14 Mayıs 2016 Cumartesi

İstanbul Dünya İnsani Zirvesi



 

Dünya İnsani Zirvesi 23-24 Mayıs’ta İstanbul’da düzenlenerek II. Dünya savaşından beri dünyanın şahit olduğu, insanlığın çektiği en yüksek seviyeli sıkıntılar tartışılacak. Daha doğrusu insani değerlerin ayak altına alındığı bir dönemin tartışılması ve onarılması gündemde yer alacak.

Küresel olarak çeşitli şekillerde zulüm gören milyonlarca insanın daramı zirvenin konusu olacak.

Devlet ve hükümet başkanları, hükümet dışı organizasyon temsilcileri zirveye katılacak.

Açıklamalara göre, zirve mağdur insanların durumunu tartışırken çözüm için fikir alışverişine de sahne olacak. Ülkemizin bu husustaki önerileri belki kabul görür, gerek terör ve gerekse bölgemizde yaşanan haksızlıkların sona erdirilmesi için...

Zirveye 5000 kişinin katılımı bekleniyor.

Zirvede insan hakları organizasyonları ve özel sektör de yer alacak.

Gerek savaşlar ve gerekse tabii afetler nedeniyle mağdur duruma düşen insanların durumu zirvenin tartışma konuları arasında yer alıyor.

Dünyada mevcut olan insani meselelere bakıldığında, bir milyar civarında insan açlıkla karşı karşıya bulunuyor.

İçme ve kullanma su yetersizliği, sanitasyon yetersizliği özellikle Afrika ülkelerinde etkisini sürdürüyor. Terör ve ülke içi çatışmalardan ileri gelen göçmen ve mülteci sorunu bir başka önemli küresel sorun olarak çözüm bekliyor.

Çoğunluğu İslam ülkeleri olmak üzere terör çağımızın önde gelen tehdit unsuru ve acımasızlığını uzun yıllardır sürdürüyor.

Tabii afetlerin sebep olduğu insani ve ekonomik maliyet yükseliyor. İklim değişikliği, adil olmayan durumlar, ihtilaflar, yoksulluk nedeniyle çok sayıda insanın hayatı riske atılıyor ve küresel insani sistemin tehdit altında oluşu zirvenin bir başka gündemi olacak.

Zirve daha güvenli ve daha insani bir dünya oluşturmayı amaçlıyor.

Krizden etkilenen topluluklar toplantıda bulunacaklar

Zirve sürdürülebilir gelişme için 2030 gündemini inşa edecek ve yoksulluğu sonlandırmak için küresel taahhütte bulunacak.

Krizden etkilenen milyonlarca insanın saygınlığını sağlamak zirvenin bir başka maddesi.

Ağırlıklı olarak üzerinde durulması gereken husus ise insanlıkla bağdaşmayan milyonlarca insanın maruz bırakıldığı acıların sona erdirilmesi…

Bunun için bütün dünya liderlerinin samimi olarak bu insani konuya sahip çıkmalarını istemek insanlığın haklı talebi olacak.

Özellikle bölgemizde ve yakın çevremizde yıllardır yaşanan katliamların durdurulması için yapılması gerekenin samimi bir şekilde ele alınması ve sonuca götürecek uygulamaların hayata geçirilmesi...

Suriye’de altı yıldır bir katliam yaşanıyor, yüzbinlerce masum insan, sırf bir insanın şahsi ihtirasları yüzünden acımasız bir şekilde katledildi bugüne kadar.

Zulmün, acımasızlığın ve işkencenin sembolü olmuş bir liderin aleyhinde nedense hiçbir devlet açıkça bir şey söylemiyor.

Bu yapılmadığı, bu zalim ve destek verenler ciddi bir şekilde kınanmadığı gibi, bir şekilde korunuyor.

Bu da uluslararası toplumun konuya olan duyarsızlığından ve samimiyetsizliğinden ileri geliyor.

BM’nin 5+1 üyeleri önemli bir insani konuyu istismar ediyor.

