20 Şubat 2016 Cumartesi

Hevesleri kursaklarında kalacak




Bölgemizde yaşadığımız terör olaylarının başlangıcı bir bakıma Osmanlı İmparatorluğunu yıkılması ve parçaları üzerine kurulmuş çok sayıda devletlerin meşruiyet temellerinin sağlam olmaması ve sürekli kırılgan bir yapı üzerinde durmasından ileri geldiği söylenebilir.

Bu hassas yapıyı oluşturan ve bunu bugüne kadar kendi menfaatleri doğrultusunda kullananlar ise dünya sömürü güçleri olmuş.

Neredeyse çeyrek asırdır bölgemizde yaşanan istikrarsız yapı Irak’ın 2 ağustos 1990 yılında Kuveyt’i işgali ile başladı. Dönemin devlet başkanı Saddam bu işgali kendi iradesiyle mi yaptı üzerinde durulması gereken bir başka husus…

Sonrasında ABD liderliğindeki dünya sömürü güçleri bölgeyi işgal için önemli bir gerekçe buldu. Sömürü güçlerinin işgalinde bulunan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi derhal karar alarak bölgeye havadan ve karadan işgal hareketini başlattı.

Sömürü güçlerinin bu hareketiyle bölge güvenliği ve istikrarı büyük yara aldı…

Sonrasında bölge ikinci işgale oğul Bush döneminde kitle imha silahları ve 11 eylül saldırısı bahanesiyle maruz kaldı.

17 Mart 2003 tarihinde Başkan Bush, Saddam’a ültimatom veriyor; 48 saat içinde ya ülkeyi terk edeceksin veya savaşla yüzleşeceksin tehdidini yapıyor.

19 Mart 2003 tarihinde sömürü güçleri Bağdat’ı krüz füzeleri ve bombalarla vurmaya başlıyor...

 
Saddam bilindiği gibi ülkesini tek adam ve dikta zihniyetiyle yöneten biriydi.
Fakat bu ABD ülkeyi işgal ederken Irak'ı özgürleştirme vaadiyle de gelmişti. Dönemin Irak’ında demokrasi yoktu, insan hakları ihlalleri vardıysa da Irak günümüzdekinden çok daha huzur ve güven içindeydi.

Şimdiyse sömürü güçlerinin kurdukları ve besledikleri bir terör yuvası haline gelmiş ve arkasında yüzbinlerce insanın ölümüne, yine yüzbinlerce insanın sakat kalmasına ve yüzbinlerce insanın ülkesini terk etmesine ortam hazırlanmış oldu.

Irak’ın o günkü şartlarını günümüzün Suriye’siyle mukayese yapınca Bush’un Saddam’a verdiği ültimatom gerekçesi Suriye’nin zalim liderine verilmesi gerekenin yanında çok hafif kalır.
Saddam’a basit bir gerekçeyle verilen ültimatom 5 yıldır vahşet sergileyen, sadece ülkesini değil tüm bölgeyi kana bulayan bu zalime aynı ültimatom neden verilmiyor?
ABD bunu cevabını verebilir mi?

Bu ABD ve diğer dünya sömürü güçlerinin açıkça terörü ve vahşeti desteklediklerinin net bir göstergesidir.

Suriye’deki vahşete seyirci kalmakla yetinmeyip, hatta devamından yana olan süper sömürü güçleri bu insanlık dışı ortamın devamını sağlamak için her türlü bahane ve hileye başvuruyorlar.

Bundan da anlaşılıyor ki, hedef Suriye’de vahşetin sürmesi, bunun açık bir şekilde ülkemize sıçramasıdır. Başından beri hedefin ülkemiz olduğu bellidir.

Bir kez daha anlaşılmıştır ki ABD bize ne dost ve ne de müttefiktir, fıtratı gereği kendini bu kelimelerle saklayan gizli bir düşman olduğu izlenimini vermektedir.

Zaten ABD isteseydi Suriye’deki savaş çoktan bitmiş bugüne kadar yapılan katliamlar da olmamış olacaktı...

Ülkemiz İslam’ın son kalesidir, bu tespit yeni değil önceden yapılmıştır.

Bunun yanında ülkemizin dik duruşu, sömürü güçlerine boyun eğmemesi, mazlumlara sahip çıkması ve son 13-14 yılda her alanda önemli mesafeler kat etmesi bu güçleri ve işbirlikçilerini çok rahatsız etmektedir.

