8 Ocak 2018 Pazartesi
Will it be remedy?
Will it be a lasting remedy to set up a
“state of the world” for traumatic humanitarian problems?
Regarding geostrategic fissures have
happened on multiple fronts with wide-ranging political, economic and social
consequences across the world…
Humanitarian conscience expects to seek
urgent solutions in order to remove the vital humanitarian troubles from the
agenda of the world at the 48th World Economic Forum Annual Meeting.
Probably, for this reason it has been determined to discuss “the state of the
world” concept, this year’s meeting.
In this scope, the 48th
World Economic Forum Annual Meeting call for leaders from all walks of
life to improve “the state of the world” concept. But, can it be a remedy
to eradicate huge humanitarian problems with which billions of world people
face?
In some regions of the world in Syria,
Yemen, Afghanistan, etc. have been facing vital problems, such as terror,
strife, migration, global warming, climate change, hunger, water scarcity, lack
of sanitation, joblessness, depletion of natural resources.
All of these humanitarian problems wait
solution from the international community and other foremost international
organizations which have been established to eliminate these disputes.
Every day we watch and read these heavy
humanitarian problems through international and local media. However, in the
current context of the world, we cannot see enough advancement in favor of
innocent people, because of lasting, sustainable decisions cannot be made by
the related international bodies.
These problems have opened uncompensated,
irremediable afflictions in humanitarian conscience.
When we observe the societal
developments, we see that these unendurable troubles have increasingly expanded
following collapsing of Communist Block, while world communities expected to
get rid of plight of communism, unfortunately faced another ones…
Following the Second World War the
United Nations was established to build peace and serenity across the world.
However, some of the world communities could not find the waited peace and
serenity…
Some of the regions in the world have
been facing terror, hunger, conflict for a longtime. Either the United Nations
or other international organizations have remained helpless, unable to bring
permanent solution. Especially terror and strife have grown exponentially.
So, incapable state of the UN reminds
us that it cannot be sufficient to bring solution for the humanitarian
problems.
Because of it stems from its current
structure needs should be recovered.
We wish the 48th World
Economic Forum Annual Meeting will discuss the heavy human being problems
seriously together so as to bring lasting and sustainable solutions.
3 Ocak 2018 Çarşamba
İran’daki gelişmeler ülkeyi Suriye'ye çevirme hamlesidir
Bölgemizin istikrarsızlaşmasında yeni bir adım daha atıldı.
İran’daki son gelişmeler bölgemizin
istikrarsızlaştırılması adına önceden planlanmış ve zamanı geldiğinde tedavüle
sürülen kargaşanın yeni bir sürümü.
Son günlerde İran’da meydana gelen olaylar bu görüşü
doğrular nitelikte görünüyor.
Ortadoğu’da huzur, güven ve istikrarsızlığı hedefleyen hain
güçlerin kimler olduğu bilinen bir gerçek.
ABD başkanı Trump ve yardımcısının gösteriler lehine
yaptıkları açıklamalar, İran’daki ayaklanmaların kimler tarafından organize
edildiğinin açıkça beyanı niteliğinde.
ABD’nin zaten yıllardır İran’a uyguladığı ekonomik
yaptırımların altında yatan hakikat de bu yüzdendi.
İran’a uygulanan yaptırımların aslında sadece bu ülke
için değil, aynı zamanda bölgenin tamamını yönelik olarak alınmış bir karardır.
Yıllar önce alınan bu karar bugünkü ortamın hazırlayıcısı
olmuştur.
Emperyalist güçler planlarını uzun dönemli ve kapsamlı
yapıyorlar.
Bu hususta bilimsel çalışıyorlar, işleri tesadüflere bırakmıyorlar.
Fitne çıkarmada usta olan bu emperyalist güruh maalesef
kendilerine piyon bulmakta zorlanmıyor; bölücülük, yıkıcılıkta haince ve münafıkça hareketlerini
sürdürüyorlar.
Aklıselimden yoksun olanlar ise bu hileye çok çabuk aldanıyor.
ABD’nin İran halkından yana, daha doğrusu protestocular
lehine demeçler vermesi bu işteki planlarının açık bir göstergesidir.
