22 Kasım 2016 Salı

Yargısız infaz alışkanlığı



 
Sureti haktan görünen malum kesim o bildik huyundan vazgeçmez.

Bunun son örneğini İstanbul’da yapılan NATO toplantısında tekrar gördük.

Kişi veya bir topluluğa ya da ülkeye yargısız infaz uygulamak ne aklıselimin, ne insan hakları, ne demokrasi ve ne de hukukun üstünlüğü anlayışıyla bağdaşmaz.

Bu yaklaşım hem bu değerleri istismar ve hem de muhatabını istismar etmekten başka bir mana taşımaz.

Meseleyi çarpıtmak, saptırmak dürüstlük ilkesiyle de bağdaşmaz…

NATO parlamenter asamblesi 62’nci genel kurul toplantısı 18-21 Kasım 2016 tarihinde İstanbul’da düzenlendi.

NATO’nun önemi, yararı ve görevi üzerine konuşmalar yapıldı.

Ülkemizi ilgilendiren meseleler tartışma konuları arasında yer aldı.

En önemli konulardan biri yıllardır huzurumuza, bütünlüğümüze ve bağımsızlığımıza musallat olan terör örgütleri ve siyasi uzantılarının toplantıya konu olması oldu.

30 yılı aşan PKK terör örgütü ve siyasi uzantısı olan partinin meclisteki üyelerinin bir kısmının uzun yıllardır ülkemizin bütünlüğüne yönelik sürdürülen insanlık ve kanun dışı eylemleri, söylemleri nedeniyle tutuklanmaları Hollandalı delege tarafından tenkit ve bir bakıma da şikayet kabilinden dile getirildi…

Yıllardır ülkemizin komşularında yaşanan vahşetin ne denli insanlık dışı boyutlara ulaştığını söylemeye gerek yok.

6 yıldır Suriye’de savunmasız insanların dramını bütün dünyayla hep birlikte seyrediyoruz.

Evleri başlarına yıkılıyor, acımasız Suriye yönetiminin her gün masum insanların üzerlerine attıkları bombaların bıraktığı beton yığınlarının altından kurtulmaya çalışan, sahillere vuran çocukların dramını görmezden gelen bu vicdan yoksunu güruh ülkesine ihanet içinde olan tutuklu milletvekillerini savunuyor.

İnsani değerleri ustaca saptırmalarındaki maharetlerini gösterme çabası içindeler.

Yüzbinlerce savunmasız insan Suriye’deki gaddar rejim tarafından katledildi!

Bu vahşeti gören yok, enkaz altından çıkarılan çocukların dramını görmezden gelip, ülkemizin birlik ve beraberliğini, toprak bütünlüğünü tehlikeye atanların savunmasına soyunuyorlar.

Ne ülkemizde düzenlenen NATO parlamenter asamblesi toplantısında, ne de her sene Birleşmiş Milletler genel kurulunda ve diğer oturumlarda bu mazlum insanların dramı ciddi bir şekilde ele alınmadı.

Uluslararası Af Örgütü ve diğer uluslararası insani ve hukuki kuruluşlar 6 yıldır insanlığın yüzkarası Suriye’deki insanlık dramına çözüm getirecek bir yaklaşım sergilemiyor.

Irak 2003 yılından beri aynı zulme sahne oluyor.

Bunlar sadece sınır komşularımızda meydana gelen (getirilen) vahşet sahneleri.

Yıllardır meydana gelen bu insanlık dışı ve insanlık ayıbı olayların durması yargısız infaz anlayışı ile değil, samimi ve ciddi bir yaklaşımla ele alınarak halledilir.


 

 

29 Ekim 2016 Cumartesi

ABD'nin yeni başkanı dünyaya bakışını değiştirecek mi?

 

 

Uzun bir aday adayı ve adaylık maratonundan sonra ABD başkanlık seçimine az bir zaman kaldı.

Her iki parti adayı da seçimi kazanmak için kıyasıya mücadele verdi.

Uluslararası politikanın belirlenmesinde önemli bir role sahip olan Amerika’nın yeni başkanın seçilmesiyle bu politikasında bir değişiklik olacak mı sorusu gündemdeki yerini koruyor.

