26 Ağustos 2015 Çarşamba

BM 70. Genel Kurulu


 

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulunun 70. Oturumu 15 Eylülde başlıyor.

Genel kurul bütün ülkelerin üst düzey temsilcilerinin katılımıyla yapılan, dünya milletlerinin içinde bulunduğu sıkıntıların dile getirilip tartışıldığı platform.

Bugün yeryüzünde insanlık adına acil çözüm bekleyen problemler var.

Milyonlarca insan içine düşürüldükleri bu insanlık dışı dramdan kurtulmanın yolunu ararken, BM’nin ilgisizliği nedeniyle yıllardır çaresizlik içindeler.

Özellikle ülkemizi de yakından ilgilendiren Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesi, tabiri caizse, kan ağlıyor.

Çevremize baktığımızda; Suriye, Irak, Afganistan, Filistin, Mısır, Libya yıllardır dolaylı ya da direkt olarak savaş içinde bulunuyor.

Yıllardır süren terör ve iç savaşların bu ülkelerde onarılması mümkün olmayacak sosyal ve ekonomik tahribatlar yapmış...

İslam karşıtı olanlar, Müslümanları yine sözde Müslümanların eliyle kırdırıyor.

İran’la BM’nin daimi 5 temsilcisi ve Almanya’nın yapmış olduğu anlaşma sadece nükleer silah üretimini durdurmaya yönelik bir anlaşma olmayıp, aynı zamanda Suriye’de 5 yıldır devam eden vahşetin de desteklenmesi anlamına geliyor.

Bu meşhur 5+1 neden bu anlaşma metnine İran’ın Suriye’ye olan desteğini çekmesini eklemedi?

Nükleer silah üretimi insanlık için bir tehdit ve suç ise savunmasız masum insanların Suriye’de vahşice öldürülmesi de bir fiili durum olarak acil olarak önlenmesi gereken bir insanlık suçudur.

Bu da BM’nin güvenlik konseyi üyelerinin bu insanlık dramına olan yaklaşımındaki duyarsızlığın açık bir göstergesi olduğu gibi bu suça ortak olmanın da açık bir göstergesi sayılması gerekir.

Irak’ta yıllardır kurulamayan huzur ortamı yine BM’nin daimi temsilcilerinin insanlığa verdiği önemin kifayetsiz ve duyarsızlığın işaretidir...

İsrail’in yıllardır Filistinlileri katlederek vatanlarından edilişine, evlerinden atılarak Yahudi yerleşimine açılması uzun yılların insanlık suçudur.

Mısır’ı kasten kaosa sürükleyen uluslararası toplumun sahip çıktığı değerleri tersyüz edişinin en bariz örneğidir.

Mazlum milletlerin dramı ne yazık ki bitmek bilmiyor!

Libya’da huzur bulunmuşken karıştırılarak iç savaşın sürmesini sağlayan iç ve dış güçlerin ihaneti yüzünden bu ülkede de insanlık dramı varlığını sürdürüyor.

Bulunduğumuz yüzyılda özellikle ve ağırlıklı olarak İslam ülkelerinin içine düşürüldüğü çaresizlik ve terör olayları bu ülkeleri her bakımdan zayıflatmak ve acılara gark etme amacını güdüyor.

Birçok İslam ülkesi ya terör ya da iç savaşın pençesine terk edilmiş durumda.

Hal böyle olunca; işsizlik, açlık, can güvenliği ve birçok sosyal ve ekonomik sıkıntı içinde kıvranıp duran bu insanlar “ya ölüm ya istiklal” diyerek her türlü tehlikeyi göze alarak göç etmek zorunda kalmaktalar.

Her gün yüzlerce insan daha güvenli bir yere gitmek için çeşitli zorluklar içinde ölümü göze alarak başka ülkelere iltica etmenin yollarını arıyor.

Tek gayeleri çoluk çocuklarına huzurlu ve güvenli bir sığınak bulmak!

Bilindiği gibi devam eden bu yolculukta binlercesi hayatını yitiriyor.

Gerek Afrika’nın birçok ülkesinde ve gerekse Ortadoğu ülkelerinin bir kısmında yıllardır süre gelen bu insanlık dramına BM Güvenlik Konseyinin üyeleri kendi çıkarları yüzünden üstlendikleri barış ve huzuru sağlama görevini yerine getirmememin acizliği ve kurnazlığı içindeler.

Bunun aslında uluslararası hukuk normlarına göre suç sayılması gerekir, fakat günümüzde ne uluslararası hukuk ve ne de diğer uluslararası kurumlar bu insanlık dramına gereken tepkiyi göstermiyorlar.

Bunların insanlık anlayışları sağır ve dilsiz olmuş.