Suriyeli zalim liderin uluslararası hukuk nezdinde işlemediği suç kalmadığı ayan beyan ortadadır.

Bugüne kadar uluslararası hukuk ve uluslararası ceza mahkemesi bunları görmezden gelmiştir.

Toplantıya katılan ülkelerin hukuka ve insan haklarına saygınlığı varsa ve bu değerleri savunuyorlarsa, gerek Suriye ve gerekse bu tür insanlık dışı muamelelere maruz kalan diğer ülkelerdeki haksızlıkları dile getirip, çözüm yolunu göstermelidirler.

O zaman zirve amacına ulaşmış ve netice alınması yolunda ciddi adımlar atılmış olur.

Yoksa gerek BM ve gerekse diğer insani kuruluşların varlıkları da savundukları değerler de bir anlam ifade etmemiş olacaktır. BM’nin mevcut statüsü, ömrünü tamamlamış olması ve söz konusu insani sıkıntılar karşısında çaresiz kalışı da gündeme getirilmelidir.

Suriye’de yaşanan insanlık dramına sebep olarak başka gerekçeler arama, soruna çözüm yerine çözümsüzlük getirecektir.

Yani altı yıldır bu ülkede bütün dünyanın gözleri önünde yaşanan ve gerçek müsebbibi bilinmesine rağmen, bu fiili durum saklanıp, suçluyu başka yerde arama çabası çözüm için samimi bir duruş olmuyor!

18 Nisan 2016 Pazartesi

Growing for the 25th consecutive quarter


 
Turkish economy sustained its growth for the 25th consecutive quarter with 5.7 percent that gained in the last quarter of 2015.

Despite strife and wars both in the surrounding countries and neighboring countries, as well as the global economic disruption that has not achieved stability since 2007-2008; Turkish economy achieved a growth rate of 4 percent in 2015.

This growth rate performs dynamism of robust Turkish economy.

Performing 4 percent growth in 2015 in the negative conditions regarding strife, war and unstable conditions for over 5 years in Iraq and Syria, as well as brutality of DAESH terrorist organization in the region, Turkish economy is signaling its growth potential for the upcoming years.

Accordingly, once the strife and wars in neighboring countries end up, the giant potential of the Turkish economy will expose its real power. The economy would be able to display its real performance at that time.

The growth in Turkish economy despite strife and wars in neighboring and surrounding countries, geopolitical risks and general elections held in 2015, growth rate is perceived as a success story.

According to the analysts, in a conjuncture which geopolitical risks have increased in the region, the growth rate in the Turkish economy is attributed to the domestic consumption especially having sold one million vehicles in 2015.

Also having young population would spur the Turkish economy to mobilize the domestic consumption because of being a key pillar of economy.

As for 2016, the economic uplifting in the European market and the European Central Bank’s measurements interpreted as the positive developments for the Turkish economy.

Also continuity of low oil prices will push the Turkish economy to the positive direction this year, as well as last year.

Another positive development for the Turkish economy is low crude oil prices which play remarkable role to reduce Turkish current account deficit. 

In the framework of these positive developments in terms of economy, expectations for the growth in 2016 would be the same with this year.

Performing growth for the 25 consecutive quarters also shows the stability of Turkish economy.

On the other hand, Turkish economy showed the fourth growth performance in G20 countries last year.

Also growth of the Turkish economy shows a higher performance than the world economy which is predicted 2.9 percent for last year and as for 2016 the growth rate is foreseen 3.1 percent.

The growth for the 25th consecutive quarter is also regarded as an indicator of success in the economy management of the ruling party.

In conclusion, once strife and wars in neighboring and surrounding countries finish, growth rate might raise more than this in the upcoming years…

14 Nisan 2016 Perşembe

İslam ülkelerinin atıl dinamizmi


 

 

İslam İşbirliği Teşkilatı 13. Toplantısı İstanbul’da toplandı. İslam dünyasının mevcut durumda içinde bulunduğu sıkıntılar göz önüne alındığında bu toplantı bu açıdan büyük önem arz ediyor.

