10 Ekim 2015 Cumartesi

Yükselen Türkiye korkusu


 

Basit bir olayda dahi toplum düzenini bozanları karga tulumba derdest ederek gerekli önlemleri alan ülkelerin, kendilerini dünyanın en ileri gelen ülkeleri olarak tanımladıklarını biliyoruz.

Bu ve benzeri tedbirleri tavizsiz bir şekilde ülkelerinin huzur ve güveni için yapmaları doğru bir yaklaşım.

Fakat bu ülkelerin bırakın çok basit ferdi ve toplumsal bir olayı; hayati önem taşıyan olayların başka ülkelerde meydana gelmesini önlemek için alınan tedbirleri insanlık ve özgürlük adına yapılmış haksız bir hareket gibi gösterme becerisine ve ikiyüzlülüğüne sahip olduklarını da biliyoruz.

İşte bu desteği bilen istismarcı azınlığın bazı söylemleri kendilerine kalkan yaparak çirkin emellerini gerçekleştirme çabası içinde oldukları bilinen bir gerçek...

Bir kesim için demokrasi, özgürlük, düşünce hürriyeti, konuşma hürriyeti, toplantı ve gösteri hürriyeti gibi kavramlar ve etkinlikler istismar kanalları olarak hain emeller için kullanılmıştır.

Terör olaylarının tırmandırılmasındaki maksat dünde, bugünde iyi biliniyor!

Ankara'daki son terör olayını ve malum ırkçı terör olaylarını analiz etmek gerekirse; aklıselim sahiplerinin bu durumun temel nedenlerini birkaç yönden ele aldıklarını ve mantıklı ortak bir paydada buluştuklarını görüyoruz.

……

Türkiye’nin vesayetten kurtulması, boyun eğmemesi hazmedilmiyor,

Türkiye’nin güçlenmesi, Türkiye’nin bölgesinde önemli bir aktör olması ve bu rolünü giderek güçlendirmesi istenmiyor.

Türkiye’nin sadece kendi çevresindeki mazlumlara değil, bütün mazlumlara mağdurlara sahip çıkan bir politika izlemesi istenmiyor.

Türkiye’nin tarihi genlerinden gelen aidiyet duygusu yok sayılıyor.

Bu vesileyle bugün birçok İslam ülkesinde kan ağlayan tarihi birlikteliği olan ülkelere sahip çıkması istenmiyor.

Son yıllardaki bütün bu olumlu gelişmeler bir araya gelince, özellikle içerdeki hainlerin dış bağlantılarıyla yaptıkları işbirliği ülkemizde birlik, beraberlik ve bunun neticesinde güçlenme ve kalkınma baltalanmak isteniyor.

Bu nedenledir ki ülkemiz uzun yıllardır terörden bir türlü kurtulamıyor.

Bizi özgürlük, insan hakları, basın özgürlüğü, konuşma özgürlüğü gibi söylemlerle bugüne kadar vuranların, öncelikle bu evrensel değerlere kendilerinin ne kadar sahip çıktıklarına bakmak lazım!

Bu değerleri insanlığı ve temel hakları korumak ve savunmak adına değil de, söz konusu durum İslam ülkeleri olunca bu değerler hep maksat dışı kullanılmış...

Terörün ve terörist yapıların bilindiği gibi meşru normlar açısından kurumsal yapıların hiçbiriyle ortak bağlantısı yoktur.

Yapısını şiddet, kan, yakma ve yıkma üzerine kurmuş olan ve merhametsizliği ve acımasızlığı faaliyetlerine esas alan bir yapının, bunun tersi olan normal ve meşru bir yapıyla ve temel insan haklarıyla doku uyuşması olması mümkün olmadığı bir gerçek.

Yine biliyoruz ki illegal bir yapının barış istemesi, ya da ateşkes ilan etmesi nazari dikkat alınacak bir durum değildir.

Eğer terör örgütü barış ve ateşkes söylemlerinde samimi olsaydı, çözüm sürecini iyi değerlendirir işi tekrar vahşete dökmezdi.

Ve yine üzerinde doğup büyüdükleri bu toprağın güvenlik güçlerine ve masum insanlarına en acımasız, en kalleş, en hain metotlarla saldırmayıp; yüklendikleri vekâlet savaşını ellerinin tersiyle bir şamar gibi bu savaşın asıl sahiplerinin suratlarına vururlardı.