Kendi alçaklıklarını başkalarına yaftalayarak kendilerini
sütten çıkmış ak kaşık gibi göstermeye çalışırlar.
Fitne bu güruhun vazgeçilmez özelliğidir, hayatta
kalmaları buna bağlıdır. Meşruiyetten nasipleri yoktur.
Bu İsrail ile birlikte planlanıp safha safha uygulamaya
konulan bir senaryodur.
İran bizim sınır komşumuz.
Aynı zamanda doğu ve güney sınırlarımızda bulunan Irak ve
Suriye’ye nazaran nispeten istikrar içinde kalan tek komşumuz.
Emperyalist güçlerin hedefi istikrar içinde olan bu
ülkeyi de bir iç kargaşaya sürükleyerek gerek bölgeyi ve gerekse ülkemizi
zor durumda bırakma çabasıdır.
İran devletinin ve İran halkının bu gerçeği görmesi
durumun daha da kötüye gitmeden normale dönmesi bölgemiz için önem arz ediyor.
Irak ve özellikle Suriye'nin durumu İran için hayati önem taşıyor.
Bölgemizde yaşananlar bu ülke için alınması gereken
önemli bir ders niteliğinde.
Bu hem İran yönetimi ve hem de İran halkı için önemli.
2003 yılından beri Irak ve 2011 yılından beri Suriye
terör ve iç savaşla baş başa bırakılmış durumda.
Bu ülkelerin özellikle Suriye’nin zalim lideri bu ortama
zemin hazırlamış, yüzbinlerce kendi vatandaşının katline neden olmuştur. Uluslararası
toplumun önde gelen üyeleri de bu zulme açıkça göz yumarak ortak olmuştur.
Emperyalistlerin bölge üzerindeki hain planları devam
ediyor.
Eğer İran da, Irak ve Suriye’nin durumuna düşürülürse
bölge alabildiğine istikrarsızlaşmış, böylece hainler kendi çirkin
emellerine ulaşacaklarını umuyorlar.
İnşallah bu fitne güruhunun hain emelleri kursaklarında kalır.
İran’daki son gelişmeler aslında mevcut
rejimin yanlışlıklarının da bir tezahürüdür.
Eğer
diğer İslam ülkeleri ve İran da günümüz demokratik yönetim şeklini benimsemiş
olsalardı İslam âlemi bugün bulunduğu müşkül durumda olmazdı.
Bunun
yanında gerçek manada işleyen sürdürülebilir bir birlik ve beraberlik tablosunun
var olması gene İslam aleminin bugün içine düşürüldüğü duruma müsaade etmeyecekti.
1 Ocak 2018 Pazartesi
BM'den kırmızı alarm hatırlatması
Bir yıl daha geride kaldı.
Klişeleşmiş deyimle, acısıyla tatlısıyla bir yılı daha
geride bıraktık.
İnsanlık adına vaat edilen sözler yine yerine
getirilemedi.
Mazlumlar, mağdurlar, yerlerinden olan ve iç çatışmaların
ve savaşların üzerilerine bıraktığı ağır yüklerden kurtulmanın yollarını gözetleyenler bir yıl daha beklentilerine ulaşamadı.
ilaveten, dünya toplumlarının acil çözüm bekleyen sıkıntıları daha
da ağırlaştı.
Verilen sözler, sahte insan haklarından yana tavırlar
sahteliğini devam ettirince savaşların, iç çatışmaların varlığı etkisini daha
da kötüleştirdi.
Onbinler, yüzbinlerin eveleri başlarına yıkıldı,
çocuklarını, yakınlarını, anne babalarını yitirdi, vatanlarını terk ederek göç etmek zorunda kaldılar.
Bu savaş, terör ve ülke içi ihtilafların yanında tabii
afetler, açlık, susuzluk da insan topluklarını vurmaya devam etti.
Bir yıl önce işe başlayan Birleşmiş Milletlerin Genel
Sekreteri görevi devir alırken kendi ifadesiyle, “2017 yılının barış içinde
olması için ricada” bulunduğunu hatırlatıyor.