İnsanlığın içine düştüğü bu çaresizliğin hep bir ağızdan eylül ayında devlet ve hükümet başkanlarının katılımıyla yapılacak 70. BM Genel Kurul toplantısında dile getirilmesi gerekir.

Bu insanlık dramına 5+1 ülkelerinin ilgisiz kalacağı kesin, bırakın ilgisizliği bu sıkıntıların dolaylı olarak daha da ağırlaşması için bunlar destek olacaklardır.

Geriye kalan diğer ülkeler özellikle İslam ülkeleri bu insanlık dramını en iyi şekilde bütün dünyaya bu vesileyle anlatmaları, bu şekilde dünya kamuoyunun dikkatlerini bu küresel insanlık dramına çekmeleri vicdani bir görev olmalı.

 


 

22 Ağustos 2015 Cumartesi

Koalisyonda kurumsallaşmanın önemi





 

7 haziran genel seçim sonuçlarının siyaset üzerinde bıraktığı sarsıntılar devam ediyor.

Tek partinin iktidar çoğunluğunu elde edecek vekil kazanamaması her bakımdan olumsuz bir sürecin başlangıcı olmuştur.

Koalisyon kurulması için anlaşma sağlanamaması da, seçimlerin yeniden tekrar edilmesini gündeme getirmiş.

Çözüm sandıkta görülmüştür.       

Yapılan açıklamalar Kasım ayı başında genel seçimlerin tekrarlanması ağırlık kazanmış görünüyor.

Yeni seçimden beklentiler tek bir partiyi iktidara götürecek yeterli bir sayının sağlanması yönünde.

7 haziran seçim sonrasında belirli aralıklarla yapılan anketlerin sonuçlarına göre, seçimlerden yüzde 41 oyla birinci parti çıkan Ak Parti oylarını 3- 4 puan artırmış görünüyor.

Bu durumda yüzde 45’ler civarında bir seviyeye ulaşması bekleniyor.

Ak Parti Kasım ayında yapılacak erken genel seçimde bu oranı koruduğu takdirde tek başına iktidara gelecek sayıyı elde edeceği intibaını veriyor.

Hele doğu ve güneydoğudaki seçmenlerin iradesi üzerindeki baskıyı ortadan kaldıracak demokratik ve hür ortam sağlanırsa ki, Ak Parti açısından büyük kayıp özellikle bu bölgede meydana gelmişti, bu takdirde Ak Partinin tek başına iktidara gelme şansı daha da artmış olacak!

Seçim sonrasında zaman zaman “neden iki büyük parti bir araya gelip de güçlü bir koalisyon kurulamadı” sorusu sorulduğu gibi bu yönde tavsiyeler de yapıldı.

Almanya örneği verildi.

Yıllardır Almanya’da ya da bir başka Avrupa ülkesinde koalisyon hükümetleri kurulup pekala yürütme işi aksatılmadan sürdürülüyor, diye hep örnek gösteriliyor.

Bu örneklere bakıp “bizde neden bu tür koalisyonlar olmasın” şeklinde fikirler, tavsiyeler ileri sürülüyor.

Fakat hani derler ya “kazın ayağı öyle değil, bir diğer ifadeyle işin aslı öyle değil” gösterilen bu örnek bizim ülkemiz şartlarına uygun değil.

Bildiğimiz gibi ülkemizde koalisyonların karnesi pek iyi değil, iyiyi bir kenara bırakalım orta bile değil. Bugüne kadar geçer not alamamış ve koalisyon hükümetleri hep sınıfta kalmış!

Bundan da ülkemiz zarar görmüş.

Bu nedenle gerek Almanya ve gerekse diğer Avrupa ülkelerinde uygulanan koalisyon hükümet örneklerinin ülkemizde başarılı olması mümkün görünmüyor. Ülkemizin bu hususta sınıfta kalmaya da tahammül yok.

Neden mümkün görünmediğine gelince; aslında koalisyon hükümetlerinin ülkemizde kurumsal dayanağının bugüne kadar oluşmaması...

Bu husustaki kurumsallaşma eksikliği koalisyon hükümetlerinin başarısını engelleyen en önemli engeli teşkil ediyor.

Bu kurumsallaşmanın olması da zaman alacaktır.

Bunun bir anda olması mümkün görünmüyor.

Çünkü koalisyon hükümetlerin başarı bileşeninde çok çeşitli etkenler var.

Bu unsurlar halledilmeden koalisyonlardan beklenen faydayı ve istikrarı beklemek hayalden öteye geçmiyor.