Bunun mümkün olmayacağı artık iyice belli olmuş, öyle “ben ateşkes ilan ediyorum, barış istiyorum” aldatmacasıyla kaybettikleri lojistik güçlerini tekrar fazlasıyla kazanmak için başvurdukları hileye bırakın yetkili kurumları, sokaktaki sade vatandaş dahi ciddiye almayacaktır.

Barışın yolu kendilerine gösterilmiştir, tek çare silahların gömülmesi ya da gelip silahlarıyla Türk devletinin adaletine bütün şürekâsıyla teslim olmak onlar için en salim yol olacaktır.   

8 Ekim 2015 Perşembe

Bölgemizdeki fiili durumun asıl nedeni


 
 

Bölgemizde ülkemizi de yakından ilgilendiren sınırdaş olduğumuz ve yakın çevremizdeki ülkelerde meydana gelen istenmeyen olayların hikâyesi aslında uzun.

Mesele hep gelip Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına ve sonrasında oluşan çok sayıda devletlerin yönetim şekline dayanıyor.

Osmanlı İmparatorluğu bilindiği gibi iç ve dış düşmanların işbirliği neticesinde parçalandı.

Bu hain plan yine uzun yıllardır ülkemiz üzerinde oynanıp duruyor!

Yıllardır beyinlerin yıkanıp; akılcı düşünme, merhamet ve insanlık duyguları köreltilmişlerle, asırlardır bu topraklar üzerine birlikte yaşan milleti ırkçılığı ön plana çıkararak parçalara ayırma hilesini biliyoruz!

Şimdi yaklaşık bir asırdır bölgemizde yaşanan olayların seyrine kısa bir analitik yaklaşımla baktığımızda bugünkü mevcut duruma neden gelindiği daha iyi anlaşılır.

Temelleri sağlam bir kurumsal yapı üzerine oluşturulmamış olan yönetim şekli bu ülkelerde yaşanan istikrarsızlığın asıl nedenini oluşturmuş.

Sonrasında bu durumu daha zayıf duruma getirme süreci ise baba Bush’un 1990-1991 yılında “suyumu bulandırdın” anlayışıyla Irak’ta başlatılmıştı.

ABD’nin binlerce kilometrelerce uzaktan gelip akla mantığa sığmaz bahanelerle Irak’ı işgal etmesi, ki o zaman 11 eylül senaryosu ve saldırısı henüz olmamıştı, bölgede yaklaşık çeyrek asırdır devam eden kaosun önemli adımını oluşturmuştur.

Bu aynı zamanda bölgede bulunun diğer güçleri huzursuz ve rahatsız eder.

Baba Bush’un Irak’a açtığı ilk savaş yetmiyormuş gibi, 2003 yılında oğul Bush eften püften bahaneyle daha büyük olan saldırıyı koalisyon güçleriyle yaparak bugünkü Irak’ı oluşturdu.

O günden bugüne Irak mezhep çatışmalarının ve terör örgütlerinin kaynağı olurken, yüzbinlerce insanın da hayatından, yerinden yurdundan olmasına neden oldu.

Çevremizdeki bölge ülkelerinin 4-5 sene öncesinde başlattığı çok geç kalmış demokratikleşme hareketi maalesef uluslararası toplumun “istemezük” anlayışıyla kadük kaldı.
Bu yetmiyormuş gibi bölge iyice istikrarsızlığa sürüklendi.

İşte bölgemizde komşu ve çevre ülkelerde yaşanan istikrarsızlık ve iç çatışmaların ana kaynağı da bu yaklaşımdan ileri geliyor.

Bir asır öncesinde bağımsızlıklarına kavuşan bu ülkeler eğer aşiret anlayışlı değil de bütün dünya ile entegre olabilecek kurum ve kurallarıyla demokratik bir düzen kurmuş olsalardı, bugün bu ülkelerde ve bölgemizde bu kargaşa ve savaşlar büyük ihtimalle olmayacaktı.

Fakat bu ülkelerin aşiret ve monarşi esaslı yönetim anlayışı, ülkelerinin ve insanlarının geleceğini değil de, kendi dar çevrelerini düşünmeleri hem kendileri ve hem de ülkeleri için hoş olmayan neticelere yol açmaktadır.

