19 Ocak 2011 Çarşamba

Sınır tanımaz kirleticiler

Sınır tanımazlık hareketi insani amaçla kurulmuş organizasyonlardan oluşuyor. Sağlık hizmeti sunmak amacıyla doktorlar tarafından kurulan ve çeşitli şekilde haksızlık ve şiddete maruz kalan gazetecileri desteklemek amacıyla kurulan sınır tanımaz gazeteciler aslında iyi niyet ve maksatlarla kurulmuş organizasyonlar.
Bazen bazı değerleri hiçe saysalar da asıl amaçları insana hizmet etmek.
Ancak sınır tanımazlığın bu insani amaçla kurulmuş hareketi yanında kötü alışkanlık, eğitim ve saygı eksikliğinden kaynaklanan başka dalları da var.
Bu eksiklikler zincirine biraz da nemelazımcılığı da eklemek gerekiyor. İşte bu olumsuz anlayış ve bakış açısı çevreyle bütünleşince vay geldi o çevrenin haline demekten insan kendini alamıyor.
Çevre dediğimiz; havasını soluduğumuz, suyunu içtiğimiz, toprağında yetiştirdiğimiz envai çeşit gıda maddeleri beslendiğimiz o ortam aynı zamanda bir ülkenin göstergesi, dışa açılan penceresi. Hiçbir söze hacet bırakmadan göze ilk temas eden alanlar.
Turizm sektörünün gelişmesi için önemli bir unsur. Öncelikle temiz ve huzur veren bir çevrenin turizm sektörüne yapacağı olumlu desteği akıldan çıkarmamak gerekiyor. Temiz bir çevre aynı zamanda bir ülke itibarı açısından da göz ardı edilemeyecek temel bir kıstas. Meselenin sağlık, ruhsal ve insanı ferahlatan yönünü de unutmamak gerekiyor tabii. İşte hayati önem taşıyan, gelişmiş ve kalkınmış toplumların da önemli bir göstergesi olan çevreye olan duyarlılığımız ve sorumluluğumuz konusuna bir değerlendirme yapılırsa hiç de olumlu not alacağımızı beklemek doğru olmaz. Çevreye karşı olan mevcut alışkanlıklarımızı değiştirmek için bir gayret sarf etmeksizin böyle bir beklenti içinde olmak safdillikten öteye geçmez herhalde.
Yerel yönetimler ne kadar çok gayret gösterirse göstersinler toplum olarak bu konuda hassasiyetimizi göstermedikten sonra istediğimiz seviyeye gelmemiz mümkün olamaz ne yazık ki. Kirletenler ordusuna karşılık mevcut temizlik kadrosunu iki katına da çıkartsanız temiz bir çevreyi sağlamak mümkün olmaz. Özellikle günümüzün her alanda bulunan teknolojik gelişmelerin bilinçsizce kullanımı neticesinde temiz bir ortam bulmak mümkün olmuyor. Öncelikle çevre ve çöplük kavramlarını iyi anlamak ve her ikisinin ayrımını iyi yapmak gerekiyor. Ayağımızı kapının dışına attığımız andan itibaren her yeri çöplük olarak görürsek sağlıklı ve yaşanabilir bir çevre bulmak mümkün olmaz.
Piyasa ekonomisi için söylenmiş olan ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ doktrin anlayış ve yaklaşımının çevreye uyarlanması kabul edilemez. Ancak ne yazık ki bugün çevre konusunda görülen anlayış bu. Elimizde, avucumuzda, cebimizde ne bulursak çok kolay bir şekilde bulunduğumuz yer neresi olursa olsun atarsak çöplükle çevre arasındaki fark nasıl ayırt edeceğiz. Arabanın camını aç dök, evin camını aç dök… sigara paketi, izmariti, her türlü ambalaj ve paketleme malzemelerini çok rahat bir şekilde boş ver aldırma anlayışı ile rast gele saçmakla temiz bir çevreye sahip olmak nasıl mümkün olacak? Bunun böyle olmayacağı gibi çevre hakkı denen kavramı da ihlal etmiş oluyoruz. Çevre yasasına göre çevre polis teşkilatının kurulması zaman zaman gündeme gelse de işin esası eğitim ve topluma karşı olan saygı anlayışının geliştirilmesinden geçiyor.
Sınır tanımaz kirletme anlayışı hükmünü sürdüğü müddetçe başta insan olmak üzere bütün canlılar için elzem olan temiz bir çevreyi bulmak biraz zor olacak gibi. Bu hususta söylenecek söz çok… Yaşam kalite seviyesini yükseltmek elimizde!

