17 Temmuz 2013 Çarşamba

Uluslararası toplumun derin hesapları mı?


 

 

Uluslararası zorluklara, sıkıntılara çözüm bulmaktansa seyirci kalmayı ve kendi akışına bırakmayı artık bir prensip haline getirmiş Birleşmiş Milletler (BM) Suriye ile ilgili son durum hakkındaki raporu ise iç açıcı değil.

Suriye’nin parçalanma riski ve giderek kaosa sürüklendiği kanaatine varmış olduğunu açıklıyor.

BM yetkilileri Güvenlik Konseyine ve uluslararası topluma çağrıda bulunarak kan dökülmesine son verilmesi için bir araya gelmesi teklifinde bulunuyor.

Krizin sadece Suriye’de değil bölgesel sonuçları olduğu ve kalıcı ve kapsamlı bir uğraşı gerektirdiği vurgulanıyor.

Suriye’deki durumun yirmi yıl önce Ruanda’da yaşanan soykırım benzeri bir yapıya doğru yöneldiği, eğer politik bir çözüm bulunmazsa şiddettin bütün bölgeyi ateşleyeceğinden korkuluyor.

İç savaşın başladığı 2011 yılından buyana 100 bin kişi hayatını yitirdi, yaklaşık 2 milyon insan ülkesini terk etti ve 4 milyon kişi ise ülke içinde yerinden oldu. Bunlara ilaveten 6,8 milyon Suriyeli, yarısı çocuk olmak üzere acil yardım bekliyor.

İnsani yardımların bu insanlara ulaştırılmasında da hükümet güçlerinin engellemesinden dolayı sıkıntı var.

İnsani organizasyonlar bu yerlere ulaşamıyor.

BM insan hakları yetkilileri Suriye’de ciddi insan hakları ihlalleri, savaş suçları ve insanlık suçlarının bir kural haline geldiğini ifade ediyor.

Hükümet güçleri Suriye’de kendi halkının üzerine ayrım gözetmeksizin, orantısız bombalama ve hava bombardımanları, taktik balistik füzeler, misket bombaları ve termobarik bombalar, ki bunların tahribatının atom bombasına eşdeğer olduğu söyleniyor, yağdırıyor. Bu silahlar kullanıldığında yoğun nüfusu olan alanlarda yaygın zararlar ve kayıplara yol açıyor olduğunu BM yetkilileri söylüyor.

Suriye’de her türlü insani değerlerin ve uluslararası kural ve yasaların hiçe sayıldığı bir süreç yaşanıyor.

Açıklamalara göre her türlü silah kullanılıyor. Bu silahları Suriye yönetimine kimler sağlıyor?

Suriye’deki iç çatışmanın bu kadar uzamasının arkasında hangi hesaplar bulunuyor?

Uluslararası toplumun bu deneli kayıtsız kalışı hala Suriye üzerinde bir anlaşma sağlanamadığından mı ileri geliyor!

Uluslararası insani organizasyonlar bu konuda neden sessiz kalıp, gerekli tepkileri neden göstermiyorlar?

Çok sayıda bulunan bu insan hakları, çocuk hakları gibi kurumlar ciddi ve sürekli olarak konunun vahametini dile getirseler, BM Güvenlik Konseyi ve uluslararası toplum da bu hususta gerekli olumlu adımları atmak zorunda kalır.

Her türlü silah kullanıldığına göre, yine silah lobileri yeni yaptıkları silahları mı canlı olarak Suriyeliler üzerinde test ediyorlar…

Üç yıldır her türlü suçun işlendiği ki bunlara mevcut uluslararası kuruluşlar gerektiğinde ve işlerine geldiğinde karşı çıkıyorlar; hatta toplumsal gösterilere karşı güvenlik güçleri tarafından yapılan yasal ve haklı müdahaleleri tenkit etmesini bilen kurum ve kuruluşlar, bu insanlık vahşeti karşısında sessiz kalabiliyorlar.

Suriye çıkmazı üç soruyu akla getiriyor;

1-    Uluslararası toplum Suriye’deki vahşeti sonlandırmak için henüz bir mutabakata varamadı.

2-    Silah lobileri ve arkasındaki güçler birtakım silahları bu insanla üzerinde test ediyor olmaları çözümü geciktiriyor.