Kendi topraklarının asıl sahiplerine akıl almaz, hak ve hukuk tanımaz bir anlayışla muamele yapan Suriye’nin zalim lideri bunun en çarpıcı örneği.

Sırf kendi istikbalini korumak için 5 yıldır insanlarına yaptığı zulüm ve yüzbinlerce masum insanı katledişi defalarca kayıtlara geçmiş ve tescil edilmiştir.

Ülkesini ve insanlarını kendi menfaati için başka bir işgalci devlet olan Rusya’ya peşkeş çekmiştir.

Kendi geleceğinin garantisinin olup olmayacağına rağmen…

Kendi ülke insanın iradesine saygı duymamış ve güvenmemiş; ülkesini de, insanını da, iradesini de başka bir emperyaliste teslim etme derekesine düşmüştür.

Rusya’nın fiilen Suriye’deki iç savaşa müdahil olması ve sınırlarımızı ihlal etmesi bölgedeki istikrarsızlığa yeni bir boyut katmıştır.

Bugüne kadar dolaylı olarak yaptığı desteği artık bizzat dâhil olarak yapmaya başlamıştır.

Adeta ABD’ye “sen kilometrelerce uzaktan gelip Irak’a müdahale edersen, ben neden çok daha yakındayken böyle bir müdahalede bulunmayayım” demektedir.

Analistler Rusya’nın bu tutumumu Batı politikasının Suriye’de çöktüğünü göstermek istediği şeklinde yorumluyorlar.

Rusya’nın Suriye yönetimine yardım amacıyla bu ülkeye yığınak yapması, batılı ülkelerin bölgede çözüm bekleyen demokratikleşme sürecini sürüncemede bırakmasının neticesidir.

Eğer Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerindeki demokratikleşme hareketine batılı ülkeler destek vermiş olsalardı, bugün bölgedeki istikrarsızlık olmayacaktı.

Bölgede yaşanan gelişmelerde ilk suçlu bugüne kadar ülkelerinde demokratikleşme hareketini yapmayan söz konusu ülkelerin kendi yöneticileridir.

Sonrasında bunu bir avantaj olarak değerlendiren ve kendileri için bir sömürü ortamı olarak gören batılı ülkelerdir.

Bununla da yetinmeyen batılı güçler ve uluslararası toplum bölgedeki demokratikleşme hareketine maksatlı olarak destek vermeyerek ve bu hareketi maksadından saptırarak bugünkü fiili durumun baş müsebbibi olmuşlar…

4 Ekim 2015 Pazar

Rusya ne yapmak istiyor?



 

Zaman tünelinin yaklaşık bir asırlık geçmişine doğru yolculuk yaptığımızda Rusya’nın Bolşevik devrimini yaptığı çevresindeki ülkeleri de işgal ederek boyunduruğu altına almış olduğunu görüyoruz.

Yine bu ülkelerin çoğunun bizim ata yurdumuz olan parçalara ayrılmış ülkelerden ibaret olduğunu görüyoruz.

Avrupa kıtasında ise doğu Avrupa ülkelerini bu insan fıtratıyla bağdaşmayan rejimin boyunduruğuna almış olduğunu biliyoruz.

Bu baskı ve insanlık dışı rejimi tahlil ettiğimizde, insanlık ve insani değerlerden nasibini almamış olanların sadece kişisel egosunu tatmin etme hırsından ileri geldiğini söylemek abartma olmayacak...

Rusya liderlerinin saldırgan ve işgal etme ihtirası kendi insanına verdiği zarar yanında başka milletleri de hegemonyası altına alarak onları da bir asra yakın süren zaman içinde her türlü sömürüye tabi tutmuş.

Özellikle Müslüman kardeşlerimiz bu komünist Rus baskısından çok mağdur olmuşlar.

Her türlü hakları ellerinden alınmış, evlerinden ve yurtlarından sürülmekle kalmamış, canlarından olmuşlar.

Netice olarak bu insanlık dışı rejim 1990 yılında sona ermişti.

Ekonomisi tamamen çökmüş olan bu rejimin kızıl ordu mensupları geçimlerini sağlamak için madalyalarını, üniformalarını satacak duruma düşmüşlerdi.

Bu rejiminin çöküşünden önceki son işgal ettiği ülke ise Afganistan’dı.