Aradan bir yıl geçtikten sonra yeni yıl mesajında hayal
kırıklığına uğradığı anlaşılıyor.
Bir bakıma BM’nin de insanlığın içine düşürüldüğü olumsuz gelişmeler karşısında çaresiz
kaldığını ima ediyor.
“Ne yazık ki temel konularda dünya tersine döndü. Bu sene
artık ricada bulunmuyorum. Bir ikazda bulunuyorum, dünyamız kırmızı bir alarmla
karşı karşıya bulunuyor. İhtilaflar daha da derinleşti ve yeni tehlikeler ortaya
çıktı. Soğuk Savaş döneminden beri nükleer silahlar hakkındaki küresel endişeler
en yüksek seviyesinde bulunuyor,” BM Genel Sekreteri Antonio Guterres küresel
tehlikelerle bizzat yakından irtibatlı olduğu için haklı endişelerini yeni yıl mesajıyla dile
getiriyor.
Diğer endişeleri ise; iklim değişikliğinin daha hızlı hareket
ettiği, haksızlığın büyüdüğü, insan haklarının korkunç derecede ihlallere
uğradığı, milliyetçilik ve yabancı düşmanlığının yükselişe geçtiği yönünde.
bu arada ihtilaflarda uzlaşmanın sağlanacağı, nefret suçunun
üstesinden gelineceği ve değerlerin paylaşılacağını savunuyor.
Bu insani sıkıntıların üstesinden gelinmesi ise birliğe
ihtiyaç olduğunu hatırlatıyor.
Guterres, dünyaya huzur ve güvenin getirilmesi için
kurulmuş olan BM’nin artık bu insani görevini yerine getiremediğinin feryadını
da anlatmaya çalışıyor.
Çünkü BM’nin mevcut yapısı dünyanın bu ağır sorunlarına
çare bulacağına iyice ağırlaştırıyor.
Küresel sıkıntıların büyük bir bölümünü, ağırlığını İslam
ülkeleri çekiyor, yaşıyor.
Daha gerçekçi bir teşhisle, bir kısım İslam ülkeleri bu
insani açıdan ağır problemlerin oluşması ve kalıcı olması için sömürü dünyası tarafından kurban seçilmiş görünüyor.
Çare BM’den önce bu ülkelerin birlik içinde hareket
etmesine bağlı.
Son Kudüs meselesinde İslam ülkeleri büyük bir dayanışma
gösterdi, bunun devamı diğer temel konularda da sürdürülürse 2018 yılında
insanlık adına kayda değer olumlu gelişmeler görülebilir.
Bu samimi manada insanlık, hak ve adaletten yana olan temenni…
23 Aralık 2017 Cumartesi
Haksızlığa dur deme dönemi
Kabuğuna çekilip olan bitene karşı boyun eğme anlayışı
geride kaldı.
Emperyalist zihniyetin anlayışı budur ne kadar kabuğuna
çekilirsen o oranda üstüne gelirler.
Çünkü bu bakış acısı sömürü zihniyetinin mağdura ve
mazluma olan bakış açısıdır.
Gözü doymaz, çünkü bu zihniyette ne merhamet, ne adalet,
ne insan hakları ve ne de diğer insani değerlerin yeri yoktur.
Birleşmiş Milletlerdeki Kudüs’ün statüsüyle ilgili son
oylama şunu gösterdi İslam ülkelerinin birlik içinde hareket etmesi her önüne
gelenin uluslar arası alanda istediği gibi at koşturmasına izin vermeyecek.
Artık her istediği haksızlığı kabul ettiremeyecek.
Bugün yeryüzünde özellikle İslam ülkelerini derinde
yaralayan, tabiri caizse yıllardır inim inleten haksız uygulamalar bu kabuğa
çekilme duruşunun neticesidir.
Bunun en bariz ve en ağır örneği Filistin.
70 yıldır bu zulme dolaylı da olsa bazı İslam ülkeleri
destek olmuşlardır.
Bu zulme uluslar
arası toplum yanında İslam ülkeleri de göz yummuştur.