3-    Suriye’deki vahşetin ve kargaşanın devamı ve bütün bölgeye yayılmasını isteyen güçler çözüm için gerekli adımların atılmasına engel oluşturuyor!

Bunlara başka sebepler de eklenebilir…

Bu ihtimaller de uluslararası toplumun bölge üzerinde derin hesaplarının olduğu endişesini akla getiriyor!...

16 Temmuz 2013 Salı

TOMA




Hava sıcak yanıyoruz,                           Sokakları verin bize,                              Hiç baş örtülü olmasın,

Toma bizi ıslatsana.                              Dönelim azgın öküze,                            Onlar hava da almasın,

Suyun ile kanıyoruz,                             Gerek var mı fazla söze,                        Aman vatan durulmasın,

Toma bizi ıslatsana.                              Toma bizi ıslatsana.                               Toma bizi ıslatsana.      

 

Doldu tam on yıllık müddet,               Önce atarız yalanı,                                  Hanımlık beylik bize has,

Ordu da da yok hareket,                     Sonra yaparız talanı,                               Bu memleket bize miras,

Son haddinde bak hararet,                  Bak doldurduk tüm alanı,                     Tutuyoruz on yıldır yas,

Toma bizi ıslatsana.                              Toma bizi ıslatsana.                                Toma bizi ıslatsana.

                                

Uğrasın vatan zarara,                           Otobüsleri yakarız,                                  Çıksın diye iç çatışma,

Adımız çıksın kindara,                          Cam çerçeveyi yıkarız,                             Günlerdir yaptık atışma,

Tahammül hiç yok dindara,                 Keyifle izler bakarız,                                Boşa mı gitsin kalkışma,   

Toma bizi ıslatsana.                              Toma bizi ıslatsana.                                 Toma bizi ıslatsana.

 

Ağaç, hürriyet bahane,                        Polisi tahrik ederiz,                                  Sermaye bizim arkamız,

Esnaf batsa da bize ne,                       Her türlü küfrü ederiz,                             Dış basın dahi kankamız,

Sokak işgali şahane,                             Taş atarız tekmeleriz,                               Bozulsa da fiyakamız,

Toma bizi ıslatsana.                              Toma bizi ıslatsana.                                 Toma bizi ıslatsana.

 

Kanun nizam dinlemeyiz,                  Budur bizde tüm marifet,                

Kimseye huzur vermeyiz,                 Bu millete olduk illet,                         

İnsanlık nedir bilmeyiz,                      Yeni kurudu kıyafet,                           

Toma bizi ıslatsana.                             Toma bizi ıslatsana.                              

 

Bak basarız yaygarayı,                   

Deve yaparız pireyi,

Yeter uzattın süreyi,

Toma bizi ıslatsana.

 

Çok iyi niyet okuruz,                                      

Millete çorap dokuruz,

Az gelirse kudururuz,

Toma bizi ıslatsana.

 

Çok çaldık tencere tava,

Elde kaldı yalnız hava,

Millet gelmese de tava,

Toma bizi ıslatsana.

 

Gönül yaramız kanıyor,

Her gün maziyi anıyor,

Yahu içimiz yanıyor,

Toma bizi ıslatsana.

 

Memleketi alabora,

Edemedik düştük zora,

Ters tepse de son numara,

Toma bizi ıslatsana.

 

Akrepten hep zehir sızar,

Kimi yapar kimi bozar,

Daha dersek söz çok uzar,

Toma bizi ıslatsana.

                                                                       

Yazan:  Celaleddin KÜPELİ  15.07.2013 P.tesi

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Yaptırım masalı emperyalist güçlerin oyunu


 

 

Günümüzde bazı İslam ülkeleri batı ve emperyalist güçlerin baskı ve kuşatması altında.

Güçlerini birleştiren sömürü güruhu özellikle İslam ülkelerinin zayıf taraflarından istifade ederek, menfaatlerine olan bu çarpık düzeni sürdürmeye çalışıyorlar.

Daha doğrusu böyle bir ortamın var oluşu, devamı kendi menfaatlerinin devamını sağlayacaktır...

Yaptırım kılıfı, sömürü ve haksızlık üzerine kurmuş oldukları hileli düzeni sürdürmek için istedikleri zaman uygulamaya koydukları bir hain plandan başka bir şey değil.

Bu aynı zamanda bağımsız bir ülkenin haklarını gasp etmekten başka bir anlama gelmiyor.