Sonuç olarak seçmenimizin bu inceliği iyi fark edip yaklaşan erken seçimde oyunu verirken veya çeşitli nedenlerden dolayı önceki seçimde sandığa gitmediyse bu gerçeği göz önünde bulundurarak hareket etmesi ülkenizin güven, istikrar ortamının sağlanması ve sürdürülebilir kalkınması açısından büyük önem taşıyor.

8 Ağustos 2015 Cumartesi

Kürt sorunu değil, emperyalistlerin sorunu




Kürt sorunu diye ileri sürülen mesele aslında Kürtlerin özgürlüklerinin ve temel haklarının elinden alınması sürecidir.
Bu işin baş aktörleri batılı emperyalistlerdir.
Kürt sorunu ile hedef saptırıp aslında Kürt kardeşlerimizi istismar etmek ve fırsatını bulunca onları her bakımdan sömürü ve kaos düzenine sürükleme sürecidir.
Bu ülkede Kürtler için ayrı bir anayasa ve kanun bulunmamaktadır.
Mevcut anayasada bir eksiklik varsa bu eksiklikten veya yanlışlıktan ülke içindeki bütün insanlar aynı şekilde etkilenmektedir.
Kanunlarında ihtiyacı karşılamama gibi bir durum söz konusu ise bundan doğusu da batısı da kuzeyi de güneyi de aynı oranda etkilenmektedir.
Kalkınmada, hizmetlerde eksiklik varsa bu durumdan ülkenin diğer bölgelerindekiler de sıkıntı çekmektedirler.
Hele ki PKK denilen terör örgütün kanlı katliamlarına başladığından beri yapılan yatırımlara karşı gelmesi; yakarak, yıkarak maksatlı olarak bölgenin kalkınmasını engellemesi, bölge insanının planlı olarak geri kalması için hazırlanmış bir tuzaktır.
Masum vatandaşları çoluk çocuğunun gözleri önünde en acımasız bir şekilde öldürmüş bir zihniyetin sözde temsil ettiği bir topluma vereceği ne olabilir, olsa olsa kan ve vahşettir!
Bugüne kadar yaptığı vahşeti hangi düşman ordusu yapmıştır?
Vahşette sınır tanımayan bu örgüt bunu kendine şiar edinmiştir.
İşte son günlerde güvenlik güçlerimize yaptığı saldırılar, yine masum insanların araçlarını en gaddar bir şekilde yakarak o insanların geçim kaynaklarını yok etmek hangi insanlık, hangi özgürlük anlayışına sığar!
Çoluk çocuğunun aşını ekmeğini kazanmak için çalışan bu insanların araçlarını yakmakla kime hizmet ediliyor?
Gözü dönmüş insanlıktan çıkmış, vahşet ve kan dökmekten başka bir şey bilmeyen bu örgütten ne beklenebilir?
Bunlar mı Kürt kardeşlerimizin haklarını koruyacak, bu zihniyet mi bu kardeşlerimize bugünkünden daha çok aş, iş ve refah getirecek?
Bunların getireceği olsa olsa zulüm, işkence, baskı ve ölümden başka bir şey olamaz!
Bu acı gerçeği öncelikle Doğu ve Güneydoğulu kardeşlerimizin iyi fark etmesi, iyi anlaması lazımdır.
Bunların anladığı dil sadece kendilerinin kullandığı vahşet dilidir.
Kürt kimliğini kullanarak, alabildiğine istismar ederek bu insanları bugün içinde bulundukları huzur, güven ve refah seviyesinden çok daha kötüsüne götüreceklerdir.
Arkalarındaki emperyalist insan hakları savunucuları eğer bu söylemlerinde gerçekten samimi olsalar idi bugün bölgemizde bulunan ülkeler; Irak, Suriye, Filistin, Mısır, Libya ve daha birçok İslam ülkesinde yıllardır yaşanan insanlık dramları anında son bulurdu.
Emperyalist güruhun ve onların içerdeki maşalarının gayesi sergiledikleri bu vahşet zincirine yeni bir halka eklemektir.
30-40 senedir Kürtçülükle beyinleri yıkanan bir kısım insan çevremizde yaşanan bu acı gerçeği göreme basiretinden yoksun bulunuyor.
Sanıyorlar ki sözde bir özerklik elde edilince kendilerini rüyalar âleminde bulacaklar.
Hiç beklenmedik bir şekilde, bir anda ne kadar sorunları varsa kendiliğinden yok olacak!
Fakat ne yazık ki şu anda içinde bulundukları refah ve özgürlük ortamını çok arıyor olacaklar, asıl o zaman uyanmış olacaklar, heyhat ki ne heyhat, o zaman iş işten geçmiş olacak.
Geriye dönüşü olmayan bir yola girmiş olacaklardır ki, bunu hiç temenni etmeyiz!..
Yapılması elzem olan ise topluca bu cani örgüte, emperyalistlerin maşası olan bu örgüte karşı çıkılması, çocuk yaştaki evlatlarını bu örgütün tuzağına düşmekten kurtarmalı ve gerçek yüzlerini anlatmalıdırlar. 
Bugüne kadar çocuk yaştaki Kürt kardeşlerimizin evlatları bu anlamsız yolda örgüt liderlerinin ve onların siyasi uzantılarının kişisel hırs, kin ve menfaatleri için yok edildi!
Sömürü düzeninin çıkardığı bu fitne uğruna binlerce şehit vermişiz, bölgeye yapılması gereken yüz milyarlar yatırım yerine boşa gitmiş...
Bu sorun ne Kürtlerin ve ne de ülkemizin sorunu, bu sorun kana ve vahşete doymayan emperyalist güruhun ve onların zavallı maşalarının sorunu!...