İnsanlık adına olacak her hayırlı ve haklı karara elindeki
veto silahıyla karşı gelen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 5 daimi
üyesi bugün yeryüzünde bulunan ne kadar acı ve ıstırap çeken millet ve devlet
varsa bunun müsebbibi olmuştur.
Barış ve huzur sloganıyla oluşturulan BM maalesef bu
insani hususta sınıfta kalmıştır.
Üzerine düşen bu önemli görevi layıkıyla yerine getirememiştir.
Hayati meseleleri basit bir kınama mesajıyla kapatmaya
çalışmış.
Bir asırdır hain emelini gerçekleştirmek için bütün
Müslümanları terörist göstererek Filistin diye bir ülke bırakılmamıştır.
İsrail ellerinde taştan başka silahı olmayan
Filistinlilerin üzerine ABD’nin desteğiyle en ağır silahlarla saldırmıştır.
Bugün birçok İslam ülkesi zor durumdadır; açlık,
susuzluk, yurtsuzluk, barınma gibi temel ihtiyaçlardan yoksun bir şekilde hayat
mücadelesi vermektedirler.
Bir bakıma bunun önde gelen sebeplerinden biri İslam
ülkelerinin duyarsız duruşlarıdır.
Bazı İslam
ülkeleri kendi meselelerine gözlerini kapatmış, kulaklarını tıkamış petrodolarlarını
yine bu zalim ülkelere aktarmışlardır.
Sayın
Cumhurbaşkanımızın önderliğinde ülkemizin Kudüs konusunda gösterdiği duruş
meyvesini vermiş.
Ezici bir çoğunlukla BM genel kurulu ABD’nin haksız
kararına karşı çıkmıştır.
BM Genel Kurulunun bu tür insani konuların
halledilmesinde çalışmasını sürdürmesi için bu son kararla kapı aralanmıştır.
Bu vesileyle BM’nin bugün yeryüzünde yayılan terörün
arkasındaki güçlerinde araştırılıp bulunmasında önemli rolü olacaktır.
BM Genel Kurulu sürekli çalışmasına, oturumlar
düzenlemesine rağmen küresel ağır insani sorunlara çözüm getirememektedir.
Bu hususta kalıcı ve sonuç getirecek kararlar almakta
zayıf kalmakta, ilgili ülkelerdeki durum hakkında rapor düzenleyip bunların
kurulda görüşülmesinden başka bir işe yapmamaktadır.
Yaptığı insani yardımlar ise göz boyama türündendir.
Yaklaşık bir asırdır İslam ülkeleri lidersiz kalmıştı,
Sayın Cumhurbaşkanımız bu hususta önemli bir görev üstlenmiş, dileriz ve
temenni ederiz bu görevde başarısını sürdürür.
Çünkü buna bütün İslam ülkelerinin ve mazlum ve mağdur
milletlerin ihtiyacı var.
20 Aralık 2017 Çarşamba
Kurum kültürü
Atalarımız, "Ya devlet başa ya kuzgun leşe" demiş...
Ya kurum kültürü veya kargaşa…
İsmini öğrenip de ne manaya geldiğini bilmemek,
neleri kapsadığını, kapsaması gerektiğini öğrenmemek herhangi işyerinin düzen ve
verimliliği açısından önem arz ediyor.
Kurumsal kelimesini sakız gibi ağzından düşürmeyip,
fakat bunun muhtevasından haberdar olmamak ise bir anlam ifade etmiyor.
Bu kavramın çalışanlara ve kurumlara hangi sorumlulukları
yüklediğini bilmekte fayda var.
Kurumsal ahlak bir kurallar ve prensipler
manzumesini kapsıyor.
İşyeri ortamı kendine has özellikleri ile sokak
ve kahve kültüründen farklılaşır.
Çalışanların huzur, güven ve verimli olması için
gerekli ortamın tesisini gerektirir; bu da hem kurum ve hem de çalışanların
menfaati içindir.
Bir işyeri, temel prensipler ile mütenasip olmayan
çalışma anlayışıyla değil de, bunun aksine kurum kültürü prensiplerinin
benimsenmesiyle varlığını sürdürür ve ayakta kalabilir.
Kural ve prensipler de bir işyerinin verimli
çalışması ve ilerlemesini kapsamaktadır.