Eğer bu parazitler sömürü düzenlerini bir ülkede sürdürüyorlarsa ve istedikleri gibi kukla bir idare varsa ve bu düzen sürdükçe onlar için bir sıkıntı yok...

Eğer sömürülmede bir sıkıntı ve tehlike oluşursa ellerinin altında hazır tuttukları bir takım karşı faaliyetleri harekete geçirerek amaçlarına hile ve desise ile ulaşma yoluna başvuruyorlar.

Bu entrikalar terör olabilir, o ülkenin bazı güçlerini içerden kuşatmak ile olabilir… Çirkin emellerini gerçekleştirmek için bahane bulmada usta olduklarında hiç şüphe yok.

Yaptırımlar özellikle İslam dünyasının ekonomik gelişmesi, kalkınmasını ve refah seviyesinin yükseltilmesini önlemek için bulunmuş bir kılıf.

Özellikle bulunduğumuz bölgede bulunan İslam ülkelerinin birbirleriyle yapacakları her türlü ticari ve ekonomik faaliyetlerine gem vurarak, örtülü bir şekilde sırf bu ülkelerin gelişme ve kalkınmasını önlemek amacını taşıyor.

Kitle imha silahların varlığı, nükleer silah üretimi, terörist organizasyonlara ortam hazırlamak ve bunun bazı ülkelere karşı tehdit oluşturması gibi birçok neden yaptırım uygulanmasında gerekçe olarak gösterilebilmekte.

Bu düzen Osmanlı İmparatorluğunun içerdeki hain güçlerin yıkılması ile bir asırdır devam ediyor.

Çünkü söz konusu ülkeler için İmparatorluk bir yönlendirici, sığınacakları güvenli bir liman, dahası İslam âleminin birlik ve beraberliğini, istikrarını sağlayacak yegâne bir varlıktı.

Osmanlı İmparatorluğu sömürü düzenin kurulması için yıkıldı, İslam ülkelerinin geri kalması ve zenginliklerinin sömürülmesi, bugün birçok İslam ülkesinde uygulanan vahşetin yapılması için yapıldı.

Yaptırıma maruz kalan ülkelerin bu durumu ise günümüzün geçerli yönetim şekli olan demokrasiye sahip olmamaları veya sağlıksız bir demokratik yapı ile yönetilmelerinden ileri geliyor.

Dolayısıyla bu ülkeler uluslararası arenada gerçek güçlerini birleştiremiyor, kendi haklarını yeterince savunamıyorlar.

Hep başkalarının ağzına bakarak görüşlerini dile getirebiliyorlar. Bu da İslam ülkelerine ve hem de küresel barış, istikrara olan katıklarında eksiklik oluşturuyor.

İslam ülkelerine haksız bir şekilde uygulanan yaptırımların aslında bir hukuksuzluk ve haksızlık uygulamasından başka bir şey değil.

Yine bu haksız uygulamada en büyük hata ve eksiklik ise İslam ülkelerinin ortak bir irade ortaya koyamamalarından ileri geliyor.

Medeni cesaretlerinin eksikliği ve kişisel çıkarlarının gitmesinden korkmaları, gereken ortak çıkış ve savunmalarına engel oluşturuyor.

Türkiye gibi, daha doğrusu bu hususta önderlik edecek tek ülkenin de Türkiye olması; gelişme ve kalkınması bazılarını, aslında emperyalist güçleri rahatsız ediyor!

Onlar da biliyor ki Türkiye’nin her alanda güçlenmesi küresel terörün bitmesi olacak; sadece İslam âleminin çektiği sıkıntılar değil, aynı zamanda bütün mazlumların sıkıntılar birer birer yok olacak…