15 Aralık 2010 Çarşamba

Değişimin sancıları

Türkiye yapısal bir değişim yaşıyor, bunu bütün segmentlerde görmek mümkün yönetim şekli, ekonomi, siyaset ve diğer alanlarda…

Ülkemiz bu değişimin yararlı sonuçlarını almaya başlamış.

Kusurlu olarak kaynamış taşları yerinden sökerek onları yerli yerince tekrar yerleştirmek bazı sıkıntıları beraberinde getiriyor. Alışık düzenin değişmesi toplumun bazı kesimlerini rahatsız ediyor tabii olarak.

Tıpkı kırılan bir kemiğin yanlış kaynaması, acı vermese de fonksiyonunu tam olarak yerine getirememesi, ancak kendisinden beklenen görevi aslı gibi yerine getirme fonksiyonundan yoksun olması. Bu durum ise söz konusu uzuvdan beklenen performans ve verimliliği almakta engel oluşturuyor.

Söz konusu uzvu daha verimli hale getirmek için bazı operasyonları yapmak gerekiyor. İlk anda geçici sancıları olsa da ancak gelecekte acılar unutulmuş ve daha sağlıklı bir yapıya kavuşulmuş olacak.

İşte bu sakat yapıdan kurtulup daha sağlı yapıya kavuşmak için şartlar bu değişimi zorlamış. Aynı zamanda uluslararası arenadaki yarışta eşit şartlara sahip olabilmek bu çarpık yapının değiştirilmesini gerektiriyordu.

Bu nedenle ülkemizde yaşanan bazı değişim ve dönüşümlerin sıkıntı ve acısı yaşansa bile kısa sürede bunun yararlı sonuçlarını ülke ve toplum olarak görüp yaşamak gelecek için ümit verici. Meydana gelen değişimleri her alanda; gerek iç politikada ve gerekse dış politikada görmek mümkün.

Bu değişim küresel dünyanın getirmiş olduğu şartların zorunluluğu nedeniyle devam ediyor. Dünyayla politik, ekonomik, hukuki ve demokratik anlamda uyum çabaları ülkemizi ister istemez böyle bir mecraya yöneltmiş ve önemli mesafeler alınmış…

Bu değişimin bir örneği de tarım sektöründe görülüyor. Ülkemizdeki genel değişime ekonomide önemli bir yer tutan tarım sektörü de katılmak zorunda kalmıştır. Belki biraz hazırlıksız yakalanmış ama şartlar sektörü bu duruma sürüklemiş.

Son zamanlarda et üretimindeki yetersizliğin bir nedeni de ülkemizin içine girdiği bu değişimden kaynaklanıyor. Kırsal kesimden şehirlere nüfus kayması; sanayileşme ve şehirleşme oranının artış göstermesi neticesi olarak hız kazanmış görünüyor.
Sadece ticari olarak değil nüfusun bir kısmı geçim ekonomisi gereği kendi ihtiyacını üretirken, üretici konumundan tüketici konumuna geçmiş.

Aynı zamanda besiciliği ticari olarak yapanlarında yaşanan bu değişim gereği işlerini bırakmaları ya da başka alana yönelmeleri, et üretiminde açık doğmasına neden olmuş. Buna birde uzun yıllardan beridir hayvancılık için çok yararlı olan yaylaların değerlendirilmemesi eklenince söz konusu alanda bir başka olumsuz faktör olmuştur.

Hayvan yetiştiriciliğinin merkezi ve potansiyeli konumunda olan doğu ve güneydoğu Anadolu bölgesinde son 30 yıldır yaşanan olumsuz gelişmeler hayvancılık sektörüne büyük ölçüde darbe vurmuş.

Sürekli yeni işyerlerinin açılmasına ve üretim artışı olmasına rağmen işsizliğe bir türlü büyük oranda kesin çözüm bulunamamış.