Ülkemiz içindeki sömürü uşakları ve hain işbirlikçiler bu kalenin yıkılması için tarihinde görülmemiş bir ihanet içine girmişlerdir.

Fakat nafile, hain emelleri İnşallah kursaklarında kalacak…

12 Şubat 2016 Cuma

Rusya'nın Suriye'yi sahiplenmesi

 

 

Rusya Suriye’ye sahiplenmiş görünüyor.

Sözde DAEŞ’le mücadele etmek aldatmasıyla girdiği Suriye’deki akan kanı durdurmak için başka ülkelerin askerinin girmesine izin vermeyeceğini açıkladı.

Rusya’nın bu tutumu dağdakinin gelip bağdakini kovması anlayışına benziyor.

Suriye’yi işgal etmesi kendisine verilmiş tabii bir hakmış gibi dünya kamuoyuna tehditle ilan ediyor.

Suudi Arabistan’ın asker göndermesini hazmedemiyor.

Rusya Başbakanı Dmitry Medvedev’in Alman gazetesine verdiği röportajdaki açıklamasında tarafların görüşme masasına oturmasını zorlamak lazım geldiğini ifade ediyor.

Yabancı askerlerin Suriye’ye girmesini ülkedeki savaşın kalıcı olacağına yol açacağı tehdidini savuruyor.

Bu açıklamasıyla kendisinin Suriye’nin sahibi olduğunu ima ediyor.

Ancak öncelikle kendisinin askerlerini çekmesi lazım geldiğini bilmesi gerektiğini unutmuş görünüyor.

Hem Rusya ve hem de Iran askerlerinin Suriye’den çekilmesini istemek Suriye halkının tabii hakkıdır.

Suriye’deki mesele bu ülke insanlarını kendi öz meselesi olduğuna göre, bu ülkeler askerlerini çekmeli Suriye halkı kendi meselesini halletmelidir.

Aslında bu ülkeler Suriye'ye müdahale etmeselerdi zalim Suriye yönetimi çoktan pes etmiş, ya ülkeyi terk etmiş ya da muhaliflerle anlaşmaya varılmış olacaktı.

Rusya’nın bu açıklamasının aslında hiçbir hukuki dayanağını olmaması gerekir.

Suriye’de bugüne kadar yüzbinlerce masum insan öldürüldüyse ve 12 milyon Suriyeli ülkesinde topraklarını terk etmek zorunda kaldıysa bunda sadece Suriye’nin zalim yönetimi sorumlu değildir.
5 yıldır bu ortamı destekleyen, bu zulmü destekleyen Rusya ve İran’da bu insanlık suçuna açıkça destek vermiş, ortak olmuşlardır.

Yine ülkesini terk etmek mecburiyetinde kalan binlerce insanın göç etmek isterken denizde boğulmalarına sebep olmuşlardır.

Eğer uluslar arası hukuk varsa, uluslar arası toplum bu kurumu kabul ediyorsa bu ülkelerin sorumlularının Suriye yönetimiyle beraber hesap vermesi gerekir.

Maalesef ne uluslar arası hukuk, ne de uluslar arası ceza mahkemesi görevini bugüne kadar yapmamıştır, ya da görev yaptırılmamıştır. Bunda da BM ve uluslar arası toplum hatalıdır.

Suriye meselesi maksatlı olarak bugüne kadar kronikleştirilerek, bu vesileyle emperyalist güçler kendilerine alan açmak, pay çıkarmak istemişlerdir.

Suriye’de Daeş ve diğer terör örgütleri tıpkı diğer İslam ülkelerinde kurulan terör örgütleri gibi bu maksatla kurulmuştur.

Gerek ülkemizde ve gerekse diğer İslam ülkelerinde oluşturulan bütün terör örgütleri emperyalistlerin piyonları olup, İslam ülkelerini zayıflatıp kendi hain emellerini gerçekleştirmek amacını gütmektedir.

Suriye’nin gerçek sahipleri olan muhalif gruplar Rusya’nın kendi ülkeleri adına açıklama yapmalarını tenkit etmeleri gerekir.

9 Şubat 2016 Salı

BM Güvenlik Konseyi çökmüştür!