Çünkü dünyadaki olaylara baktığımızda insanlık insanlığını unutmuş, bazı bölgeler adeta yangın yerine dönmüş.

Bugün uluslararası toplumun benimseyip kabul ettiği temel insani değerlerin sadece ismi var, bu değerler uygulanmasında ise maalesef eser yok diyebileceğimiz durumu düşürülmüş.

Söz konusu yerlerde zulüm artık günlük yaşantı halini almış, her gün Suriye’de, Irak’ta onlarca masum insan; çoluk, çocuk, büyük küçük, savunmasız insanlar ya her türlü desteği gören terör örgütleri, ya da zalim ve basiretsiz aynı zamanda belli güçlerin oyuncağı olmuş yönetimler tarafından en ağır silahlarla katlediliyor.

Bütün dünya; uluslararası af örgütü, insan hakları örgütleri, uluslararası hukuki kurumlar bu zulme seyirci kalıp görmezden geldikleri gibi, suçları başkalarında arama çabasındalar.

Bu hususta dünya kamuoyunu aldatmak için bütün maharetlerini gösteriyorlar… 

Peki, bölgemizde uzun yıllardır süregelen terör ve iç savaş dehşet ve vahşeti nelerin habercisi?

Donald Trump “Clinton kazanırsa 3. Dünya savaşı çıkar!” ikazında bulunuyor.

ABD Cumhuriyetçi başkan adayı Demokrat başkan adayı Hilary Clinton’ı bu sözlerle itham ediyor.

Trump kendisinin kazanması durumda yapacağı işin DAEŞ’le mücadele olacağını söylüyor.

Trump uygulayacağı bu politikayla, altı yılı aşan bir süredir Suriye’de devam eden ve belki de insanlık tarihinin bugüne kadar görmediği insan hakları ihalelerini göz ardı edeceği veya perdeleyeceği izlenimini veriyor.

Clinton ise mevcut yönetimin politikasını sürdüreceğini ve terör örgütlerini dolaylı olarak destekleyeceğini ifade ediyor.

Bir anlamda Suriye yönetiminin kendi vatandaşlarına karşı 6 yıldır uyguladığı zulmün devam etmesine yeşil ışık yakılıyor.

Demek ki DEAŞ denilen cani örgüt emperyalist koalisyon tarafından bunun için oluşturuldu.

Bataklığı perdeleyip sineklerle uğraşmak için kuruldu!

Her türlü insan hakları ihlalinin yapıldığı Suriye’deki 6 yıllık zulmü saklamak, perdelemek için kuruldu.

Trump Suriye’nin zalim lideriyle uğraşmak yerine DEAŞ’la mücadele etmeyi yeğlerken, Suriye’deki zulmün devamına yeşil ışık yakıyor olmalı.

Ancak Trump görünürde ABD emperyalist politikalarına karşı çıktığı izlenimi verdiği için kendi partisinin duayenleri tarafından dahi istenmiyor.

Trump’ın iddialarından biri de DEAŞ’ın görevini 20 Ocakta yeni başkana devredecek olan Obama’nın kurdurduğunu söylemesiydi.

Göründüğü kadarıyla ABD’nin milli ve dış politikasının kişilere odaklı olmadığı, başkan da olsa kişisel inisiyatif kullanamayacağıdır.

Amerikan dış politikasının önde gelen belirleyicilerin belli güçlerin yanında İsrail’in de önemli rolü olduğunu unutmamak gerekiyor.

Ancak Trump seçildiğinde farklı bir dış politika uygulamaya kalkışacağından olacak ki kendi partisinin duayenleri dahi muhalif olmayı tercih edip, rakip partinin adayı olan Clinton’ı destekleyeceklerini ifade ediyorlar.

Fakat kim seçilirse seçilsin ABD’nin bölgemize yönelik dış politikasının kolay değişmeyeceğidir.

1990 yılından itibaren bölgemizi istikrarsızlaştırma ve kaos ortamına çevirme politikası daha ne kadar devam eder şimdiden görmek mümkün gibi değil! Çünkü ABD’nin bölgeye yönelik politikası gelişmelere bağlı olarak oluşturulmuş bir politika olmadığı, önceden planladığı komünist bloğun çöküşünden sonra adım adım uygulamaya başladığı bir politika olduğu anlaşılıyor.

