edildiği ülkelerin işgal edilmesine ortamı hazırlayan baba Bush batı basınında övgüyle anılırken milyonlarca mazlumun uğradığı haksızlıklar ve kayıplardan hiç bahsedilmiyor.
Bölgede açtığı zulmet yolu kapanmadığı gibi yaklaşık 30 yıldır katlanarak devam ediyor.

İşte vahşi batı anlayışı bu olsa gerek. 

25 Temmuz 2018 Çarşamba

“Su temizdir, temizleyicidir.”



21. yüzyılın en acil küresel konularından biri ekonomik, çevresel ve sosyal sürdürülebilirliği sağlayacak uygun kaliteli bir suyun yetersiz olduğu üzerinde duruluyor.
Su dünyanın en önemli ekonomik, sosyal, çevresel, kültürel, yasal ve politik konularından biri olarak görülüyor…
Sahip olduğu eşsiz özellikleri nedeniyle su en değerli kaynak olarak nitelendiriliyor. 
Hayatın sürdürülmesi, gıda ürünlerini yetiştirmek, enerji üretmek, çevreyi yönetmek ve istihdam üretmek için su ekonomi ve sosyal gelişmenin merkezinde yer alıyor.
Geleneksel ekonomik modelin en fazla zarar verdiği ve hayati öneme haiz tabii kaynaklardan biri de su kaynakları ve su ekosistemleri.
Paha biçilmez bir kaynak olmasının yanında, su bazı durumlarda da en tehlikeli bir vaziyet alabiliyor.
Su ilişkili tehlikeler ise taşkınları, fırtınaları, kurakları kapsıyor ve 10 tabii felaketten 9’undan sorumlu tutuluyor. 
Suyun ekosistemlerini yok etmemek gerekiyor, varsa bunların tamir edilmesi ve orjinal yapısına dönüştürülmesi önem arz ediyor.
Dünyanın %71 su ile kaplı. %97.5’i tuzlu su, %2.5’luk kısmı tatlısu, bunun da %2’lik kısmı buzullarda bulunuyor, geriye sadece %0.5’lik kısmı tarım, sanayi ve kişisel kullanım için elverişli durumda bulunuyor. Başka bir değerlendirmeye göre, dünya su kaynaklarının %3 veya 4’ü tatlı sudan oluşuyor. Sadece bunun %1 ya da %0.5 insan tüketimi için güvenli bulunuyor.
Günümüzde 1,2 milyar insan su darlığı bulunan yerlerde yaşıyor. Bunlar güneybatı Amerika, İspanya kuzey Afrika, Avustralya ve Kuzey Çin.
Bunun sonucu olarak her yıl 5 yaşın altında 361 bin çocuk kötü sanitasyon ve kirli su nedeniyle ishalden, kolera, dizanteri, hepatit A ve tifo gibi hastalıklarla hayatını yitiriyor.
502 bin insan ishal, kolera, dizanteri, tifo ve çocuk felci gibi hastalık taşıyan su içiyor.
Sağlıksız sanitasyon, su ve hijyen yılda 675 bin prematüre ölümlere yol açıyor.
En az 663 milyon insan güvenli içme suyundan yoksun bulunuyor.

2 milyardan fazla insan dışkı ile kirlenmiş su içiyor, 844 milyon kişi temel içme suyuna sahip değil. 

263 milyon kişi su bulmak için 30 dakika veya daha fazla zaman harcıyor.

Nüfus ve ekonomik büyüme suya eşi görülmemiş baskı yapmış bulunuyor. Mevcut nüfus ve büyümesi ve su yönetim uygulamalarının mevcut arzı ile gelecekte dünyanın %40 yetersiz su talebiyle yüzleşeceği tahmin ediliyor.

Küresel suyun %70’i tarım sektörü için çekiliyor. 2050 yılına kadar 9 milyar insanı beslemek için tarım üretiminde %60 büyüme gerektirecek ve suyun çekilmesinde %15 artış bekleniyor.

Dünya enerji üretimi için daha fazla suya ihtiyaç duyacak, bugün 1,3 milyar insan elektriğe erişim eksikliği yaşıyor.


263 milyon insan kaynaklardan su toplamak için 30 dakikadan fazla yolculuk yaparak zaman harcıyor. 159 milyon kişi akarsu ve göl gibi su kaynaklarından herhangi bir işleme tabi tutulmamış suyu içiyor. 
“Su temizdir ve temizleyicidir”, bu nedenle atalarımız su ikramında bulunanlara “su gibi aziz ol” veciz ifadesiyle mukabele etmişler.