 

Artık kronik bir yara haline gelen Suriye konusu uluslararası toplumun bu insanlık dramına bakışının samimiyetsizliğinin neticesidir.

Bu aynı zamanda Birleşmiş Milletlerin (BM) fiilen çöküşünün açık bir işaretidir.

BM Güvenlik konseyi bu ve benzeri insani konular konusunda takındığı tavırlarıyla kendini lağvının açık bir göstergesidir.

Uluslararası barışı kurmak ve korumak üzere kurulmuş olan BM güvenlik konseyi bu temel değerlere olan bağlılığını açık bir şekilde ihlal etmiştir.

Güvenlik konseyi kuruluş prensiplerine, özellikle Suriye krizinde, uyumlu hareket etmemiş, söz konusu ülkeler kendi şahsi çıkarlarını korumanın da ötesinde yangına körükle giden bir politika izlemişlerdir.

Özellikle Rusya’nın tavrı ise kurt-kuzu hikâyesinin de ötesinde bir bahaneyle Suriye’yi işgal ederek masum insanların ölmelerine adeta çanak tutmuştur.

Suriye’de mevcut dikta rejiminin kendi vatandaşlarına uyguladığı vahşet her türlü kanun ve insan haklarının açık ihlali ve bu fiili durum BM görevlileri tarafından defalarca delillerle ispat edilmiştir.

Beş yıldır söz konusu rejim dünyanın sözde insan hakları savunucuları önünde katliam yapmaktadır.

Bu katliama Rusya ve İran açık bir destek vermiş ve vermeye devam etmektedirler.

Bu katliamları yapanlar uluslararası hukuku, uluslararası insan haklarını, uluslararası ceza mahkemesini yıllardır ihlal etmektedirler.

Birleşmiş Milletler güvenlik konseyinin bütün üyeleri temel insan hakları ihlallerini görmezden gelerek bu vahşete göz yummaktadırlar.

BM’nin Suriye’nin zalim liderini uluslararası ceza mahkemesinde yargılanması için gerekli kararı özellikle almamakta, böylece yüzbinlerce masum insanın acımasızca katledilmesine ortam hazırlanmış ve bu katliamların süreklilik kazanmasına ortam hazırlanmıştır.

Yüzbinlerce masum insan hayatından olurken milyonlarca Suriyeli göçe zorlanmıştır.

Binlerce sığınmacı ülkesinden kaçarak daha güvenli bir ülkeye sığınma arayışında Akdeniz ve Ege denizinde boğulmaktadır.

Suriye’de eşi görülmemiş bir vahşet yaşanmaktadır.

Fakat bu vahşete başta BM’nin beş daimi üyesi olmak üzere, bütün uluslararası insani kuruluş ve mahkemeler, uluslararası hukuk organları ve uluslararası toplum seyirci kalmış ve bu duyarsız tutum devam etmektedir.

Suriye’nin zalim lideri adeta el üstünde tutulmakta.

Irak eski devlet başkanı Saddam Hüseyin’i idam ettiren sömürgeci güçler, Suriye’nin zalim liderine bölgeyi daha fazla istikrarsız hale getirmesi, daha fazla mazlumun canına kıyması ve kan akıtması için açık ve sinsi olarak korumacılığını yapmaktadırlar.

Ülkemiz tarafından bu insanlık dramının son bulması için yaptığı akılcı teklifler de bugüne kadar eften püften bahanelerle destek bulmamıştır.
Netice olarak bu insanlık dramının çözümüne müdahil olan taraflar samimi bir tavır göstermemişlerdir.

23 Aralık 2015 Çarşamba

Climate change stresses food system


 

 

The number of 195 nations agreed the agreement at the UN climate conference following discussion held in Paris, as well as other global problems pose a threat for the entire world peace between 30th November and 11th December.  

The leaders provided political leadership and support to reach an ambitious and effective climate change agreement in order to set a low-carbon, climate-resilient future to keep average global temperature below two degrees Celsius.

Despite some protesting after the agreement, Paris conference regarded an opportunity to secure a global climate change agreement might pave the way towards a safer, healthier, more prosperous and sustainable future.

The importance of climate conference emerges forefront in terms of rising sea level, food systems and rural livelihoods. Because of climate change is already putting stress on food systems and rural livelihoods all around the globe.

The countries of which economies depends on a climate-sensitive natural resource base, including rain-fed subsistence agriculture, are vulnerable to the effects of climate change.