Başkalarının çalışma özgürlüğünü hiçe sayarak kaba
saba anlayışlı bir çalışma ortamı huzur yerine, huzursuzluğa, verim yerine,
verimsiz bir sonuca kapı aralar.
Çalışmanın performansı sübjektif verilerle değil,
objektif ve adil bir değerlendirme ile yapılır.
Hissi kararlar yerine, kurumsal prensiplerle, esaslar ölçü olarak ele alınır...
Kurum kültürü fitneyi kabul etmez, kurum kültürü düzen, intizam ve verimlilik üzerine kurulmuştur.
Kurum kültüründe çalışanların saygınlığına önem verilir ki bu
da uluslararası çalışma kurumu olan ILO’nun üzerinde durduğu, benimsediği,
yaygınlaştırmaya çalıştığı temel prensiptir.
Bu husus aynı zamanda Birleşmiş Milletler tarafından 2015 yılında kabul edilen ‘Sürdürülebilir
Gelişme Hedefleri'nin de kapsamında yer aldığı ve 2030 yılına kadar dünya çapında kabul
görmesi amaçlanmaktadır.
Kurumu zarara uğratacak veya gelişmesine engel olacak tutum ve davranışlar da yer bulamaz.
Konunun uzmanlarına göre, kurum kültürünü kurum içi değerler ve inanç manzumesi
oluşturur.
Kurum kültürü ve prensiplerinin benimsenip uygulamasındaki temel bir amaç ise herkesin kendine has kuralını, prensibini ve hukukunu oluşturmasına engel olmaktır.
“Kurum kültürü ahlaki, dini, teknik, ekonomik, psikolojik ve
sosyal değerleri ihtiva eder", şeklinde açıklanmış.
Bir başka açıklama ise, “Kurum kültürünü işletmelerdeki genel
başarının ana etkenlerinden biri”, olarak kabul görmüş.
Bir diğer tarif ise, kurum kültürünü kısa ve öz olarak,
“kurumun paylaştığı anahtar değerler, standartlar, normlar, inançlar ve anlayış
topluluğu” olarak tanımlıyor…
Netice olarak kurum kültürü hukuk çerçevesinde belli bir standartlar ve prensipler manzumesinden oluşuyor.
7 Aralık 2017 Perşembe
Bir siyonist rüya daha mı gerçekleşti?
ABD Başkanı Trump ülkesinin on yıllar öncesine uzanan bir
rüyasını gerçekleştirdi.
Başkanın ifadesine göre Kudüs’ü resmen Yahudi
başkenti ilan etmek daha önceki başkanların da gündeminde vardı.
Fakat önceki başkanlar bu rüyayı gerçekleştirme
cesaretini gösteremiyordu.
Kendisi seçim kampanyasında söz vermişti ve bu
sözünü göreve geldikten yaklaşık bir sene sonra gerçekleştirmiş oldu.
Bütün dünyanın tepkisini de çekse zaten fiilen
işgal altında olan Kudüs ve Filistin toprakları Kudüs’ü başkent ilan etmekle resmi
bir hüviyet kazanmış oldu kendi ifadesine göre.
Çünkü yine kendi ifadesiyle Kudüs’ü başkent ilan
etmek “gerçeği tanımaktan başka bir şey değildi”.
Şimdiye kadar konsolosluk seviyesinde sürdürdüğü varlığını
elçilik seviyesine çıkarmış oldu.
Böylece İsrail ve ABD bir adım daha ileri giderek hayallerindeki
bir sömürü planını daha gerçekleştirmiş oldular.
Böylece bölgede mevcut olan gerginlik ve tansiyon
biraz daha yükselmiş olacak.
Sözde kalan barış planı, iki devletli çözüm ise bu
anlayışla daha da ertelenmiş olacak.
Bunu başka gelişmeler takip edecektir.
Eğer İslam dünyası Amerikan hegemonyasına karşı
çıkmaz diplomatik ve demokratik tepkisini topluca göstermezse bunun başka safhaları,
adımları da gündeme gelecek ve gerçekleşmesi yönünde adımlar atılacaktır.