1 Ağustos 2015 Cumartesi

Asırları bulan birlikteliğin çözümsüzlüğü olamaz


 

 
Çözüm sürecinin devam etmemesi için mantıklı bir sebep yok.

Dini, tarihi, kültürü, dili aynı olan gruplar arasında çözümsüzlüğü kabul etmek mümkün değil.

Bu çözümsüzlük kavramı da suni olarak maksatlı olarak hazırlanmış bir senaryodur.

Senaryosunu emperyalist güçlerin yazıp içerdeki hain işbirlikçileri ile 30 - 40 senedir ülkemizde sahnelediği iğrenç bir oyundur.

Bu oyunun amacı da hiç şüphesiz ülkemizi bölüp parçalamaktır.

İçerdeki hainler bu oyunun ne yazık ki iğrenç figüranlarıdır.

Bu ülkenin doğusuyla batısıyla, güneyiyle kuzeyi ile alıp veremeyeceği hiçbir şeyi yoktur.

30-40 yıldır batının uşaklığını yapan bu kandırılmış hainler ülkemizde binlerce masum insanın kanını akıttılar.

Adeta kanla beslendiklerini tescillediler.

Bu vahşetlerini tescillerken ülkesini, vatanını ve manevi değerlerini seven ve yaşatan bu milletin vicdanında derin yaralar açtılar.

Baskıyla, silahla, korku psikolojisi oluşturarak bugüne kadar batılı sömürgecilerin uşaklığını yaptılar.

Sözde savundukları bölge insanına her bakımdan çok şeyler kaybettirdiler.

Bir asır öncesinin baskı zulüm ve vahşet örneklerini uygulayan komünist rejimin yıldızını sözde bayraklarına sembol yaptılar.

Vahşet ve zulmün sembolü olan bir siyasal anlayışı kendilerine rehber edinen bu anlayış, varsayalım ki bağımsız bir devlet kurdular, ki asla mümkün değil, bugün o bölgede bulunan insanlara sözde vaat ettikleri barış, özgürlük, insan hakları söylemlerinin sadece teori olduğu uygulamada zerresinin dahi olmayacağını görmüş olacaklar.

İşte asıl esaret o zaman başlamış olacak, asıl vahşet o zaman başlamış olacak, eşi görülmemiş insanlık dışı uygulamalar o zaman başlamış olacak ki tarifi mümkün olmayacaktır.

Aynen komünizm dönemindeki doğu ve batı Almanya misali bir yönetim olacaktır.

Bu insanlık dışı ortamı hazırlayanların dahi düşünemedikleri ölçekteki vahşeti hazırlayanlar bin pişman olacaklardır fakat iş işten geçmiş, geriye dönüşü olmayan bir yola girilmiş olacaktır.

Biz biliyoruz ki Doğulu ve Güneydoğulu kardeşlerimiz bu hain ve çirkin oyunun farkındadırlar, gerek bugüne kadar kendilerine yapılan baskıdan kurtulmak ve gerekse bu hain örgütün kendilerine vaat ettikleri özgürlük senaryolarının tamamen yalan ve yanlış olduğunu biliyor bunların bu aldatıcı söylemlerine zerre kadar prim vermeyeceklerdir.

Bu uluslar arası çirkin projenin bir aldatmaca ve tehlikeli bir tuzaktan başka bir şey olmadığı kanaatinin kendilerinde hasıl olmasını temenni ediyoruz.

Asırları bulan bir birlikteliğe sahip olan bu insanların çözümsüzlük diye bir sıkıntısı olmamış olmayacaktır.

Irkçılık propagandası yaparak kandırılan insanlar artık bu sinsi narkozdan uyanmalı gerçeği görme zamanının gelmiş ve geçmekte olduğu şuuruna varmalarını unutmamaları gerekiyor.