3 Temmuz 2018 Salı

Müslüman gafleti zulmü artırıyor




Arakanlı  Müslümanların çektiği sıkıntı yıllardır devam ediyor. Kendi topraklarından kovulan bu Müslümanlar yıllardır her türlü insanlık dışı muameleye maruz kaldılar.
Arakanlılar yeryüzünde mağdur ve mazlum Müslümanlardan bir kısmını oluşturuyor.
Yurtlarını, yakınların, işlerini, aşlarını kaybettiler.
Bu insanlık dışı olaylar bütün dünyanın gözü önünde meydana geldi.
Bu savunmasız insanların seslerini yine ülkemiz dünyaya duyurmaya çalıştı. Bu insanların bulundukları yerlere ülke olarak ziyaretler yapıldı.
Sıkıntıları bizzat yerinde gözlemlendi.
Bu insanlık dramı bütün dünyaya anlatıldı.
Fakat küresel emperyalist güçler bu insani sese pek kulak vermedi.
Her zamanki gibi ya bir kınama ya da haklarının korunacağı yerlerine geri dönmeleri için çalışacakları şeklinde sözde kalan ifadeler kullanıldı.
Ancak gözle görülür kayda değer bir sonuç alınmadı.
Bu insanların karşılaştıkları insanlık dışı muamelelere bütün dünya medya iletişim vasıtalarıyla şahit oldu.
Bu haksızlık karşısında Birleşmiş Milletlerin (BM) duyarsız tavrı benzerlerindeki gibi yine kendini gösterdi.
Çünkü gerek bu kurum ve gerekse benzer yapıya sahip olanlar için bahane bulmak çok. 
Gerekirse dut yemiş bülbüle dönüyor veya bu husustaki çaresizliğine mazeret bulmasını biliyorlar.
Kurumun adil olmayan mevcut yapısıyla mazlum ve mağdurlar lehine etkin bir karar alma imkanı bulunmuyor. 
Bu nedenle işin içinden sıyrılıp çıkma yolu tercih ediliyor.
Kurum içindeki hâkim güçler bilindiği gibi işlerine geldiğinde, menfaatleri olduğunda sözde demokrasi, barış ve huzur, özgürlük götürme kisvesi altında binlerce kilometre uzak mesafelere gitmesini biliyorlar… Biliyorlar da götürdükleri yine zulüm oluyor!
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres Bangladeş’teki Arakanlı Müslümanların kamplarını ziyaret ederek oradaki yürek burkan sıkıntıları yerinde görmüş.
Guterres, kampların sürekli taşkın ve heyelan tehlikesi altında bulunduğunu, bu Müslümanların karşılaştıkları insanlık dışı vakıanın “sistematik şiddetin en trajik hikâyelerinden" biri olduğunu söylüyor.
Bu insanlar yakınlarını, evlerini, yurtlarını, iş ve aşlarını kaybederken, bu kamplara hangi zor şartlar altında geldiklerini de gördük; yağmur ve çamur içinde yalın ayaklarla üstlerinde doğru dürüst giyecek olmaksızın zalimlerin zulmünden kaçarak Bangladeş’e sığındılar.
Aynı akıbeti Suriyelilerde yaşamıştı, onlarda evlerini, yurtlarını, yakınlarını kaybederek zalimin zulmünden kaçtılar.
Dünyada hâkim emperyalist güçlerin küresel insanlık problemlerine adil ve kalıcı çözüm getirme hususunda samimi olmayışları her geçen gün bu küresel yarayı azdırıyor.
Göçmen ve sığınması meselesi her geçen gün artarken bu yolda toplu şekilde hayatlarını kaybedenler yıllardır devam ediyor.
Haktan, hukuktan ve insanlıktan nasibini almayan uluslararası toplumun küresel insanlık dramına çare olması ise zor görünüyor.
İslam dünyasının gafleti sürdükçe bu tablo da devam edeceğe benziyor...