Tarım sektörü bir değişim yaşıyor emek yoğun işletmeler teknoloji ağırlıklı sisteme geçiş yapıyor. Son zamanlarda et fiyatlarında yaşanan fiyat artışlarına baktığımızda birkaç soruyu beraberinde getiriyor. Türkiye, hızla sanayileşirken ve ihracatının yüzde 90’lık kısmının sanayi ürünlerinden olmasına rağmen, aynı zamanda bir tarım ve hayvancılık ülkesi. Bu özellik aynı zamanda ülkemiz için önemli ayrıcalık. Bu özelliğini sürdürülebilir bir yapıya kavuşturmak sadece bölgesinde değil dünyada ülkenin stratejik önemini artıracağı gibi gelecek nesiler içinde gıda güvenliğini sağlamış olacak. Netice olarak değişim gelecek adına ümit veriyor.

7 Aralık 2010 Salı

Can Turkey enter the EU?

The 13th progression report about Turkey was issued by the European Council in November.
The Commission is reporting regularly about Turkey and other candidate countries to the Council and the Parliament since 1997.
The content of the report includes progression that made by Turkey in terms of meeting the Copenhagen criteria, according to the report.
It also monitors compliance with international obligations, regional cooperation and good neighborly relations with enlargement countries and Member States.
The basic terms in the aspect of a country to join the EU, a new member state must meet three criteria. The first one is political that measures stability of institutions guaranteeing democracy, the rule of law, human rights and respect for and protection of minorities.
Second one is economic about existence of a functioning market economy and the capacity to cope with competitive pressure and market forces within the Union.
As for the third one is acceptance of the Community acquis for being ability to take on the obligations of membership, including adherence to the aims of political, economic and monetary union.
When we look at the history of Turkey's EU bid, Turkey's European Union entrance adventure goes back some half - century ago.
The country first applied for associate membership in the European Economic Community (EEC) in 1959 and the Association Agreement between Turkey and then EEC was signed in 1963 and entered in force in December 1964. Later Turkey and the EU formed a customs union in 1995.
In the aspect of aforementioned basic criteria, until now Turkey has taken significant steps as political and economic especially in recent years and efforts continue to achieve the rest ones. The authorities of the country are sincere to complete all necessary criteria. Because of accomplishing all of the criteria are the objective of Turkey in order to raise the standards of life.

When we review the discussion over Turkey's membership, there are contradictions on the member countries' opinion. While some officials of the member countries defend in favor of Turkey, some of them state their opposition for Turkey's membership.
While some argued that Turkish membership would bring additional prestige to the European Union, also some of them state that "Full membership for Turkey would benefit both sides."
This kind of discussions has been made for years.
When Turkey made its first application in 1959, most of currently existing 27 member countries had not join the union. Maybe some communist block countries that began to join the union after collapsing of the block could not imagine being a member one day to the EU. Meanwhile, Turkey still has been waiting to join; but it feels that it has been stranded.
According to Turkey's part, Turkey has gestured much things up until now on the way of the EU, in return the country did not see anything. Because of seemingly the opposite side has set up its policy on single-sided win understanding, not win-win.
If we look at the Turkey's side the country has been fulfilling its duty one by one, Turkey also is ahead in some aspects when made a comparison with the some EU member countries' similar criteria such as foreign dept rate and growth rates.
Even though many things made on the way to the EU, there is no clear light at end of tunnel for joining the union.
Turkish people basically have the principles of the EU in its culture such as democracy culture and esteeming to the human rights and so on.
In conclusion, the related circles who are sensitive to the issue comment that Turkey can only enter the union in two conditions, one of them when Turkey raises its all political and economical indicators over the EU's; as for the second opinion, Turkey may enter when the EU comes to the stage of dissolving!