“Bu politika nasıl çökertilir” sorusuna gelince, o da bölge devletlerinin karşı politikalar hazırlayıp uygulamaya almalarına bağlı olacak.

8 Ekim 2016 Cumartesi

Iraklı yetkililerin mankurt sendromluğu



 

Iraklı yetkilerin zaman zaman ülkemize karşı olumsuz tavırlar içinde olmaları sağlıksız bir ruh halinin yansıması olmalı.

Yaptıkları açıklamalar hür ve sağlam bir iradeyi yansıtmıyor.

Bunun en sağlam delili ise Irak’ın on yılı aşan bir süredir içine düşürüldüğü durumdur.

Bush’ların ülkeyi işgal planları ve şu an ülkenin içine düşürüldüğü hazin durumun üzerinden 26 yılı geçti ve bu zulmün daha ne kadar süreceği de belli değil!

1990 yılı Ağustos ayında yapılan 1. Irak işgalini esas alırsak, çeyrek asrı aşan bir zaman dilimi geride kalmış.

Irak bu işgal öncesinde İran’la savaşmıştı uzun yıllar (1980-1988).
Aradan fazla zaman geçmeden söz konusu işgal yapılmış.

Aslında Osmanlı İmparatorluğundan ayrılıp sözde bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmeye çalışması bu topraklara fazla huzur getirmemiş.

Özellikle 2003 yılındaki oğul Bush’un ikinci işgali ise ülkeyi o tarihten bu yana tam bir kaos ortamına sürüklemiş. O günden bu yana Irak toprakları büyük acılara maruz kalmış; kan ve gözyaşıyla sulanmış.

Bu işgal Irak halkının her türlü insanlık dışı muameleye maruz kalmalarına yol açmış.

Koalisyon güçlerinin önde gelenleri ABD ve İngiltere’nin bu savunmasız insanlara yaptıkları zulüm bir gün açığa kavuşacaktır.

Iraklı yetkililer emperyalist güçlerin İslam ve insanlık düşmanlığını görmek istemiyor.

O tarihten bu yana binlerce Iraklı hunharca hayatını yitirdi.

Binlerce küçük, büyük her yaştan insan hayatını haksız yere kaybetti.

Binlerce insan sakat kaldı.

Binlerce insan ülkesini terk etmek zorunda kaldı.

Ülke insanları birbirine düşürüldü…

Müslümanların en zayıf noktaları günümüzde fitneye çabuk düşürülmeleri, bu da emperyalistler için kullanacakları en büyük avantaj oldu ve olmaya devam ediyor.

Son günlerde Iraklı yetkililerin ülkelerinin içine düşürüldüğü bu hazin durumu bir tarafa bırakıp, ülkemiz aleyhinde demeçler vermeleri aklın, vicdanının, mantığın kabul edeceği bir çıkış değil.

Sen kalk bugün içine düşürüldüğün durumu ve buna sebep olan ortamı hazırlayanları bir tarafa bırak ülkemiz aleyhinde laflar et!

Buna kargalar bile ‘güler misin, ağlar mısın’ der.

Bu laflar devlet adamlığına yakışmaz.

Binlerce kilometre uzaktan gelerek ülkesini işgal ettiği gibi ülkeyi yangın yerine çevirenlere bir şey söyleyemezken, gerçek bir dostunu yaralamaya kalk.

Asırlarca birlikte yaşamış; dini aynı, kültürü aynı, tarihi aynı olan gerçek bir dost ülkeye karşı istemezük teraneleri sarf etmek aklın ve mantığın kabul edeceği bir durum değil.

Bu olsa olsa akıl meleksini kaybetmiş olmanın bir tezahürü olabilir.

Bari bu zulüm ortamını hazırlayan ve uygulayanlara bir şey söyleyemiyorsan başkasına da bir şey söyleme.

Bu açıklamalar olsa olsa işgalcilerin daha fazla at oynatmalarına ortam hazırlamak için yapılmaktadır.   