İslam toplumlarının beklentisi, özellikle insani sorunlara çözümler getirecek kararların alınması yönünde.

İslam dünyasının sahip olduğu politik, ekonomik güç ve dinamizm bugüne kadar olması gereken ölçüde hayata geçirilememiş.

Toplantıda görüşülmesi, tartışılması gereken ve İslam dünyasını yakından ilgilendiren hayati konuların var olduğunu tahmin ediyoruz.

Toplantı sonrasında deklare edilecek konuların başında Suriye, bölgemiz ve İslam dünyasını yakından ilgilendiren önemli konular bulunuyor olması.

Söz konusu konuların başında terör, sömürü dünyasının bugüne kadar kayıtsız kaldığı ve lafla geçiştirdiği İslam dünyası açısından hayati konular var.

Bu hayati ve insani konular hakkında kararlı, tutarlı ve çözüm getirecek kararların alınması ve BM’nin bu kararları desteklemesi için çaba gösterilmesine ortam oluşturması önem taşıyor.

Bir başka önemli konu ise terör örgütlerinin mantar biter gibi İslam ülkelerinde teşkilatlanması, İslamiyet’le ilgisi olmayan terörü İslam’la özdeşleştirme çabalarına son verilmesi, bu örgütlerin İslam ismiyle anılmaması için gerekli çabanın gösterilmesi.

Bugün İslam dünyasının içine düşürüldüğü sıkıntılı durum ve çıkmazın öncelikli nedeni İslam ülkelerinin bu duruma düşen ülkelere karşı duyarsız kalmalarından ileri geliyor olmasıdır.

İslam ülkelerinin birçoğu petrol zengini ülkeler.

İster istemez bu zenginliklerin geçtiğimizde asırda nerelere akıtıldığı sorusu akla geliyor.
Bu zengin kaynakların öncelikle çeşitli şekillerde fakir olan İslam ülkelerine aktarılmadığı, dolayısıyla bu ülkelerin bir asır boyunca mağdur duruma düşmesine zemin oluşturduğunu unutmamak gerekiyor.

İslam ülkelerinin elbette ele alınması açıklıkla, samimiyetle tartışılması gereken çok sayıda gündem maddesi var.

Öncelikli gündemin yanında, İslam dünyasını yakından ilgilendiren konuların da gündeme alınarak konuşulup, tartışılarak en azından bir plan dahilinde çözüme kavuşturulmasında bu teşkilat önemli role ve potansiyele sahip.

Dünyadaki bu tür birliklerin faaliyetlerinin ve doğurduğu faydalar göz önüne alınırsa bu toplantının da önemi ortaya çıkmakta.

İslam ülkelerinin ve diğer mazlum ve mağdur duruma düşürülmüş ülkelerin bir araya gelmesi küresel meselelere çözüm getirecek güçtedir.

Yine önemli bir insanlık sorunu olan mültecilerin durumu ki bunların büyük bir bölümü Müslüman ülkelerin vatandaşı çözüm bekleyen önemli bir insani konu.

Temenni edilir ki artık İslam İşbirliği Teşkilatı bu toplantıyla bugüne kadar içinde bulunduğu atıl durumdan çıkar hem insanlık ve hem de mazlum duruma düşürülmüş Müslümanlar lehine olacak dinamizmini harekete geçirir.

2 Nisan 2016 Cumartesi

Terör İslamiyet’le özdeşleşir mi hiç?


 

 

Terör kısaca çevrede ezici bir korku ve endişe hissi oluşturmak şeklinde tarif ediliyor.

Terörizm kelimesi Fransızca bir kelime ve 1793-1794 yıllarında Fransa’da görüldüğü kaydediliyor.

Fransızcada terörizm kelimesi Latince korkutmak anlamına gelen ‘terreo’ kelimesinden türetilmiş.

Terörizmin farklı türlerinin olduğu ifade ediliyor.