Bugüne kadar gösterilen iyi niyet ve aşırı hoşgörü, bu hainlerin de aşırı şımarmalarına yol açmış, uzanan şefkatli elleri boş bırakılmış ve ancak anlayacakları dille cevap vermek bir zaruret olmuştur.

MOSSAD usulü infazlar uygulamalarının da bu vahşet örneklerini kimin adına yaptıklarının en bariz göstergesidir. Bugüne kadar masum insanları en acımasız bir şekilde öldürmekten çekinmemişlerdir. Vahşette zirveye çıkarken, zillete de en aşağı derekeye düşmüşlerdir.

Bu uğurda hayatlarını yitiren polislerimiz, askerlerimiz göğsünü siper ederek kanlarının son damlasına kadar kendilerine yakışan bir cesaret ve asaletle bu hainlerle mücadele ederek ülkemizi bu hainlere karşı savunmuş; vatansever insanlarımız tarafından dualarla, Fatihalarla ebedi istirahatgahlarına şehitlik gibi yüksek bir dereceyle uğurlanmaktadırlar.

Bu hain oyunun arkasında duran emperyalistler iyi bilmeli ki ülkemizin bu asil insanları bu ülkeyi göğsünü siper ederek kanlarının son damlasına kadar mücadele ederek savunacaklardır.

Vatan sevgisi imandandır.

Bu sevgi var oldukça bu vatanı bölmek, parçalamak ve emperyalistlere ve onların içerdeki piyonlarına peşkeş çekmek isteyenlere pabuç bırakılmayacaktır.

Bunun en bariz, en samimi örneği ise Genel Kurmay başkanlığımızın yapmış olduğu açıklamadır. Çok sayıda insanımızın bu teröristlerle mücadele etmek ve vatan savunması için başvuruları böyle bir ulvi görevde ne kadar hassas ve ne kadar samimi olduklarının açık bir göstergesidir.

29 Temmuz 2015 Çarşamba

“Türkiye: Değişken müttefik (The erratic ally)”


 

 
Başlık BBC’nin Türkiye ile ilgili haberinden…

Ülkemizde son günlerde yaşanan olayları yorumlayan haber şöyle devam ediyor; bir iyi bir de kötü haber şeklinde...

İyi olanı, Türkiye’nin daha önce asla göstermediği bir şekilde DAEŞ’e karşı mücadele etmesi, hedeflerini bombalaması, bu vesileyle ABD uçaklarına ülkemizdeki üssü kullanmaları için müsaade edilmesi…

Bu arada Sayın Cumhurbaşkanımızın ismini de vererek bu vesileyle bunu fırsat bulup PKK terör örgütüne saldırı düzenlemesi ise kötü haber olarak değerlendiriliyor!

Haberde başta pentagon olmak üzere müttefiklerin Türkiye’nin Irak ve Suriye’deki Kürt terörist gruplara hava saldırısı düzenlemesinden hiç memnun olmadıkları ifade ediliyor.

Ve bu grupların kendileri için DAEŞ’e karşı mücadele eden birkaç güvenilir gruplardan bir olduğu ifade ediliyor.

Bu açıklamalardan, ABD’nin açıkça PKK ve onun türevleri olan terör örgütlerini desteklediğini anlıyoruz, bu destek yeni de değil…

Anlaşılan Türk silahlı kuvvetlerinin ülkemizin birlik ve beraberliğine göz diken bu terör örgütlerinin yuvalarını bombalamalarını ise hiç hazmetmemiş görünüyorlar.

Bu bilinmeyen bir gerçek değildi.

Bu açıklamalar batının İslam ülkelerinde sürekli olarak terör örgütlerinin üretilmesi, yenilerinin devreye girmesinin temel politikaları olduğu bir anlamda teyit ediyor.

Öyle olmasaydı, bugün birçok İslam ülkesinde eli kanlı terör örgütleri yuvalanmaz insanlığın kabul edemeyeceği vahşet örnekleri yaşanmazdı.

Şimdi ABD önderliğindeki uluslar arası toplumun dünya kamuoyunda bıraktığı derin iz ise İslam ülkelerini bir terör yuvası haline getirmek, istikrar ve güven ortamını yok etmek.

Gerek bölgemizde ve gerekse Afrika’daki birçok İslam ülkesinde bu acımasız faaliyetleri görüyoruz.

Ne BM ve ne de uluslararası toplum bu hususta bugüne kadar ciddi bir tavır takınmamışlar.

Mısır’ı bilerek destekleyerek kaos ortamına çevirdiler, bunu Libya’da yaptılar.

Bu iğrenç politikayı önce Irak’ta uyguladılar, on seneyi aşan bir süredir Irak bir terör yuvasına döndü.

Suriye’de durum belli, beş senedir insanlık tarihinin görmediği bir vahşet sergileniyor.