Bunun manası emperyalistlerin bu işte suflörlük yaptıklarıdır.

7 Ekim 2016 Cuma

Petrol fiyatlarının tahterevallisi




Petrol fiyatları ülkemiz ve gerekse dünya piyasalarında hep gündeminde kalmış.
Ekonominin önde gelen bileşeni olması nedeniyle her kesimin ilgisini çekmiş.
Hemen hemen bütün sektörler için temel bir bileşen, üretim maliyetlerinde belirleyici rol üstlenmiş.
Ekonomik faaliyetlerde temel bir girdi olması fiyatların ve enflasyonun düşme ve yükselmesinde temel bir çarpan olarak etkisini sürdürmüş.
Ülke içindeki etkileri yanında uluslararası alanda da stratejik önemini keşfedildiğinden beri sürdürmüş.
Amerika kendisinin petrole bağımlı olduğunu ifade etmiş.
Bu yüzden olacak ki bölgemiz uzun yıllardır huzura kavuşamamış…
2014 haziranında küresel ham petrol fiyatları 140 dolar/varile yükselmişken bu tarihten sonra düşüş trendine girdi.
Petrol harcamaları özellikle ülkemiz gibi yeterli ham petrol ve doğal gaz üretimi olmayan ülkelerin dış ticaretinde hatırı sayılır bir kalem oluşturmakta.
Dış ticaret açığının önemli bir bölümüne karşılık gelmekte.
Yaklaşık 28 aydır, iki seneyi aşan bir zaman zarfında fiyatlar aşağı yönlü seyretmiş, hatta bir ara bulunduğumuz yılın ocak ayında varil fiyatı 30 doların altına kadar düşüş göstermişti.
Son günlerde OPEC’in üretimi kısma kararı alması ve doların biraz yükselişe geçmesi ülkemizde petrol fiyatlarının az da yükselmesine neden oldu.
2014 haziran ayı öncesiyle mukayese yaparsak ve bu süre içinde oluşan enflasyon farkını da göz önünde bulundurursak şu andaki fiyatların iki yıl öncesine göre uygun olduğunu söyleyebilir.
Petrol fiyatlarını etkileyen önemli iki bileşen var biri küresel ham petrol fiyatlarının yükselmesi, bir diğeri ise doların TL karşısında değer kazanması. Bu iki temel çarpan petrol fiyatlarının düşme ve yükselmesinde rol oynuyor.
Doların uluslararası rezerv para birimi olması fiyatların sadece bizde değil diğer ülkelerde de değişimine ortam hazırlıyor.
Brent ve diğer petrol piyasasının son karardan sonra 50 doların üzerine çıkmasıyla konuyla ilgili analistlerin de yorum ve görüşlerinin beraberinde getirdi.
50 doların üzerine çıkması karşı rüzgârları harekete geçireceği, kapalı bulunan petrol kuyularının tekrar açılacağı, şeyl petrol üretiminin tekrar başlayacağı böylece fiyatların yeniden 50 doların altına çekileceği öngörülüyor.
OPEC’in günlük üretimi 32,5 – 33 milyon varilde tutma kararına yönelik yorum ise, petrol kartelinin fiyatları 70 veya 80 dolar civarına yükseltme niyetlerinin olmadığı, şimdilik bunun yerine 50-60 dolar arasında tutmayı amaçladıkları belirtiliyor.
Bu kararda niyetlerin OPEC ülkelerinin mali ihtiyaçlarını karşılamak olduğuna atıfta bulunuyorlar.
Bunun yanında son yıllarda alternatif enerji kaynaklarına yönelişin sürmesi, özellikle iklim değişikliği nedeniyle yeşil enerji kaynaklarına yönelme faaliyetleri de fiyatların aşağı çekilmesinde etkili olabilir.
Özellikle ülkemizin yüksek oranda güneşli gün sayısına sahip olması bu potansiyelin gelecek yıllarda daha fazla kullanılmasına ortam hazırlayacak. 
Yine rüzgâr ve hidroelektrik santrallerinin de ülkemiz enerji ihtiyacını karşılamada önemli rol oynayacaktır.