Terör olaylarının özellikle İslam’a atfedilmesi Filistinlilerin işgalci İsrail devletine karşı kendi topraklarını savunmak için kurdukları bir nevi askeri birliklerle olmuş. Filistinliler haklı olarak savunmalarını yapmak için oluşturdukları savunma metotlarında bugüne kadar başarılı olamadıkları, çok sayıda savunmasız, masum vatandaşını acımasız bir şekilde kaybettiği gibi toprakları da ellerinden alınmış.

Birleşmiş Milletler ise her defasında Filistinlilerin maruz kaldığı insanlık dışı muameleye sadece basit bir kınamayla karşılık vermiş, bugüne kadar bir geçiştirme politikası uygulamış.

Asırlarca yaşadıkları kendi topraklarında birer mülteci durumuna düşürülen Filistinlilerin bu savunma şeklinin İslam âleminin bir yafta ile özdeşleşmesine yol açmış, bu da karşı tarafın maksatlı bir planı mı sorusunu akla getiriyor.

Filistinliler haklı davalarındaki savunmalarını kurumsal bir yapı oluşturarak yapabilirlerdi.

Filistin’in karşılaştığı bu durum ise sömürü çevreleri için ilham kaynağı olmuş.

Komplolar planlayarak bütün İslam dünyasını terörist akımlarla çökertme girişimleri başlatmışlar.

Bu komplonun en bariz ve en çarpıcı örneği Amerika’daki 11 Eylül saldırısının Müslümanlar tarafından yapılma iddiası bütün Müslümanları töhmet altında bırakmış.

Tamamen aydınlatılmamış bu olaydan sonra Müslüman ülkeler hedef haline gelmiş her biri potansiyel bir tehdit olarak gösterilmiş.

Şimdi bölgemizde yaşanan terör olayları, iç savaşlar, katliamlar bu olaydan sonra giderek artış göstermiş.

Özellikle son yıllarda birçok İslam ülkesinde mantar biter gibi terör örgütlerinin kurulması bu kötü ilhamdan kaynaklanmış.

Tabi, öncelikle bu işe uygun piyonların varlığı terörün de sürdürülebilir bir vaka olmasına neden olmuş.

Terör örgütüne eleman kazandırmak yalan ve yanlış propaganda unsuru önemli rol oynuyor.

Eleman açısından güçlenmek için önemli olan kandırılmış kişileri örgütün içine çekmekten geçiyor. Bir kez o çemberin içine çekildikten sonra örgüt açısından gerisi kolaylaşırken, örgüte giren aldatılmışlar için ise işin zor kısmı başlamış oluyor.

Terörde iki seçenek var ikisi de ölüme gidiyor. Ya ölecek ya da masum insanları öldürecek.

Ya söylenilenleri acımasızca yapacak ya da canından olacak. Terör ölmek ve öldürmek üzerine kurulmuş bir denklem.

Bu husus terörün piyonları için geçerli. Üst düzey piyonlar, sözde yönetim kadrosunda bulunanlar ve sözde yasal sınırlar içinde kalan uzantıları için ise belli bir süre için geçerli.

Terörün en bilinen özelliklerinden biri de er veya geç bütün unsurlarını kendi sistemi içinde şu veya bu şekilde bitirmesidir…

Terörün ve teröristin oluşmasında nelerin rol oynadığı hususunda her ferde çok önemli görevler düşüyor. Toplumsal bozulmamı, kişisel bozulmamı, ahlaki bozulmamı, bir toplum olmanın ve bir milletin varlığının sürdürülmesi için temel değerlerin erozyona uğratılması mı, sistemde bulunan boşluklar mı, aksaklıkları mı, eğitim ve öğretimin eksiklikleri mi, ailedeki eğitimin yanlışlıkları mı veya bunların haricinde başka etkenler mi, üzerinde durulması ve giderilmesi gereken hususlar...

Özellikle neden bu melanet sadece ağırlıklı olarak İslam toplumlarında zuhur ediyor; İslamiyet adına bilinmesi gereken temel değerlerin eksikliğinden mi, yanlış öğretilmesinden mi? Bu husus üzerinde durulması gereken hayati konular...