13 Temmuz 2013 Cumartesi

Geri kalmış ülkelere yeni model





Teknolojik ilerlemeler her geçen gün yeni bir ürünü insanlığın hizmetine sunuyor.
Teknolojik gelişmelerin, yeni buluşların temel kaynağını araştırma ve geliştirmenin yanında, düzenli çalışmaya verilen önem oluşturuyor.
Araştırma ve geliştirmenin kaynağı ise üniversitelerin yanında, çeşitli alanlardaki kuruluşların kendi bünyelerinde bu amaçla bir bölüm oluşturmak; rekabetin giderek artış gösterdiği günümüz şartları bunu zaten zorunlu hale getiriyor.
Aynı zamanda bazı şirketler bu konuda üniversite işbirliğine de giderek çalışmalarını yürütüyorlar.
Sürekli araştırma yapan, bulunan yeni ürünleri ve mevcutların da yeni sürümlerini piyasaya sunan firmalar bu ürün ve hizmetlerin sahip oldukları üstün özellikleri oranında rakiplerini geride bırakarak pazar paylarını artırma çabası içinde oluyorlar.
Kalkınmış ülkelerin elde ettikleri başarının arkasında yatan gerçek Ar-Ge hizmetlerine yaptıkları yatırım ve kesintisiz bir araştırma anlayışından ileri geliyor…
Teknoloji, bilim her geçen gün ilerliyor, yeni yeni ürünler insanlığın hizmetine sunuluyor.
Ancak küresel ısınma, iklim değişikliği ve tabii kaynakların sürekli artan insan faaliyetleri neticesinde giderek azalma eğilimine girmiş olduklarını görüyoruz.
Bu sağlıksız durum dünyadaki ekonomik faaliyetleri yeni bir görüşe, yeni bir modele doğru zorluyor.
Yeni kalkınma modeli söz konusu kaynakları korumak ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşturmayı amaçlıyor.
Bu yeni model klasik usulde kalkınmasını tamamlayamamış olan ülkeler için bir fırsat olabilir.
Bu yeni yolu seçerek bu usulle kalkınmasını tamamlayabilir, mevcut yatırımları bu yeni usule doğru adapte etmeleri gerekiyor.
Bu konularda kalkınmış ülkelerin yoğun çaba içerisinde olduklarını çeşitli vesilelerle öğreniyoruz.
Kalkınmakta olan ve geri kalmış olan ülkelere baktığımızda ise ağırlıklı olarak İslam ülkelerini görüyoruz.
İslam ülkelerinin en büyük eksikliği ise istikrarsız bir yapıdan kendilerini bir türlü kurtarıp asıl gündeme kavuşamamaları oluyor.
Özellikle Ortadoğu ve buna yakın coğrafyada bulunanlar kan ve gözyaşından kendilerini kurtaramıyorlar.
Zengin olanlarda ise bir araya gelememe, mali ve ekonomik güçlerini birbirlerinden çekinerek bir araya getirememe korkusunu yaşadıkları bir görüntüyü sergiliyorlar.

Emperyalist güçler sanki söz konusu ülkelerin hür iradelerini kullanmalarında engel oluşturuyor.
Ağırlıklı olarak değişik ölçeklerde iç çatışmalar, savaşlar, ırkçılık, terör, patlamalar ve benzeri olmaması gerek bir olaylar zinciri ile iç içe yaşadıklarını görüyoruz.
Bu tip olayları; ne ırkçılık ve bölücülük ve ne de benzer hadislerin varlığını hiçbir kalkınmış olan ya da kalkınma yolunda ilerleyen diğer batılı ülkelerde göremiyoruz, bu da küresel huzur ve güven için istenen bir durum. Bu istikrarın ıstırap çeken ülkelere de aktarılması ve uygulanması küresel ölçekte eksik kalan kısmın önemli bir kısmının tamamlanmasını sağlayacaktır.
İslam ülkelerinin içinde bulunduğu tablo böyle acıklı olunca, ister istemez demek ki emperyalist güçler rol paylaşımını yaparken kendilerine hep iyi rolleri ayırmış, karşı tarafa ise kötü rolleri vermişler.
“Siz ırkçılıkla uğraşın, fraksiyonlara ayrılarak çatışmalarla uğraşın, vaktinizi meydanları doldurarak geçirin, biz de her konuda sizi her bakımdan sömürerek ilerlememize devam edelim,” diyorlar...  
Bu senaryo kötü yazılmış, bu bunu değiştirmek ise akıl ve mantık yolunu harekete geçirerek İslam ülkelerinin elinde….

11 Temmuz 2013 Perşembe

Emperyalist dünya düzeni


 

 

Küresel müesses düzenin önde gelen aktörleri menfaatleri icabı sureti haktan görünüp haksız bir şekilde kurmuş oldukları sömürü düzenini her halükarda sürdürüyorlar. Bu düzenin çökmesi antidemokratik usullerle yönetilen ülkelerin demokrasiye geçmeleri ile olacak.