28 Haziran 2018 Perşembe

İşkence Kurbanlarına Destek Günü




Bilindiği gibi Birleşmiş Milletler küresel huzur ve güveni tesis etmek için kurulmuş. Ancak bu misyonunu yeterince yerine getiremiyor. 
Getirememesinin önemli bir sebebi de bu kuruma hükmedenlerin kurumu yanlış kullanmalarından ileri geliyor.
Bugün yeryüzüne bakıldığında insanoğlunun en tabii hakkı olan söz konusu değerlere sahip olanların sayısı kitleler halinde giderek azalıyor. Belik de kölelik döneminde bile görülmemiş insan hakları ihlalleri yaşanıyor, çünkü bu ihlallerden beslenenler var…
Bırakın huzur ve güveni bir tarafa dünyanın birçok yerinde can güvenliği dahi yok. zaten işkence türlerinin hedefi de dolaylı olarak insan hayatını bitirmeye yöneliktir. 
Elbette huzur ve güvenin olmadığı ortam can güvenliğini tehlikeye atar. 
Bunun en bariz örneği ülkemizin sınır komşuları olan Irak ve Suriye’de yıllardır devam ediyor. 
Buralar işgal edilirken masum insanlara yapılan insanlık dışı muameleler henüz gün yüzüne çıkarılmadı, adalet yerini bulmadı. Adaletin yerini bulması ise bu kurumun adil çalışmasına bağlı.
Biraz uzak olan bölgelere baktığımızda zulmün ve insan hakları ihlallerinin kol gezdiği ülkeler olan Afganistan, Yemen, Libya; ve Myanmar’da yurtlarından zulümle uzaklaştırılan Müslümanların yıllardır en tabii haklarından mahrum edildiklerini görüyoruz.
Birleşmiş Milletlerin (BM) huzur ve güveni tesis etmek ve yeryüzü milletlerinin açlık, susuzluk ve diğer temel ihtiyaçlarını temin etmek ve sürdürülebilir hale getirmek için uzun yılları kapsayan eylem planları var.
Yine bu insani amaçlara yönelik günler ilan etmiş. BM’de hemen hemen her gün bir insani konuda bir anma günü bulunuyor.
12 aralık 1997 tarihinde 52/149 nolu kararla BM Genel Kurulu 26 haziranı İşkence Kurbanlarına Destek Günü olarak ilan etmiş.
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, bugünün anısına verdiği demecinde;
“İşkence bütün zamanlarda kabul edilemez ve haklı görülemez, bu çirkin ve faydası olamayan uygulamayı sonlandıracak kararlılığımız tekrarlayalım” ifadesini kullanmış.
Antonio Guterres açıklamalarına şöyle devam ediyor; "İşkenceye maruz kalan kurbanların kişiliklerini yitirdiğini ve bunun doğuştan en tabii hak olan insan olma saygınlığını kabul etmemek anlamına geliyor."
Geliyor gelmesine de bir de bu ortamı hazırlayanlara ne demeli, bunlara piyon olanlara ne demeli?
Uluslararası hukuka göre, işkencenin tamamen yasaklanmasına rağmen işkence dünyanın bütün bölgelerinde sürdürülüyor. Ülke bazında işkencelerin ulusal güvenliği ve sınırları koruma nedeniyle işkence ve zulmün diğer formlarının ve aşağılayıcı ve insanlık dışı muamelelere kullanılmasına izin verildiğine işaret ediliyor.
BM başından beri işkence eylemini insanlar tarafından başka inanlara uygulanmasını en iğrenç eylemlerden bir olarak da kınıyor.
Ancak şu önemli hususu unutmamak gerekiyor, o da işkenceye başvuranlar, yargısız infazlara başvuranların aslında en önemli özelliği, işkence yaparak kendi güçsüzlüklerini, zayıflıklarını, kifayetsizliklerini ve yetersizliklerini örtmekten ileri geliyor. Bunlar meselelerini meşru ve adil yoldan değil de vekalet savaşları yoluyla halletmeye çalışıyor.  
Güç gösterisinde bulunan bu güruh aslında kendi zavallılığını ifşa edip, bu şekilde varlıklarını sürdürmek istiyor...
İşkencenin bir günlük anmayla geçiştirilemeyeceği, konun toplum kesimlerine anlaşılır bir şekilde anlatılması, neyin işkence, neyin işkence olmadığı ve bu eylemin ağır bir insanlık suçu, hak ve hukuk ihlal meselesi olduğunun da anlatmak gerekiyor.