Bu ülkeyi işgal etmesi Sovyet rejiminin çöküşünde önemli rol oynamıştı.

Aradan çeyrek asır geçti, çöküş yıllarının başlangıcında kuzu postuna bürünen Rusya bu süre zarfında yeniden semirince işgal planını tekrar uygulamaya başlamış görünüyor.

Ukrayna’yı işgal edip Kırımı ilhak ettikten sonra, 4,5 yıl önce Suriye’de başlayan iç savaşı da el altından destekleyerek, ülkesinin Suriye üzerinde menfaatlerinin olduğunu sürekli dile getirdi.

Ülkesini sırf şahsi menfaatleri için sömürgeci güçlere peşkeş çeken Suriye’nin zalim yönetimi, bu ülkenin asıl sahiplerine ise yaklaşık 5 yıldır her türlü zulmü uygulamış.

Bu zulmü görmezden gelen Rusya BM Güvenlik konseyinin daimi üyesi olarak bu görevini uluslar arası hukuk karşısında ihlal etmiştir.

Hukuk karşısında aslında bu konseyinde geçerliliği kalmamıştır.

Hukuken adil bir icraat yapmaktan aciz bir duruma düşürülmüş, yüklenmiş olduğu misyonunu yerine getirememe durumuna düşürülmüştür.

Dünyaya barış, huzur ve güven sağlama görevi yerine aksini yapar bir yapıya dönüşmüş.

BM Güvenlik Konseyinin bu hukuk dışı yapısını ne yazık ki BM’ye üye 200’e yakın devletin yeterli bir tepkisi yok. Bu bozuk yapının değişmesi ise üye devletlerin kararlı ve ısrarlı tepkisine bağlıdır.

Rusya’nın Suriye’yi bombalamasına Türk-İslam dünyasının bugüne kadar sessiz kalması ise emperyalistleri hain emellerinde cesaretlendirmiştir.

Bu sessizlikleri sürdükçe bunların işgal ve sömürü iştahları giderek artacaktır.

Temennimiz Rusya’nın Afganistan’da uğradığı hezimete Suriye’de de uğramasıdır.

Bu da büyük ölçüde Türk-İslam dünyasının birlik ve beraberliğine bağlı olacaktır.

10 Eylül 2015 Perşembe

Göç dalgalarının asıl müsebbibi kim?


 
 

Krizlerden menfaat edinme ustalığını iyi beceren batı Suriye krizini de kendi menfaatine dönüştürür mü, sorusunu akla getiriyor!

Özellikle Suriye’de yıllardır süren insanlık dramına çözüm üreteceğine fırsata dönüştürme çabasında…

BBC Yaptığı haberlerle Türkiye’yi bölgemizde yaşanan krizin sorumlusu göstermenin çabası içinde olduğu bir durum sergiliyor.

Ülkemizi karalamak için umutlarını terör örgütlerine bağlayan batılı insan severler asıl suçluyu bir tarafa bırakıp, koruma altında tutarak başkalarını suçlu gösterme maharetini iyi beceriyor.

Bunu biliyoruz, bu hususta usta olduklarına hiç şüphe yok.

Hedef saptırma becerilerini sergileyerek mazlumdan yana çıktıkları rolünü iyi oynamasını bilirler.

Giderek artan göçler nedeniyle ülkemizi geçit olarak kullanan özellikle Suriyeli göçmenlerin çektikleri sıkıntı artık dünya çapında biliniyor.

Suriye’deki krizin başladığı günden itibaren bu krizin asıl müsebbibine değil de, başkasına yıkma çabası var.

Her hususta uzun vadeli hesapları olan ve bunu ustalıkla beceren batı Suriye krizinden de avantaj sağlayacaktır.

4,5 yıldır Suriye krizinizden her bakımdan yakından etkilenen ve ilk günden bugüne evlerinden yurtlarından olan Suriyelileri ülkemizde ağırlayan Türkiye, Ürdün, Lübnan gibi ülkelerin bu insani yaklaşımı bir anda boşa çıkarılırsa bu işe hiç şaşmamak gerekir.

Sahte empati yaparak Suriyelilere dost görünme çabası içinde olan özellikle BBC o bilinen misyon ve sahte insancıl yaklaşımı ile gerek dünya ve gerekse Suriyelilere dost görünme çabası içinde.