According to FAO, 75% of the world’s poor & food insecure people rely on agriculture & natural resources for their livelihoods.

 It is also expected to help address the needs of the nearly 634 million people, or a tenth of the global population who live in at-risky coastal areas just a few meters above existing sea levels, as well as those living in areas at risk of droughts and floods.

Rising temperatures are also predicted to reduce catches of the world’s main fish species by 40%.

If the necessary precautions would not be taken from now on, the problem would grow like avalanche in the upcoming years.

Currently, the food production is not sufficient to meet need of the world population.

In the future, world food production must rise 60% so as to keep pace with demographic change. Climate Change can transfer risks of food-borne diseases from 1 region to another, threatening public health in new ways.

“Ecosystems, and food and water supplies are under increasing pressure. The hardest hit is the poor and vulnerable – including small farmers, fishing communities and indigenous peoples,” warned the UN chief.

So, in order to achieve the target foreseen 1.5 or 2 degrees by 2030, the world’s use of fossil fuels will need to be reduced. Removing fossil fuel subsidies is predicted to reduce greenhouse gas emission by 10 per cent by 2050.

In order to be successful fossil fuels should be replaced with renewables. Wind plants and solar energy offer major potential for reducing poverty and limiting greenhouse gas emissions.

Transport sector is responsible for a quarter of all energy related CO2 emissions and this is predicted to grow to a third by 2050, faster than any other sector. According to the International Energy Agency, “we actually need three quarters of all new vehicle sales to be electric to keep warming below two degrees Celsius.”

As vehicles become more concentrated in urban areas concerns are also mounting around impacts on local air and noise pollution, which will disproportionally affect the areas in which up to 66% of the global population will live and work by 2050.

EVs offer a powerful and increasingly popular solution in achieving sustainable urban mobility.

So from now on, economies will shift from fossil based to green based models.

 

7 Kasım 2015 Cumartesi

Caydırıcılığı güçlü Türkiye



 

Türkiye üzerinde uygulanmak istenen kirli senaryoların kısa zamanda bitmesi mümkün değil.

Çünkü Türkiye tartışmasız İslam âleminin gerçek manada tek temsilcisi ve kalesidir.

Sömürü dünyasının sözde medeni ve sureti haktan görünen aldatmalarına karşılık, ülkemizin mazlum milletlere sahip çıkarak duçar oldukları insanlık dışı ortamdan kurtulmaları için gerçek manada savunan tek ülke olduğuna şahit oluyoruz.

Sömürü dünyasını hain emellerini gerçekleştirmek için bu kaleyi yıkmanın çabası içinde olduklarını unutmamak gerekiyor.

Toplum düzenini bozmanın en etkili silahı fitne çıkarmak ve toplum katmanlarını birbirine düşürmekten geçiyor.

Geçmişe baktığımızda yabancı ajanların kullandıkları malzemeler sağ sol çatışması, alevi Sünni çatışması, öğrenci çatışmaları gibi toplumsal hareketleri uygulamaya koyarak ülkemizde kaos ve anarşi ortamı oluşturmak için çaba sarf ettikleri bilinen acı bir gerçek…

70’li yılların öğrenci olayları 12 eylül 1980 askeri hareketiyle son buldu.

Ancak 1984 yılında PKK hareketi başlatıldı!

Bu vahşi hareketin yaptığı katliamların sözde gerekçesi hak elde etme üzerine kurgulanmıştı.

30 yılı aşan bir zamandır bu örgütün vahşeti devam ediyor.

Her bakımdan ülkemize büyük zararlar vermiştir.

Bu hareketin en büyük destekçisi dış güçler ve onların içerdeki işbirlikçileri olmuştur!
Bin yıllık ortak maziye sahip olan bu ülkenin insanları birbirlerine düşürülmek istendi.
Duygularını sömürdükleri bölge insanı ve dağa kaçırıp beyinlerini yıkayarak adeta bir robota çevirerek menfaatleri için kullanarak ölüme sürdükleri ise bu insanların çocukları oldu!
Çok sayıda şehit verdik, şehitlerimizin ruhları şad olsun.

Türkiye güçlendikçe bu sömürü güçlerin hainlikleri ve hileli oyunları bu gücü zayıflatmak için çeşitlenecektir…

Terör örgütlerinin değişik isimlerle; kimisi ırkçılık, kimisinin güzel dinimizi tam anlamıyla istismar ederek birkaç koldan saldırdıklarını şahit oluyoruz.