Otomotiv sanayinde hızlı bir şekilde alternatif enerji kaynaklarına yönelme, elektrikli araçların her alanda yaygınlaşma trendine girmesi de giderek fosil kaynaklı enerji tüketiminin azalmasında rol oynayacaktır.

29 Eylül 2016 Perşembe

Darbeler neden asırlardır devam ediyor?

 

 

Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde oluşturulan padişahların halledilmesi hususunu dikkate alırsak bu topraklar üzerinde yaklaşık iki asırdır darbe senaryoları yazılıp uygulanıyor.

Osmanlı dönemine baktığımızda istemezükçüler keyfi olarak padişahları hal ediyorlar idi.

Bunlardan en önemlilerinden biri de İkinci Abdülhamit Han'a uygulanmıştı.

Bu padişahtan sonra Osmanlı İmparatorluğu hızlı bir çöküş ve toprak kaybının içine sürüklenmiş ve ülkemiz şu anki yüzölçümüne düşürülmüştü.

Cumhuriyetin ilanından sonra tek partili yönetim herhangi bir darbeye maruz kalmadan ülkeyi yönetmişti. Cumhuriyetin kurulduğu yıl olan 29 ekim 1923 tarihinden çok partili dönemin hayata geçmesine, 1950 seçimlerine kadar ülke yönetimi darbe görmedi!

14 mayıs 1950 tarihinde düzenlenen ve TBMM 9. Dönem milletvekili seçiminde gizli oy, açık tasnif yöntemi ilk kez uygulanmıştı.

Bu seçimle ülkemiz demokrasiyle tanışmış ve millet iradesi tecelli etmişti.

Tek parti döneminin partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin 27 yıllık iktidarı son bulmuş, yerine milli iradenin tercihi olan Demokrat Parti iktidara gelmişti.

Demokrat Partinin iktidara gelmesiyle ülkede kalkınma hamleleri başlamış ve bunun millete yansımasıyla Demokrat Parti de üç dönem iktidarda kalmayı başarmıştı.

Ancak ‘istemezük’ zihniyeti DP’nin iktidara gelmesiyle tekrar devreye alınmış ve 27 mayıs 1960 darbesiyle millet iradesi gasp edilmişti, sonrası malum...

O tarihten sonra darbeci zihniyet varlığını ülkemizden eksik etmedi, yaklaşık her on yılda bir varlığını göstermeye devam etti, millet iradesi katl edildi.

Her seferinde maddi ve manevi olarak telafisi mümkün olmayan zararlara yol açmış olmasına rağmen; her darbe sonrasında darbelerin ülkeye verdiği zararlar anlatılmış ve kahir ekseriyet tarafından kabul görmemiş olmasına rağmen gücü elinde tutanlar antidemokratik yola başvurmaktan çekinmemişlerdi.

Haksız kalkışmalarına akıl ve mantık dışı bir gerekçe göstererek ülkemizde darbeyi geleneksel veya teamül haline getirerek bu hukuksuz tutumu sürdürmeyi tercih etmişler.

Milletin hür iradesine karşı kanlı darbeleri yapanların hiçbiri millet tarafından takdir ve kabul görmediği gibi kahraman edasıyla ortaya çıkan bu darbeci güruhun hepsi unutulup gitti.

Darbe mağdurlarına gelince onlar hep rahmetle yad edildi, ediliyor.

Bundan ders çıkarmayan darbeci güruh son olarak 15 temmuz kalkışmasında bulundu.

Bu darbe girişimi öncekilerden çok daha farklıydı, çok daha kötü sonuçları olabilecek bu hain girişim milletin sağduyu, feraset, basireti ve Sayın Cumhurbaşkanımızın kararlı duruşu sayesinde ülkemizden def edilmiş oldu.

Ancak ülkemizin bu kadar çok darbe tehlikesi geçirmiş olmasına ve her seferinde ülkemizi geri götürmüş olmasına rağmen yapılan darbeleri hazırlayan şartların üzerinde yeterince durulmamış olmasının sonucu olacak ki bugüne kadar darbelerin önüne geçilemediğini görüyoruz.