Şimdi bu bölgede istikrar, huzur ve güvenin kaldığı tek ülke Türkiye!

30- 40 senedir, asırlardır birlikte yaşayan insanları fitne gücünü kullanarak birbirine düşürmeye çalışıyorlar.

Hiç gereği ve sebebi yokken bu fitne ateşi yakılmıştır!

Öne sürülen gerekçe ise birtakım sözde haklardır ki bunların verilmiş olmasına rağmen bu fitne ateşini batılı sömürgeciler söndürmek istemiyorlar; çünkü bundan beslen içerde çok küçük bir azınlık ve ülkemiz üzerinde hain ve insanlık dışı çirkin emelleri olan sömürü güçleri var.

Şimdi anlaşılıyor ki DAEŞ denilen sözde İslam devleti diye tanıtılan bu terör örgütü de sırf ülkemizde bulunan ırkçı terör örgütlerin güçlenmesi ve söz konusu bölgede her bakımdan daha güçlü hale gelmesi için peydahlanmıştır...

ABD’nin ülkemizdeki üssü kullanma iştahı ise hiç iyiye alamet görünmüyor.

Çünkü ABD liderliğindeki koalisyon güçlerinin girdiği yerden hayır gelmemiştir.

İşte en bariz örneği Irak, en bariz örneği Afganistan…

Bunların gayesi ne huzur ve barış getirmek ne de terörü önlemektir.

Geçmişlerine baktığımızda bunu açık ve net bir şekilde görüyoruz.

Yanı başımızda canlı örnekleri var.

Sömürü güçlerine sığınan bir terör örgütü ve sırtlarını bu terör örgütlerine dayadıklarını açıklamaktan hiçbir sakınca görmeyen meclisteki siyasi uzantıları hariç, doğu ve güneydoğudaki Kürt kardeşlerimizin bu hain, bu iğrenç oyunu iyi görmeleri ve anlamaları lazım.

Kendilerine gerçek dışı vaatlerde bulunanlar, aslında sonu belli olmayan bir çıkmazın içine sürüklemektedirler.

Bu gerçeği iyi anlayıp ona göre tavır almalarınım zaman gelip geçmektedir.

Mesele ne Kürt haklarını savunmak ve ne de onlara sahip çıkmak, yegâne gaye bu ülkeyi aynen Irak, Suriye gibi kan gölüne çevirip sömürü güçlerine peşkeş çekmekten başka bir şey değil...

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Nush ile uslanmayanın...


 

 
Sözde bir hak elde etme bahanesiyle başlayan terör ülkemiz insanlarının vicdanında derin izler bırakan olumsuz gelişmelere neden oldu.

Çok pahalıya mal oldu, zaman zaman ülkemizin kalkınması, gelişmesi, huzur ve güven ortamı engellendi.

Devlet değişik zaman aralıklarında bu çetelere şefkat elini uzattı, aşırı müsamaha gösterdi.

Belki içine düşülen bu gafletin ve hatanın farkına varılır da bir bahaneyle bu yanlıştan vazgeçilir denildi.

Fakat öyle olmadı.

Bu iyi niyet yaklaşımı akıl almaz ve vicdanların kabul edemeyeceği bir anlayışla karşılık buldu.

Yabancılara, ülke düşmanlarına, emperyalistlere uşaklığa, piyon olmaya devamdan vaz geçilmedi.

Gösterilen aşırı iyi niyet aşırı bir şekilde kötüye kullanıldı.

Son gelinen noktada ise terör nerdeyse yüce meclise taşınmaya başlandı.

Bu yüce meclise layık olmayanlar seçilmiş olmanın, dokunulmazlığın zırhına sığınarak silah kuryeliği yapmaya başladı.

Bu büyük hainlik nereye varacak yarın bir gün bu patlayıcıların bu kılıfla meclise sokulmayacağı ne malum!

Bu pervazsız tutuma hangi kanun, hangi hukuk, hangi insanlık anlayışı müsaade eder.

Dillerinden barışı, hukukun üstünlüğünü, özgürlüğü, demokrasiyi, insan haklarını düşürmeyenler, bu kavramları öylesine ustalıkla istismar ettiler ve ediyorlar ki bunun emsali, örneği görülmemiştir.

Bunu hiçbir hukuk devletinin kabul etmesi mümkün değildir.

Hiçbir batı ülkesinde, ülkemiz ve diğer İslam ülkelerinde olduğu gibi bu derece azgınlaşan terör örgütlerinin varlığını görmek mümkün değildir.

Anlamsız bir hak arama ve elde etme bahanesiyle terör örgütleri toplum güvenliğini, ülkemizin ali menfaatlerini çeşitli kisveler altında ihlal etmiş ve sömürgeci ülkelerin menfaati için kullanmışlardır.