26 Haziran 2018 Salı

Ülke yönetimde yeni dönem





16 nisan 2017’de yapılan referandumla kabul edilen anayasa değişikliği ile yeni sistem 24 haziran 2018 yapılan Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili genel seçimleri neticesinde tüm kurum ve kurallarıyla uygulanmaya başlayacak.
Cumhurbaşkanımız ve Ak Partinin zaferiyle sonuçlanan bu seçim sonuçları aynı zamanda emperyalistlere beklentileri doğrultusunda çıkmadığı için iyi bir Osmanlı Tokadı oldu.
Ülkemizin yaklaşık bir asırdır uygulanan parlamenter sistem bu son seçimle birlikte anayasa değişikliği gereği tarihteki yerini almış oldu.
Ülke yönetiminde bir dönem kapanmış yeni bir yönetim sistemi başlamış oluyor.
Başbakanlık makamı lağvedilerek başkanlık sisteminin fiili uygulaması başlıyor.
Ülkemizin kalkınması, gelişmesi, refahın adil bir şekilde bütün toplum katmanlarına yayılması yolunda geçmiş dönemde karşılaşılan yanlışlık ve engellerin yeni yönetimle aşılması hedefleniyor.
Artık emperyalistlere ve onların alçak hile ve aldatmalarına boyun eğen bir yönetim değil de, hukuk kuralları doğrultusunda hareket edecek yeni bir yönetim dönemine girmiş bulunuyor ülkemiz.
Bu yeni sistemle koalisyon dönemlerinin verimsiz ve eksi büyümeli hükumet sistemi yerine cumhurbaşkanlığı hükumet sistemiyle başkanlığı kazanan bakanlar kurulunu oluşturarak çalışmalarına başlamış olacak.
Ancak gerek seçim sürecinde ve gerekse seçimin net bir şekilde kazananı belli olmasından sonra özellikle sömürü güçlerin uluslararası ölçekteki medya birimleri ülkemize yönelik olumsuz yayınlarını sürdürdü ve sürdürmeye de devam ediyor.
Ellerindeki malzeme ekonomi.
Bunu bırakıp başka bir konuyu işleyebilirler; insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü gibi…
Şimdilik enflasyonun %10’nun üzerinde olması, faiz oranlarının yükselmesini gündemde tutarak olumsuz bakışlarını sürdürecekler.
Bunu sürekli gündemde tutarak ülkemizin yatırım yapılamaz durumda olduğu intibaını oluşturma çabası içinde oldukları anlaşılıyor.
Böylece ilgili uluslararası çevreleri yanlış yönlendirmeye çalışacaklar.
Küresel analistler ülkemiz ekonomisi üzerinde İMF benzeri bir politika uygulanmasını planlıyor olabilirler…
Bu güruhun dünyada yıllardır süregelen insani olumsuz gelişmeleri dünya gündemine getirmek ve çözüm önermek yerine bunlara yenilerin eklenmesi peşindeler herhalde.
Yeryüzündeki zulümleri, açlık, yokluk, insan hakları ihlalleri, masum insanların katledilmesini, milyonlarca insanın zulümden kaçarak başka ülkelere göç etmesini; kaçarken yolda karşılaştıkları hayati tehlikeleri, bunları atlatsalar da sığınma istekleri gibi hayati konuları dünya gündemine getirmek, gündemde tutmak yerine çok daha önemsiz konularla uğraşıyorlar.
Çünkü bunların hedef saptırma konusunda uzmanlıkları var.
Bir İslam ülkesinde var olan huzuru nasıl bozar, bunu yapmak için nasıl tasmasız piyon “buluruz”un peşindeler.
Alçakça senaryolar hazırlayıp bir Müslüman ülkeyi daha nasıl istikrarsız hale getirmenin çabası içinde olduklarını biliyoruz.
Ancak 24 haziran seçim sonuçlarıyla bir kez daha bunların hain hevesleri kursaklarında kalmış oldu.
Kalmasına kaldı da, fakat yenilen pehlivan güreşe doymaz misali bu huylarından vazgeçmezler.     
Bu güruhun anladığı dil Osmanlı tokadıdır. Bu da güçlü, istikrarlı ve güvenilir bir Türkiye ile olacak. 
Yeni sistemin yürürlükte olan ve uygulamaya girecek olan projelerin daha hızlı bir şekilde hayat bulacağı umuluyor; temenni ediyor ve hayırlı olmasını niyaz ediyoruz.

5 Haziran 2018 Salı

Ürdünlüler bu günleri aramadan!