Bu kanal Türkiye’yi insan kaçakçılarına mani olmama gibi bir yaklaşım sergiliyor.

Özellikle Bodrum kıyılarına cansız bedeni vuran küçük Suriyeli hadisesinden sonra göçmenlere karşı az da olsa insani yaklaşım içinde olan batılı ülkeler, esası bırakıp usulle uğraşmaya bakıyorlar.

4,5 yıldır gerek Suriye ve gerekse Arap baharı denilen toplumsal olaylar nedeniyle bölge ülkelerinde devam eden insanlık dramına seyirci kalan uluslararası toplum ve BM Güvenlik Konseyi, son göçmen dalgasında da asıl suçluyu görmezden gelip başkalarını suçlama uğraşı içinde.

Suriye’de 300 bin civarında insan hayatını kaybetti.
Nüfusunun yarısından fazlası göç etmiş durumda, ülkede taş üstünde taş kalmamışken suçlanması gereken Suriye yönetimi ve buna seyirci kalan uluslararası toplum varken, başkaları bu insanlık dramının müsebbibi gibi gösterilmeye çalışılıyor.

İşte batı, işte onların insanlık, hak ve adalet anlayışı!

Pes dedirtecek türden, bir yaklaşım.

Asıl suçlu bir tarafa bırakılmış, çekinmeseler bunca zulüm ve vahşetten sonra adamı temize çıkaracaklar, yaptığı vahşete de başkalarını ortak edecekler.  

Birinin ağzından ‘asıl suçlu bu adamdır’ ifadesi çıkmıyor.

Uluslararası toplumun bu insanlık dışı duruma ilgisiz kalışıyla nasıl küresel barış sağlanır.

Suriyelilerin insan kaçakçıları tarafından sömürüldüğü haberini yapan BBC, bu insanların neden kendi ülkelerinden kaçtıklarını gündeme getirmediği gibi, bu dramın baş müsebbibini de sorgulamıyor.

Önce bu soruyu haber kanalına taşısa daha samimi olacak, daha dürüst habercilik örneği vermiş olacak.

Dün olduğu gibi bugünde, külfete değil de nimete ortak olma cambazlığını gösteren batı Suriye krizini de fırsata çevirmezse ona hiç şaşmamak lazım!

8 Eylül 2015 Salı

İtibarsızlaştırma ya da gözden düşürme

 

 
Tarihimizin yaklaşık son bir asırlık dönemine baktığımızda sultam 2. Abdülhamit Han’ın şahsına yapılan saldırılardan günümüze kadar bir çirkin propagandanın devam ettiğini görüyoruz.

Mesele bazı elitlerin menfaati olunca bu çirkin karalama propagandası hemen devreye alınarak, özellikle basın yoluyla gerçekler tersyüz ediliyor.

Hak ve hukuk tanımaz belli bir güruh bu hain ve çirkin propagandayı, ülkenin ve çoğunluğun menfaatlerini bir taraf iterek kendilerine menfaat sağlamak amacıyla kullanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğunu 30 yıl idare eden, yaptığı yatırımlarla imparatorluk coğrafyasında ilerleme sağlayan Sultan II. Abdülhamit Han yıpratılmak amacıyla itibarsızlaştırmaya tabi tutulmuş, şahsına ‘Kızıl Sultan’ yaftası yapıştırılarak haksız yere bu sıfatla anılmasına ortam hazırlanmış.

Değişmeyen oyun kuralıyla iç ve dış hainler elbirliği yaparak, hak-hukuk tanımadan Sultan hakkında karalama kampanyası başlatılmıştı.

Netice olarak İttihatçılar hain emellerini gerçekleştirerek hileyle Sultanı makamından almışlardı.

Sonrasında ise İttihatçılar imparatorluğu savaşlara sokarak İmparatorluğun parçalanmasının müsebbibi olmuşlardı.

İşte o parçalanmadan sonra maalesef bölgemizde geçen bir asırlık zamana rağmen taşlar hala yerine oturmadı. Çünkü haksız ve suni bir bölünmeydi.

İmparatorluktan ayrılarak birer devlet haline gelemeye çalışan şimdiki komşularımız bir türlü huzur, güven ve istikrarlı bir yapıya kavuşamadılar.