Biri yetmiyormuş gibi, yenileri devreye girmeye çalışıyor.

Yıllardır kanla beslenen malum terör örgütünü biliyoruz.

Bu yetmiyormuş gibi din istismarı yaparak devletin kurumlarına yuvalanan paralel yapı örgütü sinsice örgütlendi.

Dahası uluslar arası bir terör örgüt olan ve ismini İslam devleti olarak süsleyen bir örgüt daha peydahlandı.

İlk ikisinin zamanında gerekli etkin tedbirler alınmaması nedeniyle tahribatı fazla oldu.

Şimdi DAEŞ denilen sözde İslam devleti kisvesi altında kendini masum gösteren bu örgüt öncekiler gibi kadrolaşmadan kökü kurutulmalıdır.

Kendini Müslüman gösterip her türlü vahşeti yapan, İslam’ın kutsal mekânları, değerleri olan camileri, türbeleri hiç sıkılmadan bombalayan bu örgüt nasıl sözde bir İslam devletini temsil edebilir! Buna katılanlar bu akıl almaz, insanlığın ve İslam’ın kabul edemeyeceği eylemleri nasıl yapar diye kendilerine sormuyorlar mı?

Gerek ırkçılığı ve gerekse İslami değerleri istismar eden bu örgütlerin peşinden gittikleri insanlık dışı davaları, ne savundukları insanlara ve ne de İslamiyet’e fayda sağlamamış.

Şimdi güneydoğudaki Kürt kardeşlerimiz 30-40 yıldır her bakımdan uğramış oldukları sömürüye dur demeyecekler mi?

Sürüklenmek istendikleri bir çıkmazın ve bataklığın içine tamamen düşmemek için bu hainlerin çirkin ve emperyalist maksatlarını anlamakta hala tereddüt mü ediyorlar?

Yine İslam ismi altında İslamiyet’i emperyalistler ve batılı sömürü düzenin menfaatleri adına istismar edenleri anlamakta zorluk mu çekiliyor?

Terör konusunda zengin bir tecrübe birikimi olan ülkemiz bu hainleri zaman geçirmeden sindirmelidir.

Çünkü bu örgütlerin ortak bir paydası var, terörün dini, milleti, vatanı, mezhebi olmaz olmamıştır. Bunlar yeri geldiğinde birbirlerinin değirmenine su taşıyacaklar, vahşetin ortak paydasında bir araya gelebileceklerdir.

Çünkü terör örgütlerinin hiçbiri kendi iradeleriyle hareket edemez, onları kullanan üst akıllar ne derse onu yapmaya mahkûmdurlar.

Bu durum bu çirkin oyunun şaşmaz kuralıdır.

Bu kural değişseydi çözüm sürecinde gösterilen aşırı müsamaha semeresini verir, silahlar bırakılır, çocuk yaşta olanlar kandırılarak dağa çıkarılmazdı.

Terör liderleri, terörü bir yaşam tarzı olarak seçmiş, bugüne kadar cahil ve şuur yoksunu çocukları kandırarak kendi çirkin emelleri için kullanmışlardır.

Sözde meşruiyet kazanmış olanları da halkın iradesiyle değil, zorbalıkla meclise girmişlerdir.

 
Merhametten maraz doğar…

Nush ile uslanmayanın hakkı tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Su uyur düşman uyumaz!


 
 
Suruç’ta meydana gelen hain ve büyük ölçekli bir terör hadisesiyle ilk defa mı karşı karşıyayız?

Elbette hayır!

Neredeyse yarım asırdır ülkemiz terörün pençesinde.

Zaman zaman bu pençe biraz gevşemiş olsa da hain kontrolünü hiç bırakmamış.

Bu işin arkasındaki gerek iç ve gerekse dış güçler ülkemiz insanlarının hür iradesini serbest bırakmamışlar.

Bunun karşı kontrolün de ise zaman zaman boşluklar ve rehavet olmuştur…

 
Terörden bu ülkenin her ferdi zarar görmüş.

Bu zarar can kaybı noktasında olunca buna maruz kalanlar çok daha fazla mağdur ve acı çekmiş.

1970’li yıllara baktığımızda terör üniversiteleri ve öğrencileri kullanmış ve yüzlerce insan hain emelleri olanların oyununa gelerek hayatlarının baharında bu oyuna kurban olmuşlardı.

Olayların arkasındaki asıl gerçek ise ülkenin huzur ve güvenini bozarak kalkınmasını engellemek, bu arada küçük bir azınlığa kişisel menfaat sağlamak idi...