Küresel emperyalist düzenin baş aktörleri Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 5 daimi temsilcisi. Bu ülkeler, sözde dünyanın güvenliğini korumak adına üstlendikleri görevin tam aksine menfaatleri icabı güvensiz bir dünya sürdürülme çabası içindeler.

Bugün yeryüzünde çözüm bekleyen insani sorunlar bu ülkelerin menfaatleri gereği bir türlü salaha kavuşturulamıyor.

Küresel emperyalist güçler nasıl bu düzeni sağlıyor?

Emperyalist güçler bu düzeni öncelikle kendilerini günümüzün en geçerli yönetim biçimi olan demokratik bir yönetimle idare ederek, demokrasiyi bütün kurum ve kurallarıyla ülkelerinde tesis ederek sağlıyorlar.

Kendi milletlerinin iradelerine güvenleri ve saygıları tam ve halkın iradesi kimi isterse o işbaşına gelerek ülkelerini demokrasinin kuralları çerçevesinde yönetiyor. Böylece kendilerini günümüzün en geçerli ve kabul gören rejimi ile yönettiklerini bütün dünyaya ihsas ediyorlar.

Emperyalist düzen sömürülerini sürdürmek için koruyup kolladıkları bir diğer yönetim şekli ise monarşi, yani otokrasi ile yönetilen ülkeler, bunların çoğunluğunu da İslam ülkeleri oluşturuyor. Yine bunların çoğu da Ortadoğu’da bulunuyor.

Söz konusu emperyalist güçler bu ülkelere menfaatleri gereği demokratik yönetimin gelmesini istemiyorlar. Gelse bile satın aldıkları güçlerle bir kılıf bularak demokrasiyi alaşağı ediyorlar.

Çünkü milletin hür iradesinden menfaatleri gidecek diye korkuyorlar. Bunun en son örneği ise Mısır. Halkın iradesi ile iş başına gelmiş bir idareyi akıl almaz hilelerle işbaşından uzaklaştırma becerisini göstererek bu ülkeyi kaosa sürüklediler.

Antidemokratik yönetimin iş başında kalması, menfaatleri gereği emperyalistler için biçilmiş kaftan olacak.

Bu durum sömürü düzenleri sürdüğü müddetçe devam ediyor.

Menfaat kesilince her türlü hile ve desise ile çeşitli entrikalarla alaşağı etmesini biliyorlar.

Mısır’ın zengin petrol kaynakları yok, fakat Mısır’ın İsrail ve Amerika için stratejik önemi var. Özellikle İsrail için bu çok daha önemli. Mısır’da askeri darbe en çok İsrail’in işine yaramıştır. İsrail ancak emellerini kukla yönetimlerle gerçekleştirebilir. Demokratik yönetimler İsrail’in hareket alanını daraltıyor.

Mısır’ın kukla yönetimiyle Filistin’le olan barış görüşmeleri, sınırların kesinlik kazanması ve devletinin tam olarak kurumsal yapıya kavuşması da tehlikeye girmiş olacak.

Amerika güdümündeki bir ülke tavrını İsrail’in menfaatleri doğrultusunda alacaktır.

Emperyalist dünya düzeninin önde gelen aktörleri kurdukları sömürü düzeni ile kendi ülkelerini adil bir şekilde yönetip, kalkınmalarını sağlayıp refahı ülkelerinin bütününe yayıyorlar.

Şimdi bu ülkeler Arap Baharı diye nitelendirilen Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun bazı ülkelerinde meydana gelen politik ayaklanmayı ve demokrasiye geçişlerini baltalamak için ellerinden gelen her türlü hileli yolu deneyeceklerdir. Nitekim Mısır bunun en bariz örneği!
Çünkü demokrasinin ve millet iradesinin hakim olduğu ülkeler gerek kendi içlerinde ve gerekse kendi aralarında ticari işbirliğini geliştirerek hem ekonomilerini ve hem de kendi ülke insanlarının refahını artıracaklar; sömürü düzenini bitirecekler!

Dolayısıyla emperyalist dünya düzeni çökmeye mahkûm olacak...

Antidemokratik usullerle yönetilen ülkeler ise sömürülmekten kurtulamayacakları gibi, kalıcı bir istikrar sağlamada sıkıntı yaşayacaklardır.
 