İmparatorluk sonrası Cumhuriyet döneminde ise itibarsızlaştırma ve yıpratma kampanyasının en acı örneklerinden ilkine ise 1950 yılında milletin büyük çoğunluğunun tercihi ile iktidara gelen merhum Adnan Menderes’te görüyoruz.

Merhum başbakan hakkında yapılan iftiralar ve karalamalar biliniyor.

Ülkesini ve dinin seven kollayan bu başbakan yine aynı usul ve karalama yoluyla bir itibarsızlaştırma kampanyasına tabi tutulmuştu.

İşlenen tezvirat, karalama kampanyası neticesinde Merhum Menderes malum 27 mayıs ihtilali ile görevden alınmış halk iradesi gasp edilmişti.

Kin, nefret ve ‘istemezükçü’ güruhu bununla kalmayarak göstermelik ve mesnetsiz bir yargılama usulüyle dönemin başbakanını idam ederek çirkin emellerine ulaşmışlardı.

Sonrasında ülkesini seven bir başka lider sahneye çıkmıştı, merhum Turgut Özal iktidara geldiğinde radikal değişiklikler yaparak ülkeye çağ atlatacak yatırımlara imza atmıştı.

O da kendini bu milletin çoğunluğuna sevdirmiş, ne yazık ki kendi ve çoluk çocuğu bir yıpratılma kampanyasına tabi tutulmuştu.

Erken denilen bir yaşta, kafalarda soru işaretleri oluşturacak bir şekilde ani bir ölümle hayatını yitirdi.

Gerek II. Abdülhamit ve gerekse Cumhuriyet dönemi liderleri merhum Menderes ve 8. Cumhurbaşkanı merhum Özal’ın ortak yönleri ülkelerine ve bu milletin milli ve manevi değerlerine bağlı kalmak, saymak ve kollamaktı; dış güçlere boyun eğmemekti.

Ülke kalkınması ve gelişmesi için gerekli fedakârlığı göstermekti.

Belli bir azınlık için eksik tarafları neydi?

Toplum katmanları arasında fark gözetmemek, hizmeti her kesime eşit bir şekilde götürmek hedefini gaye edinmiş olmalarıydı.

Bu liderlerin dönemine baktığımızda ülkemizde kalkınma hamleleri yapıldığı, millet refahında ilerleme olduğunu görüyoruz.

Ülkemizin itibarını içerde ve dışarda yükselttiklerini görüyoruz.

Bu liderler başarılarını liderlik karizmaları yanında aynı zamanda tek başına iktidar olmalarıyla sağlamışlardı.

Ülkemiz merhum Özal sonrası 3 kasım 2002 yılına gelinceye kadar koalisyonlarla idare edildi.

O yıllar aynı zamanda kriz yıllarıydı…

3 kasım 2002 tarihi ülkemizde yeni bir dönemim başlangıcı oldu.

Bu tarihte şimdiki Cumhurbaşkanımız, Sayın Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde iktidara gelen Ak Parti hükümetleri günümüze kadar büyük işler yaptı. Ekonomik krizi alt edilerek ülkemiz büyük yatırımlara sahne oldu, refah seviyesi yükseldi.

Bu yatırımlar içerden ve dışardan karşılaşılan önemli zorluklara rağmen yapıldı ve bu büyük projelerin bir bölümünün yapımı devam ediyor.

Bu güçlenme, kalkınma hamlesini ve dış güçlere boyun eğmemeyi hazmedemeyen gerek iç ve gerekse dış düşmanlar ellerinde bulunan ne kadar araç varsa her fırsatta bunları kullanarak yine o bildik yalan ve aldatma sanatıyla amansız bir yıpratma kampanyasını sürdürdüklerine şahit oluyoruz.

Bu defa temennimiz bu hain güruhun bu çirkin emellerinde başarılı olmamalarıdır.

4 Eylül 2015 Cuma

Uluslararası toplumun timsah gözyaşları


 

 
Suriye yönetiminin zulmünden kaçmak isteyen ailenin boğularak hayatını yitiren 3 yaşındaki yavrunun dünya medyasına konu olması belki küllenmiş vicdanların yeniden hayat bulmasına vesile olur.

Suriye’deki vahşet yeni değil, tam 4,5 yıldır devam ediyor. Nice çocuklar vahşi bir şekilde hayatını kaybetti!