Ellerindeki beyinleri yıkanmış, robotlaşmış silahların biri tükenirken bir diğerini devreye aldıkları bilinen bir gerçek.

Biri devreden çıkarken, bir diğeri devreye girmiştir.

Geriye dönüp baktığımızda bu hep böyle olmuş.

Ülkemiz bir nevi fasit daire içine, içinden çıkılmaz bir duruma sürüklenmek istenmiş.

Çözüm süreci istismar edilmiş, süreci karşı taraf samimi bir şekilde değerlendirmemiş.

Neticede bu konudaki kararlılığın terörün tamamen bitmesi yönünde olması memnuniyet verici bir yaklaşım.

Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi sömürü dünyasının kullanacakları çok malzemenin varlığını unutmamak gerekiyor.

Ülke ekonomisini, istikrarını, huzur ve güvenini geçmişte bozan unsurların neler olduklarına baktığımızda; bunların 70’li yıllarda acı sonuçları olan öğrenci olayları, işçi olayları olduklarını biliyoruz.

Bu konuda ihtisas sahibi olan sömürü dünyası bunları tekrar kullanabilecekleri gibi başka malzemeleri de devreye alabilecekleri ihtimalini de gözden uzak tutmamak lazım.

Netice olarak Türkiye’nin caydırıcı özelliğinin güçlenmesi bir zarurettir, bu özellik güçlendikçe gerek ülkemizin huzur ve güveni ve gerekse İslam âlemindeki mazlumların huzura kavuşması kolaylaşmış olacaktır.

6 Kasım 2015 Cuma

Wishes not sufficient, but also action


 

The 70th Plenary Meeting of the United Nation (the UN) convened to discuss accumulated humanitarian problems late September.

A lot of regions across the world have faced with the challenges of famine, poverty, inequality, terror, wars, refugee, migration problems.

In addition to these global humanitarian crises, the world population has also faced with environmental problems.

These issues were the agenda items of the 70th Plenary Meeting of the United Nation this year.

The most of these humanitarian problems set in 2000 in the leadership of the United Nation by coming together with world leaders to reduce extreme poverty and setting out a series of time-bound targets by the end of 2015.

Including eight ones with this initiative called the Millennium Development Goals had aimed to eradicate the famine, poverty and other humanitarian problems goals by 2015.

Unfortunately, after 15 years passed the basic problems with which millions of people face could not be achieved to date.

Attention is turning to a new sustainable development agenda for the next generation to help respond to the global challenges of the 21st century.

Thus, the UN has prepared a new plan to end extreme poverty by 2030 and enhancing shared prosperity in every country.  

This means that poor peoples across the world would wait for another 15 years to get rid of poverty, famine and other humanitarian problems.

The post-2015 development agenda aims to transform the world. The agenda has an action plan for people, plant and prosperity. The agenda also seeks to strengthen universal peace in large freedom.

With this new agenda, poverty will be eradicated in its all forms including extreme poverty regarded as the greatest global challenge and an indispensable requirement for sustainable development.

“We are resolved to free the human race from the tyranny of poverty and to heal and secure our planet. We are determined to take the bold and transformative steps which are urgently needed to shift the world on to a sustainable and resilient path. As we embark on this collective journey, we pledge that no one will be left behind,” the United Nation says.

Seemingly, this declaration of the UN is full of goodwill and hopeful for the new sustainable agenda.

But, when we have looked at the pervious sustainable agenda which was set in 2000 to remove basic disputes of human beings, we see that no remarkable advancement in terms of poverty, hunger, peace items. Even some of these issues have gone into the worst situation.

So, in order to be successful in the new sustainable agenda the UN should go towards some radical changes in its own structure, otherwise the new version of the millennium development goals could not be achieved once again.

Wishes and desires are not sufficient to overcome huge problems of the world. The indispensable criterion is to set the necessary infrastructure to realize these objectives.

Otherwise, another 15-year would be futile and the current humanitarian problems could have gradually grown and turned an unsolved structure.

Furthermore, not only those societies which face lots of humanitarian problems, but also the entire world people might face these basic problems.