19 Mart 2016 Cumartesi

Ağızları açıkta kalacak



Zaman zaman uluslar arası medyada ülkemizi karalamak için yalan yanlış haber ve yorumların olduğunu biliyoruz.

Ancak BBC’nin bu husustaki ustalığının ise tartışılmaz olduğu da ayrı bir gerçek.

İngiliz yayın kuruluşu son zamanlarda Türkiye’ye yönelik yayınlarına geniş yer veriyor.

Malum çevremiz ateş çemberi, buna bir de göçmen, mülteci krizi ve emperyalistlerin maşası PKK terör örgütü eklenince hemen hemen gündemin birinci maddesi oluyor ülkemiz.

Ayrıca bir kısım medyanın basın özgürlüğü diye her türlü milli ve devletin bekasını ilgilendiren hayati konuları istismar etmesi eklenince yabancı basın için bir hayli malzeme çıkıyor.

BBC’nin ve diğer uluslararası yayın organlarının ülkemiz ve İslam dünyasına yönelik tavrı iyi biliniyor.

BBC hedefine aldığı bir ülkenin iç işlerine yönelik yayınlarını kesintisiz sürdürebiliyor.

Özellikle Mısır’daki demokratik yolla seçilmiş bir başkanın görevinden nahak yere nasıl alındığındaki önemli rolü da iyi biliniyor...

Ülkemize muhalif olan kimi bulursa yayınına alıp kin kusturuyor.

Empati ile yaklaştığı kişiler vasıtasıyla ülkemiz aleyhtarlığındaki amacı belli, ne yapmak istediği belli; fakat bbc’ye malzeme olan memleket ve vatan sevgisinden yoksun bedbahtlar ya bu inceliğin şuurunda değil ya da maksatlı olarak ülke düşmanlığı yapıyor.

Demokrasi, hukukun üstünlüğü gibi kavramları işine geldiği gibi kullanan bbc’nin aslında bu değerleri nasıl istismar ettiği de bu yayın anlayışıyla açığa çıkıyor.

Bu yayın anlayışıyla tek hedefi var BBC’nin, programına aldığı ülkede kaos ortamı oluşturmak, tıpkı Mısır’daki gibi, Irak ve Libya’daki gibi bölgeyi tamamen istikrarsız hale getirmek, tıpkı bundan bir asır öncesindeki gibi nasıl imparatorluk parçalandıysa şimdi de emperyalist yayın politikasını sürdürerek güçlenen bir Türkiye’ye fırsat vermemek.

…Elindeki piyonlar ve uşaklarla hain emeline ulaşmak.

Suriye’deki zulmü görmezden gelen BBC aynı zamanda gerçekleri medya kanalıyla tersyüz etmedeki, hedef saptırmadaki ustalığını en üst perden göstermiş oluyor.

Ülkemiz aleyhine konuşturduğu kişiler vasıtasıyla işlediği konu medyaya yapılan baskı, özgürlüklerin olmayışı üzerine odaklanıyor.

Malum, bizdeki bir kısım medya ise tam emperyalist güçlerin istediği türde bir yayın anlayışına sahip.

Bir ülkenin birlik ve beraberlik değerlerine saygı duymayı bir kenara bırakıp, kendi ve sömürü güçlerinin menfaati doğrultusunda yayın yapma anlayışını başka ülkelerde özellikle İngiltere gibi ülkelerde görmek mümkün değil.

BBC ise bu ve benzeri durumları her zaman fırsata çevirerek gündemine aldığı ülkelerde Mısır örneğinde olduğu gibi kaos ortamı oluşturmak.

Bu yayın anlayışı gerek içerdeki ve gerekse uluslararası kamuoyunu yanıltarak ülkemizi dünya kamuoyu gözünde olduğundan çok farklı bir şekilde göstermek...

Bu hususta kimi bulursa mikrofonu alabildiğine bu kişilere ustaca sunmasını iyi biliyor.

Yeter ki ülkemiz aleyhine bir şeyler söylesin.