Çünkü Amerika mı İsrail’i yoksa İsrail mi Amerika’yı
yönetiyor net olarak görünmese de her ikisinin de dış politikası ortak bir
eksende buluşmuş olduğu bir kez daha ispatlanmış oldu.
Bu yeni değil uzun yıllardan beri devam eden iki
ülkenin ortak dış politika planı.
Planın hedefinde ülkemiz var, İslam dünyası var!
Fakat bu inceliği ne yazık ki İslam dünyası görmek
ve anlamak istemiyor.
Buna en büyük engelde İslam âleminin özellikle
bugün içine düşürüldüğü durum.
Çünkü birçok İslam ülkesinin lideri adeta ABD’nin
uydusu durumunda bulunuyor.
Bunun dışında göründüğü kadarıyla İslam ülkeleri arasında
birlik ve beraberlik konusunda bir güvensizlik var.
İslam’ın değerlerine olan saldırıları önlemek için
öncelikle bu güveni tesis etmek gerekiyor.
İlişkilerde İslam ülkelerinin ortak çıkarı, temel
değerleri önde tutulacak ve korunacak bir payda oluşturmak öncelik olmalı...
On yıllardır İsrail Filistinli kardeşlerimize açıkça
ve alenen zulüm ediyor.
Bu ülke zulümle kendi açısından başarıya ulaşmış durumda.
Filistin haritadan neredeyse silinme noktasına
gelmiş.
Bilinen bir gerçek var ki o da İsrail’in hedefi
sadece Filistinlileri ve Filistin toprağını gasp etmekle kalmayıp, bu hareketi ileri
safhalara taşımak.
Kuzey Irak’ın bağımsızlık istemesi ve bunu İsrail’in
açıkça desteklemesi hain planın bir başka safhasıydı..
ABD’nin uzun yıllardır terör örgütlerini organize
etmesi ve her türlü desteği vermesi yine aynı plan kapsamında bulunuyor...
Özellikle bölgemizde bulunan ve devekuşu politikası
güden İslam ülkelerinin bu acı gerçeği artık görmesi gerekiyor.
Demokratik ve diplomatik yollarla İsrail ve ABD’nin
insanlık ve hukuk dışı girişimlerine karşı durma cesaretini göstermeleri bekleniyor.
Dünyanın neresinde bir Müslüman ülkesi ve topluluğu
varsa kan ve gözyaşı içinde bulunuyor.
Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde Türkiye'nin bütün İslam âleminin sıkıntılarını dile getirmesi önemli bir mücadele örneği.
Özellikle bölgemizde bulunan İslam ülkeleri sanıyor
ki bu mücadele sadece Türkiye’nin mücadelesidir.
Bu yanlışı anlayıştan sıyrılıp yeni bir dış
politika geliştirmeleri gerekiyor.
ABD’nin Kudüs'ü başkent ilan edişine karşılık kaç
İslam ülkesi ciddi bir şekilde tepki gösterebildi?
Henüz medyaya yansıyan gür bir ses çıkaran ülke
görünmüyor.
Demek ki İslam ülkeleri teşkilatı kendi hayati meselelerinde
ortak bir tavır ve mücadele örneği gösteremiyor veya bu hususta başarılı olamıyor mu?
Bunu demokratik ve diplomatik yollarla aşmak sadece
İslam alemi için değil bütün insanlık için önem arz ediyor!
23 Kasım 2017 Perşembe
İttihat ve terakki zihniyeti
Hedefler hep saptırıldı.
Hedefler hep boş işlere yönlendirildi.
Hedefler hep bizi birbirimize düşürmek için
kurgulandı.
Böylece kıymetli yıllar değersiz işlere harcanmakla
heba edildi.
Asıl işler bir tarafa bırakılıp ilgisiz olanlara
yönlendirildi.
Bunun için geri kaldı ülkemiz, bunun için yeterince
kalkınamadı.
Bu saptırma sadece içerideki bir avuç azınlığa, ama
çoğunlukla yabancıların işine geldi ve zenginleşmesine yaradı.