 

3 Kasım 2015 Salı

"Teröre, kaosa, istikrarsızlığa hayır"


 


Ak parti 5. Kez oylarını rekor bir sayıda artırarak 26. Milletvekili genel seçimlerinin açık farkla galibi oldu.

Ak Partinin bu galibiyeti 3 kasım 2002 seçimlerinden beri ülkeyi idare etmesindeki istikrarlı başarısı ve millet nezdinde oluşturduğu güvenin tezahürüdür.

İktidara geldiği ilk dönemi hatırladığımızda ülkede ekonomi çökmüş, işsizlik artmış, güven ve istikrar kaybolmuş, yatırımlar durmuştu.

Ak Parti iktidarıyla bu olumsuzluklar olumlu bir yapıya kavuştu; IMF borcu ve diğer ertelenmiş kurumsal borçlar geçtiğimiz zaman zarfında bitirildi, yatırımlar hız kazandı, ülke istikrar kazandı, iç ve dış piyasada güven oluştu.

Bu zaman zarfında sadece içerdeki terör odaklı sıkıntılar değil, aynı zaman dış kaynaklı sıkıntılara rağmen ülke yönetimindeki başarısını sürdürdü.

Devasa yatırımalar yapıldı…

Şu anda devam edenler bir iki sene içinde bittiğinde ülke ekonomisi daha da güçlenmiş olacağı gibi, ülkenin hayat standardı yükselecek.

Bu göstergeler mevcut seviyenin çok daha üzerine çıkmış olacak diye ümit ediyoruz.

Bu başarıda rol oynayan faktörlere baktığımızda, Ak Parti iktidarlarının ve kurucu liderinin kararlı, dikleşmeyen ve dik duruşunun elbette büyük rolü olmuştur.

Bu tutum sürdükçe ülkedeki olumlu gelişmeler de buna paralel olarak devam edecektir.

Ancak akıldan hiç çıkarılmaması gereken önemli bir husus var ki o da sadece sayısal çoğunluğu elde etmek belki bir rehavet oluşturabilir.

Her şey aksamadan yürüyecek gibi bir rehavet içinde olmak beklenmedik sıkıntılara yol açabilir.

Hassas bir bölgede bulunan ve yüklenmiş olduğu misyon gereği ülkemizin okları sürekli üzerine çekme ihtimalini gözden uzak tutmamak gerekiyor.

İç ve dış sinsi odakların ne zaman ne yapacağının belli olmadığı iyi biliniyor!

Şüphesiz ki bunlar hep pusuda beklemektedirler.

Ufak bir fırsatı kollayarak durumu kendi lehlerine çevirmek için sürekli beklenti içindedirler.

BBC’nin AK Parti zaferini verdiği haberinde, sanki dış güçlerin özellikle medya üzerinden saldırılarını sürdüreceğinin işaretini de verir gibi.

“Seçim bitti, fakat türbülans dönemleri ileride bekliyor" şeklinde ifade kullanmış haberinde.

Bunu açıkça söyleyerek bir bakıma bir gerçeği dile getirmiş oluyor.

Bu ifadenin üzerinde durmak gerekiyor.

Çok değiş şekillerde üzerinde yorumlar yapılabilir.

Ancak bilinmesi ve hatırdan çıkarılmaması gereken hayati konu, iktidar partisinin her zaman, her bakımdan teyakkuz halinde olması zarureti var.

Emperyalist sömürü güçlerinin tabiri caizse şeytanın dahi aklına gelmeyecek hilelerle dolu olduklarını, bunu uygulamak için fırsat kolladıkları bilinen bir gerçek.

Büyüyen Türkiye, mazlumlara ve mağdurlara sahip çıkan bir Türkiye profili, sömürü dünyasını rahatsız ediyor.

Kararlı Türkiye algısı, hakkı ve hakikati savunan güçlü bir Türkiye bunları rahatsız ediyor.

1 kasım seçimleriyle Ak Parti politikalarının doğruluğu bir kez daha tescil edilmiştir.

Teröre, kaosa ve istikrarsızlığa hayır denilerek, Ak parti kadrolarıyla ülkenin huzur ve güven içinde kalkınma hedeflerini gerçekleştirmek için milletten onay alınmıştır.

Ak Parti seçim zaferiyle, emperyalist güçler mağlup olmuş, mazlumlar kazanmıştır.

Ak Partinin seçim zaferi hayırlı ve başarılı olur İnşallah.