Hür dünya da bu vahşeti bugüne kadar seyir etti, seyretmeye devam ediyor!

Eften püften sözlerle bu vahşeti bugüne kadar geçiştirdi, bu insanlık dramının günümüzdeki boyutlarına ulaşmasının asıl sebebi de bu anlayıştır.

Bu yavrunun hazin bir şekilde hayatını kaybetmesi ilk değil, bugüne kadar Suriyeliler dünyanın gözü önünde 300 bin civarında kayıp vermişler.

Bu kayıplar sıradan bir şekilde değil, kendi öz vatanlarında kendi ülkelerinin zalim yöneticileri tarafından uygulanan sistematik bir işkence ve vahşetin neticesidir.

Her türlü insan hakları ihlal edilerek 4,5 yıldır insanlık suçu işleniyor.

Uluslararası toplum, Birleşmiş Milletler güvenlik konseyi ve diğer uluslararası toplum kuruluşları bu vahşete sessiz kalarak ilgisiz kalmışlardır.

Bu son olayda nedense dünya bu vahşeti biraz hatırlamaya başladı.

Bu katliamın asıl sorumlusunu gene de sorgulayan yok.

Bir ülke yerle bir olmuş, milyonlarca insan yurdunu terk etmiş, büyük bir bölümü ağırlıklı olarak ülkemiz olmak, üzere komşu ülkelere sığınarak Suriye’deki zalim yönetimden canlarını kurtarmışlar.

Başta bu ülkenin yönetimi olmak üzere bu vahşete sessiz kalan diğer uluslararası kuruluşlardır.

Bu vahşeti durdurmak için çaba gösterilmemiş, oyalama taktiği masum yüzbinleri ölüme göndermiş, aileler parçalanmış, milyonlar ülkesini terk etmiş.

Bu ülkenin mazlum insanları bunca mağduriyete rağmen hala çözüm bekliyor.

Asıl suçlular belliyken bir kısım medya bu suçu mugalata sanatıyla başkalarına atmaya çalışıyor.

Bu anlayış aynı zamanda gerçek suçluyu kollama ve saklama manasına gelmez mi?

Bu aynı zamanda toplumsal hafızayla, toplumsal akılla alay etmek olmaz mı?

Bu anlayış aynı zamanda hukuku ve insani değerleri istismar etmek manasına gelmez mi?

BM'nin bu hususta birçok raporu varken, Suriye’de uluslararası hukuka göre suç işlemiş bir yönetim varken, bu zalim yönetime toz kondurmayan anlayışın suç ve cezadan bahsetmesi anlamsız olmaz mı?

Asıl suçluyu koruyup cezayı başkasına kesmek nasıl bir hak ve hukuk anlayışı olur?

Yıllardır rejimin baskı ve zulmü altında vahşete kurban olan savunmasız insanları kendi öfkesine, çirkin emellerine alet etmekse ne insanlık ve ne de insan haklarıyla ilişkilendirilemez!

Bu kolaycı anlayış ve hedef saptırma bu insanları istismar etmekten başka bir amaç taşımamaktadır.

Batılı liderlerin timsah gözyaşları dökmeleri bu insanlık dramını çözmeye yetmez, çözümün adresi belli.

Çözüm BM’nin güvenlik konseyinin derhal harekete geçip üstüne düşeni yapması, uluslararası hukuku çalıştırmasından geçiyor.

Yoksa "bataklığı kurutmak yerine sivrisinekleri öldürme anlayışı" ile bu insanlık problemine kalıcı bir çözüm getirilemez!

3 Eylül 2015 Perşembe

Terörü ekmek kapısı yapanlar!

 

 

Birleşmiş Milletlerin yaklaşan 70. Genel kuruluna gerek İslam ülkeleri ve gerekse 5+1’in dışında kalan ülkelerin temsilcileri çok iyi bir hazırlık ve gündemle gitmesi gerekiyor, dünyada yaşanan vahşetin son bulmasına katkıda bulunmak için.

Dünyada bugün halledilmesi gereken çok sayıda insani problem var.

Son yıllarda artan terör ve iç savaşlardan önce, 2000 yılında bir gündemle başlatılan “Binyıl Gelişme Hedefleri” (Millennium Development Goals) BM’ye üye 191 devlet tarafından başlatılmıştı.