Hiçbir demokratik ülkede hatta taçlı demokrasi ile yönetilen ülkelerin hiçbirinde darbe olmamasına rağmen ülkemizde neden oluyor sorusu ciddi bir şekilde masaya yatırılıp tahlil edilmesi gerekiyor.

Reformların yapılmamış olmasından mı, dolayısıyla mevcut kurumsal yapının ülkemizde sürekli olarak darbelere kapı aralayacak olmasından mı ileri geliyor?

15 Temmuz, artık bir daha bu tür bir kalkışmanın yapılmaması için bir milat olarak görülüyor. Gerek anayasa ve gerekse devlet kurumlarında bu tür kalkışmaya yol açacak bir boşluk varsa, bu sağlıksız yapıyı giderecek bir düzenlenmeye ihtiyaç duyuluyor.

Yani hukuki ve idari olarak bir değişim ve dönüşüme ihtiyacın var olduğu ortaya çıkıyor.

15 Temmuz gecesi, bugüne kadar meydana gelen darbelerin en tehlikelisini önleyen milletimiz inanıyoruz ki bu hususta millet iradesinin ve demokratik yönetimin bekası için de üzerine düşen, yapacaktır...

 

 

 

20 Eylül 2016 Salı

Havanda su döğen BM



Birleşmiş Milletlerin (BM) 71. Toplantısı başlıyor.

Dünya liderleri toplantıya katılarak konuşmalar yapacaklar.

Her lider kendine göre önemli olan konuları konuşmalarında gündeme taşıyacaklar. Her geçen yıl daha da kötüleşen küresel insani zorluklar çözüm bekliyor.

Bu yılsonunda görev süresi dolan Ban Ki-moon’a göre dünyanın içinde bulunduğu mülteci ve göçmenler, iklim değişikliği, Suriye’deki savaş gibi zorluklar bu yılın önde gelen tartışma konuları olacak.

Ayrıca yıllardır BM’nin gündemine aldığı sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin küresel olarak çözüme kavuşturulması bu yılın tartışma konuları arasında bulunuyor.

Genel kurul aynı zamanda Afrika, Asya, Avrupa ve Ortadoğu’da uzun zamandır devam eden ihtilafları çözümde gelişme arayacak.     

BM Barış ve refah için hareket planını ve sürdürülebilir gelişme hedeflerini uygulamaya yönelik momentumun devamı için çaba gösterecek.

Dünyanın mülteci ve sığınmacıları için paylaşılan sorumluluk ruhunda uluslar arası toplumun bir araya gelmesi lüzumu üzerinde durulacak.

Daha fazla ülkenin ülkelerini terk etmek zorunda kalan göçmenleri kabul etmesi gündem maddeleri arasında yer alıyor.

Herkesin, her yerin çok sayıda mültecinin, göçmenin ve azınlık topluluklarının yüzleştiği husumete karşı durması gerektiği bu yılki gündemin konuları arasında yer alıyor…

Görev başında bulunduğu 10 yıllık süre içinde gelişmelerin ve gerilemelerin olduğu bir dönemi kapsıyor Ban ki-moon’un görevde bulunduğu süre, kendi ifadesiyle.

Ancak özellikle bölgemizde bulunan yakın ve civar komşu ülkelerde insanlık dramı giderek kötüleşiyor.

Bugün ağır insanlık dramının yaşandığı, bu yerlerin hemen hemen hepsinin de İslam ülkesi olması ayrı bir anlam taşıyor.

Bu karanlık gidişat insanlık tarihinde kara bir leke olarak yer alacak.

Bu zulme ortam hazırlayanlar gelecekte torunları tarafından herhalde nefretle anılacaklar!

Özellikle İslam ülkelerinden bazılarının on yıllardır maruz kaldıkları zulmü gözden geçirirsek; İsrail 60 yıldır Filistinlilere her türlü zulmü uygularken, Filistin’in kendi toprağı olduğunu savunuyor, toplum ve ülke olarak kendini bu hedefini gerçekleştirmek üzere şartlandırmış ve buna kendini inandırmış olduğu gibi başkalarını da bu iddiasına inandırmak için yoğun bir çaba içinde bulunuyor.