Ürdün’de bilindiği gibi vergi artışını protesto etmek için bir kısım Ürdünlü sokaklara döküldü.
Hükümetin istifa etmesini istediler, Ürdün başbakanı istifa etti.
İMF’nın dayatması olarak artırılan vergilerin geri çekilmesi için protesto edilmişti.
Ancak başbakanın istifasının yeterli olmadığı gösterilerin devam ettiği görülüyor.
Ürdün’ün bulunduğu yerin coğrafi konum bölge için hassas ve stratejik bir konumda bulunuyor.
Malum bir tarafında Suriye, bir tarafında İsrail ve Lübnan var. Bir nevi bir ateş çemberinde bulunuyor!
Bu protestolar tam da leş kargalarının arayıp da bulamadığı bir ortam. 
Bunun büyüyerek devam ettiği düşünülürse emperyalist güçler "fırsat bu fırsat" deyip anında ülkenin üzerine çöreklenirler.
Bölgede istikrar içinde olan ülkelerden biri Ürdün, bir diğeri de bizim ülkemiz.
Bu istenmeyen gelişmelerin ölçüsü olması gerekenin çok üzerinde olursa, bu durum sadece Ürdün’ü değil ülkemizi de yakından ilgilendiren hayati bir vak'a olur.
Bu bakımdan ülke olarak bizim de Ürdün’deki gelişmeleri yakından takip etmemiz ve gerekli tedbirleri almamız gerekir diye düşünüyor insan.
Gelişmelerin Suriye, Mısır ve iç karışılıklıların olduğu diğer İslam ülkelerindekine benzer bir duruma dönüşmesi neticesinde bunun üstesinden gelinemeyeceğini anlamakta çok zor değil.
Ürdün aynı zamanda Suriyeli sığınmacılara da ev sahipliği yapıyor.
Durumun daha vahim hale gelmemesi için Ürdün yetkililerin de, Ürdünlülerin de çok hassas olmaları gerekiyor.
Eğer 2011 yılından beri Suriye’de devam eden kargaşadan bir ders alamıyorlarsa, bunu hatırlatmak gerekir.
Sınırımızda bir İslam ülkesinin daha kargaşa ortamına sürüklenmesinin getireceği ağır sonuçlar ne bölgemiz ve ne de ülkemiz için hiç iyi olmayacağı gözden uzak tutmamak gerekiyor.
Bölgede mevcut olan iç çekişmeler, terör ve benzeri sıkıntıları artık bölgemiz taşıyamaz duruma gelmiştir.
Emperyalist güçler ellerinde hangi araçlar varsa onu kullanmaktan geri durmuyorlar, durmayacaklar.
İMF sömürü dünyasının finans silahıdır bunu gelişmekte olan ülkelere fırsat buldukça kullanacaklardır.
Bunu kullanacakları gibi terör ve benzeri vasıtaları da kullanmaktan geri durmayacaklardır.
Aslında İslam ülkelerinin zengin olanların varlıkları hiçbir İslam ülkesinin müşkül durumda kalmasına fırsat vermeyecek kadar yeterlidir.
Fakat İslam ülkelerindeki gafil yaklaşım şu an birçok İslam ülkesinin içinde bulunduğu insanlık dışı durumu hazırlamıştır.
Bugün emperyalist ülkelerin emrine giren zengin İslam ülkeleri ne yazık ki bu acı gerçeği hala görmek istememektedirler. 
Daldıkları derin gaflet uykusundan uyanıp kendilerini bekleyen tehlikeyi fark edemiyorlar.
Ülkemizin kendilerine rehberlik etmesini, bu acı gerçeğe kulak vermelerini isterler mi?
Gerek Ürdün ve Ürdün halkı ve gerekse bölge ülkeleri bölgemizde İslam ülkeleri üzerinde yazılan iğrenç münafık senaryolarını anlamları ve ona göre tavır almaları bir zaruret halini almış.
Bu hassa durumu hatırlatmak ve hatırdan çıkarmamak gerekiyor.
Emperyalistlerin yönlendirdiği okları kendimize çevirme gafletinden uyanma zamanı geçiyor. Hedeflerin yanlışlığını fark edip, gerçek yönüne çevrilmesi gerekiyor…
Ürdün halkının sıkıntıları olabilir, fakat içinde düşürülecekleri tuzak bugünü çok arattırır! içlerinde şüphesiz ajan provokatörler bulunur, bunlar bu tür olayların baş rol oyuncularıdır