2015 yılına kadar özellikle açlık ve su, sanitasyon gibi temel insani problemlerin üstesinden gelinmesi hedeflenmişti.

Fakat bu insani yönü ağır basan maddeler başarıya ulaşmadığı gibi buna ilave olarak çok daha vahim insanlık trajedileri eklendi.

Özellikle 11 Eylül 2001 yılında Amerika’daki ikiz kuleler için tezgâhlanan saldırı sonrası mevcutlara ilaveten çok sayıda yeni terör odaklarının mantar gibi ortaya çıkmasına bir milat oldu.

Mevcutlar gücüne güç katarken birçok İslam ülkesinde özellikle MENA diye anılan Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde birçok terör örgütü doğdu.

Terör bilindiği gibi günümüzde emperyalistlerin hedeflerine ulaşmaları, kendileri adına sıfır kayıpla hain emellerine ermeleri için kullanılan en iğrenç ve alabildiğine en acımasız bir savaş metodu.

Kimileri buna ırkçılık üzerinden, kimileri ise İslam üzerinden alet oldu ki uzaktan yakından İslamiyet’le ilgisi yok!

Suni olarak ortaya atılan bir takım hak yoksunluğu argümanıyla terör gerek ülkemizde ve gerekse birçok İslam ülkesinde en acımasız bir şekilde boy gösterdi ve göstermeye devam ediyor.

Dünyaya baktığımızda başka hiçbir, Müslüman olmayan ülkede terör olaylarını görmek mümkün değil.

Neden terör hep İslam ülkelerini seçmiş bulunuyor?
Müslümanlar gerek terör veya benzi komplo teorilerinin sahiplendikleri bu yüce değerle hiç ilgisi olmadığını bilmiyorlar mı?

Bunun nedeni sosyolojik mi, etnik mi, din kaynaklı mı ya da kalkınma ve ekonomik eksiklikten mi ileri geliyor?

Aslında hiç biri değil!

Ülkemiz terör olaylarıyla uzun yıllar birlikte olmuş ve tecrübesi çok!

Gerektiğinde bitmez denilen, canilikte zirve yapmış bu insanlık dışı olayların bir anda, bir gecede bittiğini biliyoruz.

Biliyoruz ki bu ülkenin ekmeğini yediği suyunu içtiği topraklarda beslenen, fakat buna karşılık en ceberut düşmanın bile yapmadığı hainliği yapanlar (bu işin hangi kısmında bulunursa bulunsun) birtakım kelime oyunlarıyla bu çirkin olayın bir tarafında yer alıyorlar.

Bakın dünyaya ülkesini kollama ve koruma görevini üstlenmiş güvenlik görevlilerine karşı hangi ülkenin insanı kendi askerine, polisine en hain ve en iğrenç bir şeklide ölüm planları hazırlayıp uyguluyor?

Bunları kullanan emperyalistler zamanı geldiğinde hiç acımadan bu hainlerin işlerini bitireceğini biliyoruz.

Zaman zaman gidip akıl alıyorlar ya, işte bu ağababaları, aklı hocaları işlerinin tamamlanmasına bakıyorlar, yoksa bunların karakaş ve gözlerine meraklı değiller.

Şimdi bilindiği gibi içinde bulunduğumuz Eylül ayında bütün ülkelerin devlet ya da hükümet başkanları BM’nin 70. Genel kuruluna katılacaklar.

Bu insanların bu toplantıya bugün insanlığın içine düştüğü bu insanlık dramını sembolize edecek bir objeyle bu kurulda konuşma yapmaları çok anlamlı olacak.

Bütün dünyanın bu iğrenç katliamlara dikkatini çekmek için genel kurul salonuna yakalarına takacakları bu iğrençlikleri sembolize edecek bir resimle (eğer yasal olarak bir sakıncası yoksa) girmeleri çok etkili olacaktır.

Bu resim geçen gün kıyılarımıza vuran ölmüş bir çocuğun resmi olabilir!

Her gün dünyaya sözde insanlık dersi verenlerin eğer yüzlerinde kızaracak bir insanlık duygusu taşıyorlarsa belki biraz kızarır, renk verirler.

Dünyayı bu hale getiren 5+1 belki biraz merhamete gelir, belki dünyayı terörle yönetme yerine o sahip çıktıkları değerlere gerçek manada sahip çıkarak yönetmeyi tercih ederler!