60 yılı aşan bir süredir Filistin toprakları işgal edilerek bu insanların evleri ve mülkleri ellerinden alınarak başlarına yıkılmış. Gazze işgal altında, adeta bir açık hava hapishanesi konumuna dönüştürülmüş, Gazze halkı İsrail’in sürekli can ve mal tehdidi altında bulunuyor. Çünkü ne zaman canı isterse uçaklarla savunmasız insanların üzerine bombalar yağdırıyor.

1979 yılından beri işgal ve iç çatışmaların sürdüğü Afganistan’da 40 yıla yakın bir zamandır her türlü insani dram hükmünü sürdürüyor. Ülke sözde huzur getirmek isteyen güçlerin bir nevi zulmü ve işgali altında bulunuyor!

2003 yılında Irak’ın işgaliyle başlayan istikrarsızlık ve iç karışıklık 13 yıldır devam ediyor.

Mısır’ın demokratik usulle seçilmiş devlet başkanı yönetimi haksız bir şekilde görevinden alınmış ve haksız bir şekilde yargılanıyor.

Emperyalist kesimin Ortadoğu’da zihinlerinde çizdikleri büyük resmin hâlihazırda son karesi Suriye mi idi dersek yanılmış oluruz!

Suriye halkı 6 yıldır emperyalist güçlerin paylaşamadığı veya paylaşımda anlaşamadıkları bir ülke konumuna düşmüş.

Suriye’nin sözde lideri o toprakların asıl sahiplerinin temsilcisi değil de emperyalist güçlerin temsilciliğini yaptığını açık kendi halkına zulüm yaparak açık bir şekilde dünyaya ilan etmiş oluyor!

Suriye’deki zulüm ve şiddet bilanço tablosuna baktığımızda, 600 bin civarında insan savunmasız ve acımasız bir şekilde katledilmiş. Milyonlarca Suriyeli ülkesini terk etmiş.

Aslında emperyalist güruhun zihinlerindeki bölgemize ait büyük resim bu ülkeleri mi kapsıyor?

Elbette değil.

Büyük resmin en önemli karesi ülkemiz!

Ülkemizi 15 temmuz darbe girişimiyle o kareye dahil edeceklerdi, hem de en acımasız bir şekilde.

Çok şükür bu büyük tehlike Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde milletimizin vatansever ve cansiperane duruşu ile atlatıldı.

BM’nin 71. Genel Kurulundan beklenen bütün mazlum ve mazlumlara sahip çıkan ülke temsilcilerinin mazlum milletlerin içine düşürüldükleri zulümden kurtarılması için hep bir ağızdan bu zulmü gündeme getirerek dünya kamuoyuna anlatmaları ve kesin çözüm aramaları olmalıdır.
Havanda su döğen bir BM değil, insani sorunlara çözüm getiren BM'ye ihtiyaç var.

10 Eylül 2016 Cumartesi

Millet olmanın kırmızı çizgileri


 
 