Netice olarak dış ve iç güçlerin ortak çabasıyla birileri hain emellerini gerçekleştirmek için gençleri kullanmıştı.

Sadece gençler hayatını kaybetmemiş, ülke ekonomisi gelişmemiş, makroekonomik dengeler allak bullak olmuştu.

Kayıp çok yönlü olmuştu.

Kocaman bir on yılı ülkemiz kayıpla geride bırakmıştı.

Darbe sonrası yeniden demokrasi işlemeye başlayınca seksenli yılların bir kısmı verimli geçmiş, kalkınma hamleleri yeniden başlamıştı.

Ancak iç ve dış hainler yine rahat durmadılar, 1984 yılında yeni bir kanlı terör baş göstermeye başladı.

Bu sefer sözde Kürtleri savunma adına Kürt köyleri basıldı acımasızca katliamlar yapıldı.

Bu hain, iğrenç ve mide bulandırıcı katliamları yapanlar “biz sizi öldürerek haklarınızı elde edeceğiz” mesajını veriyordu.

Aradan 30 yıldan fazla zaman geçti.
Asırlar süren birlikteliği 30 yılda yok etmek, bölge halkını başkalaştırmak, asimile etmek politikası uygulandı.

Bu süreç baskıyla, silah zoruyla, korkutarak, yıldırarak yapıldı.

Sonunda bu vahşeti bir Kürt hareketi, Kürt haklarını elde etme ve sözde benzeri söylemlerle kendilerini masum ve haklı gösterme çabasına girdiler.

Hadi bakalım, peki öyle olsun, yeter ki bu vahşet son bulsun!

Bu ülkenin birliği ve beraberliği uğruna baldıran zehri dahi olsa içeriz denildi…

Soruldu ne istiyorsunuz, “ana dil ile eğitim, konuşma” peki alın size istediğiniz gibi konuşun, özel dil kursları açın geliştirin dilinizi bakalım; bu haklar sizi bir anda dünyanın en zengini, her bakımdan dünyanın en ileri ülkesi, en medeni insanı yapacak mı?

“Bu dil bu derece mi sihirli bir dil ki sizi bir anda süper güçlerin sahip olduğu maddi değerlere kavuştursun” sorusunu ise kimse kendine sormadı.

Şimdi son günlerde terör örgütünün yaptığı eylemlere baktığımızda filimin tekrar başa sarılma hareketinden başka bir şey olmadığını görüyoruz.

Neden?

Çünkü başlatılan çözüm süreci ile artık kan akmamaya başladı.

Bölge kalkınmaya başladı.

Ülkeye huzur geldi.

Analar ağlamamaya başladı.

Ülkemiz güçlenmeye başladı.

Devasa yatırımlar yapıldı ve yapılıyor.

Bu olumlu gelişmeler karşısında emperyalist hain güçler ve onların içerdeki hain işbirlikçileri rahatsız oldu; "Türkiye güçleniyor, Türkiye huzurlu bir ülke oluyor, Türkiye bölgesinde de dünyada da önemli bir ülke olma yolunda hızla ilerliyor.

Türkiye’de ne kadar etnik topluluk varsa hepsi bir ve beraber oluyor.

Türkiye’nin bu gelişmesi, birlik beraberliği bir dönemin süper gücü olan Osmanlı İmparatorluğunu hatırlatıyor.

Ülkemiz adına bu kadar olumlu gelişme olursa, buna emperyalist hainler ve onların içerdeki işbirlikçileri nasıl dayanır? Nasıl olsa ellerinde her tabakadan, her kademeden piyonları kuklaları var “hemen bunları harekete geçirelim” demezler mi?

Netice olarak ülkemizin on yıllardır iç ve dış hainlerin birlikte hareket etmesiyle terör ve benzeri ihanetlerle karşı karşıya kalmıştır.

Bundan sonra da, temenni etmeyiz ama muhtemelen kalacaktır.

Fakat ülkemizin bu hain olaylara karşı çok yönlü tedbirleri almış ve alacağından ve üstesinden geleceğinden hiç şüphemiz yok.

Bizim bir atasözümüz var, “su uyur düşman uyumaz” bu atasözü terör ve benzeri tehditler için düsturumuz olmalı ve bunu hatırımızdan çıkarmamız gerekiyor.

Kendilerinde vatan, millet, devlet, birlik beraberlik sevgisi olmayanlar için terör ve benzeri hadiseleri bir fırsat bilip bunu kendi kişisel emelleri için gerek yazılarında ve gerekse siyasi propagandalarında kullanacaklar olacaktır.

Bu elit azınlık zaten bu ülkenin değerlerine ne bağlı kalır, ne de savunucusu olur.

Kandan, terörden beslenenlere bu millet itibar etmemiş ve etmeyecektir.