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Taraflı endişelere karnımız tok




Avrupa Birliği Komisyonu genişlemeden sorumlu üyesi Stefan Füle Gezi parkı ile ilgili göz altılara yönelik endişelerini dile getirmiş. Yani bir bakıma 'yakıp, yıkamak isteyenlere dokunmayın' der gibi bir açıklamada bulunmuş...

Fakat bu endişeler başka yerlerde ve adil bir şekilde gündeme gelmiyor, bunlar yanlı ve taraflı endişeler olduğu için samimi bir yaklaşım da göstermiyor.

O zaman soralım, bu endişeler sadece menfaat söz konusu olduğu zaman mı depreşiyor?

Bu endişeler belirli olaylarda ve belli ülkelerle mi sınırlı?
Hele hele bir ülkenin birliğini, dirliğini huzur ve güvenini tehdit ediyorsa bu ülkenin bir vatandaşı olarak bizler de çok çok daha fazla endişeleniyoruz!

Ne zaman vicdanlar olayları adil bir şekilde değerlendirecek?

Bu endişenin asıl gayesi ne gözaltılar, ve ne de onların toplantı ve gösteri hakları; tek gaye bu ülkenin birlik ve beraberliğinin bozulmasını isteyenlere destek çıkmak, kaos ortamı oluşmasını, huzur ve barışın bozulmasını isteme amacını taşıyor gibi bir anlam içeriyor.
Bu endişenin asıl gayesi nerede bir istikrarlı İslam ülkesi varsa onu dinamitlemek, onun kalkınmasını engellemek, kaosa ve istikrarsızlığa sürüklemektir gibi geliyor.

Bu endişeler ne zaman Irak’ı görecek, ne zaman Afganistan’ı görecek, ne zaman aklının estiği zaman çoluk çocuk demeden üzerlerine bomba yağdıran İsrail’i görecek?

Suriye’de üç yıldır kendi insanına katliam uygulayan, vahşet sergileyen gaddar yöneticileri bu endişe ne zaman görecek?

Mısır’da nahak yere insanların üzerine kurşun yağdıran darbeci ordunun katliamlarını ne zaman görecek?

Bu endişeler vahşeti görmüyor da, bu ülkenin birlik ve beraberliğine kast eden havadan sudan bahanelerle yasa dışı usullerle gösteri yapanları, gösteriden de öte yakıp yıkanları görüyor…
Bu endişeler çok mu saf; yoksa karşındakini mi çok saf sanıyor?

Bu ülkenin bir vatandaşı olarak bu endişelerin hiçbir insani değeri yok, savunulan, sahip çıkılan değerlerle bağdaşır hiçbir samimi tarafı yok; bu endişeler sadece kargaşaya, kaosa çanak tutmaktan başka bir amaç taşımıyor.

Eğer öyle olsaydı bugün zulüm altında yıllardır inleyen mazlum milletler için harekete geçerdi ve insanlık dışı olanlar istenildiği anda bertaraf edilirdi, en azından bu yönde ortak bir ses çıkardı!

Başkalarının avukatlığına soyunmaya gerek yok, yasalar çerçevesinde bu ülkenin her konuda kurumları ve kuruluşları var.

Bu kargaşadan yana tavır takınmadan öteye geçmeyen bir anlayışın tezahürüdür.

Taksim Dayanışma Platformu’nun gerçek gayesini bu ülkenin gerçek sahipleri, çok büyük bir kesimi olarak çok iyi biliyor!

Gerek geçmişte ve gerekse günümüzde katliamları görmezden gelip, göz altıları bahane ederek endişe dile getirmek karşıdakini çok saf saymak veya gerçekleri görme ve doğruyu yanlıştan ayırma melekelerinin olmadığını gösterir.

Bu ülke insani değerleri de, yanlışı doğrudan ayırt etmesini de çok iyi bilen bir birikim ve tecrübeye sahiptir…

9 Temmuz 2013 Salı

Darbe yönetiminden ilk açılım


 

Mısır’ın demokratik yolla seçilmiş liderinin uluslararası bir koalisyon marifetiyle işbaşından alınmasının amaçları bundan sonra birer birer açığa çıkacak.

Koalisyon güçlerinin yerli işbirlikçilerle yaptıkları hain oyunun perde arakası teker teker açığa çıkacak ve kime hizmet etme amacını taşıdığı belli olacak.