Hedeflerinde ülkemizde demokratik yolla seçilmiş Cumhurbaşkanını ve hükümeti yıpratmak var.

Tam bağımsız ve güçlü bir Türkiye’nin varlığı sömürü dünyasını çok rahatsız ediyor.

Sözde insani değerlere, demokrasi ve hukuka değer veren bir ülkenin yayın kuruluşu olan BBC bu anlayışını, 6 yılı aşan bir süredir her türlü insan haklarının ihlal edildiği Suriye rejimi için neden yapmıyor?

Neden her gün Suriyeli mağdurların, muhaliflerin uğradıkları zulmü dünyaya duyurmuyor?

BBC eğer insani değerlerde samimi ve sadakat içinde olsaydı zalim Suriye rejimini gündeminden düşürmezdi.

BBC’nin sözde savunduğu değerlerde samimi olmadığını bu yayın anlayışı açığa çıkarıyor.

Bu yayın anlayışı ise bir medya kurumunu değil de kışkırtıcı bir kuruma işaret ediyor.

Bu da bize ülke olarak, fert olarak, millet olarak her zamankinden çok daha fazla uyanık olmamızın gereğini hatırlatıyor. İnşallah iç ve dış hain güçlerin ağızları açıkta, hain emelleri kursaklarında kalacak.

13 Mart 2016 Pazar

Emperyalist güçlerin uşakları ve ihaneti




Türkiye emperyalistlerin hedefinde, bu acı gerçeği unutmamak gerekiyor.

Ülkemiz bu saldırıları geçmişte yaşamış ve hala da yaşamaya devam etmektedir.

Türkiye bu hususta da çok tecrübeli, başkalarına ders verecek kadar da bilgi ve tecrübesi var.

Geçmişte bunun yaşanmış örnekleri var…

Ak Partinin 1 Kasım zaferi sonrasında ingiliz BBC haber kanalı seçim yorumunu maksatlı bir şekilde yapmıştı.

Ak Partinin seçimi kazanmış olduğunu belirtirken, fakat bundan sonra önemli zorluklarla karşılaşacağını haberinde belirtmişti.

Ne yazık ki Ankara’da biri seçim öncesi ve ikisi seçim sonrası olmak üzere iki önemli patlama meydana geldi.

Şimdi bbc bu açıklamasını yaparken kast etmiş olduğu zorluklar bu ve muhtemel benzeri olaylar mıdır? sorusunu akla getiriyor!

İngiliz haber kanalının bu yorumu yapması bir tesadüf değildi.

Sanki önceden planlanmış ülkemize yönelik bu hainlikleri ima etmekten başka bir şeyin olmadığının bir nişanesi gibi bir algı ortada.

Her fırsatta özellikle Ak partinin iktidara geldiği günden beri karalama kampanyasını sürdürdüğü, hemen hemen her haberinde bu hususa vurgu yaptığı gözden kaçmıyor.

Özellikle gezi olaylarında gezici güruhunu yalan yanlış haberlerle gündemde tuttuğu da zihinlerden silinmedi.

Biliyoruz ki Ak parti iktidara geldikten sonra o tarihten bugüne ülkemiz çok önemli bir değişim sürecine girmiş.

Bu ekonomi ve kalkınma anlamında olduğu gibi, ülkemizin uluslar arası bağlamında da köklü değişikliklere sahne olduğunu biliyoruz.

Sayın Cumhurbaşkanımızın ifadesiyle “artık gündemi belirlenen değil, gündem belirleyen bir ülke var”. Hızlı bir şekilde kalkınan, dev projeleri hayata geçiren bir ülke var.

Sömürüyü kabul etmeyen, insan haklarını savunan, mazlumları koruyan bir siyasi irade var.

Ak Partinin iktidara gelişiyle sömürü düzenine karşı duran bir ülke var.

Ne pahasına olursa olsun bağımsızlığına toz kondurmayacak bir irade var.

Doğru bildiği yolda dosdoğru ilerleyen kararlı bir irade var!