Bu şartlanmışlık cihan devleti olan Osmanlı
döneminde başlatıldı…
Bu ülke değerlerine, kalkınmasına kim sahip çıksa sömürü
güçlerinin bedava uşaklığına, piyonluğuna soyunanlar hemen devreye girdi.
Üstlendikleri görevle ilgili kişi veya kurumu
yıpratmak oldu.
Kişi ve kurumları itibarsızlaştırmak oldu.
İttihat ve terakki zihniyeti beyinlere işlenmişti bir kez.
Bunu alt etmek kolay olmuyordu.
Adeta kanser virüsü gibi bünyeye işlemiş, bir
hastalığa dönüşmüştü.
Bunun koruyucuları da hazırda bekliyordu.
Sömürü dünyasının işine gelmeyen kişi ve kurumlar
hemen hedefe konulup onikiden vurulmaya çalışılıyordu.
Bu hastalığı yenmek için kararlı bir duruş
gerekliydi.
Çünkü bu hastalık vesayet eğilimlilerin bağımlı
oldukları bir hastalıktı.
Bu hastalık çalışarak, gelişerek, üreterek,
kalkınarak kazanmak yerine vesayet zihniyetinin sunduğu kolaycılığı esas
almıştı.
İttihat ve terakki zihniyeti son bulmadan ve hakimiyeti yok edilmeden sıkıntıların üstesinden gelmek mümkün olmayacaktı.
Kaynağında kin, garez, haset ve istemezük gibi
olumsuz düşünce ve duyguları besleyen bu zihniyet bildiğimiz gibi Osmanlı
İmparatorluğunun yıkılmasının temel müsebbibi olmuştu.
Hiçbir kural ve değer taşımayan sadece azınlık bir
gruba hizmet etmek ve sömürü dünyasının uşaklığını yapmaktan başka bir gayesi
olmayan bu yapı Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra kurulan Cumhuriyet
döneminde de varlığını sürdürdü.
Güçlü silahlar hemen devreye alınıp; “laiklik elden gidiyor, Cumhuriyet elden gidiyor, inkılaplar elden gidiyor, şeriat geliyor” naraları atıldı.
Oysa her şey yerli yerince duruyordu, buna rağmen bu silahlar ve bu silahlara piyon olanlar bu huylarından onyıllarca vazgeçmediler.
Neyi hedeflemişti bu zihniyet?
Analitik gözle bakıldığında bu zihniyet insanlık, doğruluk, dürüstlük,
vatanseverlik, milli ve manevi değerleri adına ne varsa bu değerleri, bu değerlere sahip olanları hedef almıştı.
Bu değerlerin aksi olan bir yapıyı oluşturarak sömürü
dünyası adına hizmeti sürdürmek esas alınmıştı.
Bu alçak anlayışın temel politikalarından biri
hedefine koyduğu kurum ve kişiyi itibarsızlaştırmak olmuştur.
Bu faaliyet ile de nefret suçu işlenmiştir.
Bu güruh itibarsızlaştırma politikasını Osmanlının
son döneminde uygulayıp Osmanlı padişahlarını hal ederek imparatorluğu
güçsüzleştirdiği gibi; Cumhuriyet döneminde de millet iradesiyle iktidara
gelmiş yönetimleri itibarsızlaştırıp ihtilaller yaparak halk iradesini hiçe
saymıştı.
Hedefine kalkınmayı, gelişmeyi ilerlemeyi almak
yerine anlamsız meselelerle gündemi işgal ederek, gerek kurum ve gerekse ülke
olarak ülkemizin kalkınma ve gelişmesi önlenmişti.
Emperyalist ve sömürü dünyasının uşaklığına ve
mankurtluğuna soyunan bu anlayış bu ülkenin asil evlatlarına ise kof kahramanlıkla
kendini göstermiştir.
Bu anlayış kalleşliği ve hainliği bünyesinde barındırmakta olup, 15 Temmuz bu yapının en bariz en çarpıcı acı örneğidir!
Bunu iyi tanımak, iyi kavramak, iyi anlamak
gerekiyor.
Bu hastalığın gelecek düşüncesi yoktur, anı kurtarmaktır; bundan kurtulmak ülkenin ve milletin tamamına kalıcı ve sürekli fayda sağlayacak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)