Demokratik yolla seçilmiş yönetimin Suriye’de yaşanan zulüm üzerine kapatılan Mısır elçiliği tekrar açılacakmış, Mısır’ın darbe hükümeti bu yönde karar almış.

Demokratik bir yolla seçilmiş bir yönetimi yasa dışı yollarla alaşağı edenlerin arkasında kimler vardı?

Ağırlıklı olarak dış güçler...

Bu aynı zamanda bağımsız bir ülkenin içişlerine müdahale etmekten başka bir anlam taşımıyor.

Yani Mısır’da kukla bir yönetim, dış güçlerin kendi menfaatleri doğrultusunda hizmet yapacak bir yönetim arzulanıyordu.

Netice olarak emperyalist güçlerin arzusu hile ve desiseyle yerine geldi.

Emperyalist güçlerin bir ülkenin bağımsızlığı üzerindeki çirkin emelleri ancak ve ancak bir kukla yönetimle yerine gelir.

Sömürü düzeni rahatsız olduğu hiçbir yönetimin iş başında durmasını istemez. Ancak ve ancak emirlerine itaat edecek bir yönetim ister. Bunu nasıl yapar; o ülkedeki birkaç satılmış, köle olmaktan kendini kurtaramayan birkaç kişi veya organizasyonlar marifetiyle yapar.

Mısır darbesinin arkasındaki asıl neden, yapılmak istenen, asıl gaye bağımsız bir ülkeyi müstemleke haline getirmekten başka bir amaç taşımıyordu.

Emperyalist güçler bu ülkenin bir yıllık bağımsızlığına tahammül edemedi.

Bu süreç zarfında şer güçlerin karalama kampanyası ile içerdeki at gözlüğü takmış olanlar ve menfaati gereği bağımsız bir yönetimden hoşlanmayanların desteği ile askeri darbe yapıldı.

Bir ülke halkının kendi ülkesi üzerinde oynanan çirkin oyunların farkında olmaması; hedef saptırma, yanıltma sanatıyla dış güçlere peşkeş çekilmesi elbette hoş karşılanacak bir durum değil, o ülke ve o ülkenin insanları adına üzüntü verici bir durum.

Şimdi komşumuz olan ve ülkemizle en uzun bir sınıra sahip olan Suriye’de bilindiği gibi üç yıldır bir vahşet, katliam yaşanıyor.
Üç yıldır uluslararası toplum ve uluslararası kurumlar bu vahşeti, insanlık adına işlenen ve yapılan bütün haksızlıkları ve cinayetleri zalim bir diktatörü korumak için görmezden gelerek, basit demeçler ve sureti haktan görünerek cılız kınamalarla geçiştirdi. Yani bu vahşete sudan bahanelerle göz yumdu!

Bu yetmiyormuş gibi bir başka İslam ülkesini bu insanlık dışı duruma düşürmek için çaba içine girdi.

Bu hain emellerini yerine getirdikten sonra, emrindeki kukla hükümet vasıtasıyla Suriye’de lağvedilen elçiliğini yeniden açma kararı aldı.

Bu darbenin arkasında kimler vardı?

Uluslararası toplum…

Kendi ülkelerinde kesinlikle kabullenemeyecekleri bir fiili durumu çeşitli bahanelerle alkışlayarak, bu hain ve haksız işi haklı göstermeye çalışıyorlar.

Mısır’ın darbe hükümetinin Suriye’de almış olduğu elçiliği tekrar açma kararı açık bir şekilde uluslararası toplumun, hem Mısırdaki darbeye açık bir desteğini gösterdiği gibi, açık ve net bir şekilde de Suriye’deki vahşeti desteklemiş olduklarını gösteriyor. İşte batı, işte sözde demokrasiden yana göründüğünü söyleyen ve insan haklarından yana taraf olduğunu söyleyen batının gerçek yüzü.

Bunların gerçek yüzü bu, hiçbir zaman hak ve hukuktan haz etmemişler ve fıtratları gereği de edemezler.

Etmiş olsalar bugün bazı İslam ülkelerinde kan gövdeyi götürmez, her fırsatta dillerinden düşürmedikleri bu asil değerlere karşı bir samimiyetleri olsa kan gölü haline getirmiş oldukları ülkeler bir günde sulh ve sükûna kavuşur.