Bilinen bir gerçek var ki o da bu terör olaylarının piyonları ister birinci kademede, ister işin son kademesinde, yani menfur cinayetleri uygulayan piyonlar olsun hepsi de emperyalistler adına görev yaptığı bir gerçek.

Bunların hepsi emperyalist dünya güçlerinin uşağıdır.

Hepsinin onların çirkin ve hain emellerinin kuklası ve maşası olduğu bir gerçek.
Ülkemizdeki herkesin en tabandakinden en tepedeki fert ve kuruma kadar bu hain geçeğin şuurunda olması gerekmektedir.

Ülkemizde bu ülkenin çoğunluğunun tercihi ve hür iradesiyle seçilmiş bir cumhurbaşkanı var ve yine % 50 oy çokluğu ile seçilmiş bir hükümet var.  

Bu olayların müsebbibi görünürde herhangi bir terör örgütü olarak biliniyor.

Aslında bunun gerçek müsebbibi ise dünyada her geçen gün mantar biter gibi terör örgütü üretilmesine ortam hazırlayan uluslar arası toplumun ve diğer ilgili kuruluşların bu olaylara bakış açısındaki samimiyetsizlik ve ciddiyetsizliktir.

Bunların bu yaklaşımıdır ki gerek Suriye’de ve gerekse diğer bölge ülkelerinde yıllardır devam eden insanlık dramı var.

Ne zaman ki İslam ülkeleri tek yürek ve tek yumruk olursa bu terör olayları o zaman sona erecektir; o zaman gerek Suriye, Irak ve gerekse diğer İslam ülkelerindeki istikrarsız durum sona erecektir.

5 Mart 2016 Cumartesi

Fourth industrial revolution



 

Almost every day human beings are facing with a new technological innovation.

The technological revolutions urge humankind to alter the way in terms of lifestyle, work, daily activities, etc.

As technological innovations bring easiness for daily life, at the same time it also becomes harmful to ecological systems regarding the principle of “every useful thing also brings a burden”…

Before the industrial revolution economic activities predominantly depended on agricultural sector, animal power.

Transformation from the agricultural community to an industrial one started from 1760 to 1820 – 1840, according to the source.

This transition marks from hand production methods to machines, new chemical manufacturing and iron production processes.

Textiles accepted the dominant sector of the industrial revolution in terms of employment, value of output and capital invested.

In the course of time the advancements have been recorded via R & D studies in every area of the manufacturing branches.

In front of new technological developments,the industrial revolutions have been classified according to its technological functionality and superiorities.

In this context, the first industrial revolution used water and steam power to mechanize production,so that muscle could be replaced by machines.

The second one used electric power to generate mass production and a cluster of inventions from the late 19th century onwards – including the internal combustion engine, the aeroplane and moving pictures.

The third one used electronics and information technology to automate production beginning in the 1960s based on digital technology, personal computing and the development of the internet.

Currently, human beings are experiencing fourth industrial revolution which is characterized by a range of new technologies in terms of a fresh wave of innovation in areas such as driverless cars, smart robotics, materials that are lighter and tougher, and a manufacturing process built around 3D printing.

In this period of the industrial revolution human beings will experience more comfortable life.

As for benefit and advantages of the last industrial revolution are listed like this;

Not only production machines and airplane engines, but also all domestic applianceswill be able to talk and tell us things ranging from washing machines to televisions to toothbrushes, the thermostat and the car.

Maybe everything which is necessary for daily life will have connected functionality for exampleconnected cars, tires, etc. Toothbrush will remind “I have not been used this morningwhen someone has forgotten to brush his teeth.

This espresso machine has made 500 cups of coffee, but has never been cleaned.

Tires will remind, “10% more pressure in the tires, this car could save 5% on fuel costs,” and so on.

The fourth industrial revolution is also regarded might raise global income levels and improve the quality of life for populations around the world.

In conclusion, will it be enough such a huge technological innovations which have been offered for the service of human beings?

As long as the technological researches and developments, competitiveness in the global markets continue, human being might see new ones…