Asırlardır aynı bayrak altında yaşamış, aynı kültürü, aynı dini ve dili paylaşmış bu millet ne yazık ki 30-40 sene önce sinsice hazırlanmış hain bir oyuna getirildi, bir tuzağa düşürüldü!
Bu oyuna gelenler kurgulanan bu fitneyi bir kurtuluş gibi gördü.
Bu hain plan sihirli bir değnek gibi gösterildi.
Eğer bir ırkçılık akımı benimsenir yayılırsa bölgede top yekûn, bir anda beklenmedik bir refah ve zenginliğe kavuşmanın izlenimi oluşturuldu.
Yalan vaatler üzerine kurulmuş bu ihanet hareketi bugüne kadar nice canlar aldı.
Bu ihanet şebekesine içerden ve dışarıdan destek verenler, on yıllardır bu ülkeye zarar verdiler, akıttıkları kanla bu hain planın mimarlarını sevindirirken ülkemizin gerçek sahiplerini gözyaşına gark ettiler.
Bu alçak terör örgütü bu hain projeyi bölge halkını öldürerek, zulümle, baskıyla, korkuyla kendine kul olmaya mecbur etti.
Asırlardır birlik ve beraberlik içinde aynı bayrak altında yaşayan insanlarımızın arasına nifak sokuldu.
Irkçılık bayrak yapıldı, dinsizlik prensip edildi.
Bu iki melanet üzerine kurulmuş ihanet hareketi 30-40 yıl boyunca bölge halkına işlendi.
Neticede bu ülke çok sayıda şehit verdi.
Masum insanlar hayatlarını yitirdi.
Emperyalist güruh bu ülke üzerindeki çirkin emellerini hayata geçirmek için kurduğu ve kullandığı bu terör örgütü vasıtasıyla ülkemize her bakımdan zarar verdi.
Bu hain emperyalist uşaklarına yanlış yolda oldukları defaatle hatırlatıldı.
15 temmuz ise ‘yeniden diriliş’ için bir başlangıç oldu.
Bu diriliş ülkemizin bütününü kapsadı.
Yeni bir Mısır, Suriye, Irak, Libya ya da Afganistan oluşturma girişimi milletin sağduyusu, feraset ve dik duruşu sayesinde akamete uğratıldı.
Oluşturulan birlik ve beraberlik ruhu 7 Ağustosta düzenlenen Yenikapı toplantısı ile tavan yaptı.
Vücut bulan bu ruh tarik kitaplarına “7 Ağustos Ruhu veya Yenikapı Ruhu” şeklinde yer alacaktır.
Bu aynı zamanda emperyalist güruha önemli bir mesaj oldu.
Eğer bu birlik ve beraberlik ruhu Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta ve bugün yıllardır iç çatışmaların ve bölünmelerin yaşandığı diğer bölge ülkelerinde vücut bulmuş olsaydı, bu ülkelerin içine düşmüş oldukları insanlık dışı olaylar olmayacaktı.
15 Temmuzda Millet olmanın somut bir örneğini dünyaya gösterdik.
Bu ruh sürdükçe, hiçbir hain gücün ülkemizi alt edemeyeceği gerçeği ortaya çıktı.
İşte bu birlik ruhudur ki ülkemizin güneydoğusunda suni olarak oluşturulan ve 30 -40 senedir süren bir ırkçılık esasına dayalı ayrıştırma faaliyeti çok şükür ki hedefine ulaşmamıştır.
Terörist teröristtir, onları hariç tutmak lazım, ancak kürt kardeşlerimizin en azından çevre ülkelerde yıllardır yaşanan iç karışıklık ve verdiği zararlar göz ardı etmemeleri gerekir.
Bölgede uygulamaya konulan bu sinsi emperyalist projenin temel amacı ne bölgedeki insanların haklarını korumak ve ne de onların refah seviyesini yükseltmekti.
Irak’ı özgürleştirme bahanesiyle işgal edenler, ülkeyi eskisinden çok daha kötüye dönüştürmüşlerdir.
Bu acı gerçek ortadayken, şunun bunun hakları adına bir kısım kanallarda ahkâm kesmek bu konuyu aynı gerekçelerle gündeme getirmek isteyenlerin amacı kesinlikle bölge insanını düşündüklerinden değil de iyileşmekte olan yarayı emperyalistler lehine tekrar kaşımaktır.
Konuya bu anlayışla bakmak 30-40 yıl önce başlatılan bu hain oyunun planlayıcılarına piyon olmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Bu aynı zamanda ufuksuzluk ve basiretsizliğin göstergesidir.
Konuya bu yaklaşım tarzı güçlenen millet ruhuna zarar vermeyi amaçlamaktadır.
Dahası ajan provokatörlükten başka bir gaye taşımamaktır.
Kokuşmuş gerekçeleri ileri sürmek kişisel menfaat sağlama amacından başka bir gaye taşımamaktadır.
Bu kurnazlıkları planlayanların da artık geçmişten ders almaları, millet olma ruhuna zarar vermemelerinin bir vatandaşlık görevi olduğunu bilmeleri gerekir.
Her kesim yasalar içinde kalarak siyasi görüşlerini dile getirebilir, ancak birlik ve beraberliğine zarar verecek her faaliyet ve konuşmanın ülkemizin kırmızı çizgileri olduğunu unutmam gerekiyor.