29 Ekim 2010 Cuma

Economic perspective of Turkey

Turkey's economy is shown as a dynamic economy by the international institutes because of enjoying cheerful developments in recent years. Of course in these positive developments political stability has played significant role. Due to the government that is ruled by a single party has brought strength to the country compared to the long term coalition governments which pursued populist and myopic policies by 2002. Since late 2002, pleasing progresses have being enjoyed almost in every aspect either inside or abroad.
In 2008, even though the economy obtained strong advancements between 2002- 2007, the GDP annually fell to a 0.9%, due to global contractions and then contracted by 5.8% in 2009.
Emerging quickly from the global economic crisis that caused economic recession which is regarded the deepest and the most widespread in more than six decades, without any outstanding damage and not taking any international financial aid, Turkey is also shown an example country.
Turkey's financial markets and banking system also weathered the 2009 global financial crisis and did not suffer significant declines due to banking reforms implemented during the country's own financial crisis in 2001.
According to the authorities, Turkey has recently been carrying out the successful economic policies and has set a commendable example not only for its region, but for the entire world.
Economists also predicted that economic activity would be better than expected in the final quarter of 2010.
Having a huge development potential, Turkey will be able to maintain its growth depending firstly on stability in both home and international markets.
Thanks to its strong and resilience structure, Turkey's economy posted 10.3% gross-domestic-product growth in the second quarter over the same period preceding year.
According to the forecast of the IMF, Turkey's economy may expand 7.8 percent this year, this might be more than double the pace of European other emerging markets.
The positive developments that are observed by the analysts, the country is shown as a much greater regional and global presence. By successful economic policies, Turkey is also shown a praiseworthy example not only for its region, but for the entire world.
According to Finance Minister Mehmet Şimşek, Turkey would be one of the unique European countries to achieve Maastricht criteria in terms of budget deficit which was foreseen in the budget program for the fiscal year of 2011.
When we take look at Turkey's future expectations in terms of economic projections, the country is planning to achieve a $2 trillion worth of economy, with per capita income up to $23,000, in addition having scheduled for a 500-billion dollars worth of exports per annum by 2023.
Turkey's economy has over recent years become more and more diversified.
The main sectors of Turkey's industries are textiles and clothing, in addition production of automotive and electronics industries are quickly gaining ground. Especially automotive sector is regarded as a rising star due to its state-of-the-art technology and exporting almost allover the world. Also the construction sector is another emerging star in the neighboring and surrounding countries.
In addition to the bad sides, there was also a positive side of the global crisis for the Turkish economy; inflation plunged by 5.9 pct in 2009, 34-year low.
Although having enjoyed good things in the economy, there is also something to be fulfilled and structural problems to be solved such as current-account deficit and trade deficit.
The government raised its forecast for this year's current-account deficit to $39.3 billion, or 5.4% of GDP, from $18 billion. This year's trade deficit is expected to be $65.8 billion.
In conclusion, while Turkey tries to maintain its positive developments, it also will exert to solve its two main problems, current account deficit and unemployment.

9 Ekim 2010 Cumartesi

Yağmur Hasadı


Tarım sektörü yavaş yavaş hasat mevsiminin sonuna yaklaşıyor. Ülkemiz zengin bir ürün çeşitliliğine sahip. Bu zenginliği aynı zamanda iklim çeşitliliğinde de görmek mümkün. Bu önemli avantaj ülkemize hemen hemen yılın her mevsiminde tarımsal üretim yapma şansını veriyor. Batı bölgelerimizde yılın ilk aylarında başlayan ekim dikim mevsimi, doğu bölgelerine doğru gidildikçe bahar ve yaz aylarına doğru yaklaşıyor. Aynı şekilde yediğimiz ve içtiğimiz gıdaların temel kaynağı olan tarım ürünlerinin hasadı da benzer bir seyir izliyor.

Su bol ürün almanın en temel bileşenlerinden biri...
Suyun da kaynağı yağmur ve kar.
Mevsim sonbahar, yağmur ve kar yağışının başladığı dönem.
Bu aylarda depolanacak suları yıl boyunca başta tarım olmak üzere farklı ihtiyaç alanlarında kullanıyor olacağız.

Yağmuru mümkün olduğunca bolca depolamamız gerekiyor.
Bunun için gerekli zeminin hazırlanması lazım.

Suyu kaybetmek başta temel gıda maddeleri olmak üzere, insan için elzem olan birçok şeyi kaybetmek manasına geliyor.

Her geçen gün artan şehircilik ve nüfus büyümesi başta toprak ve su kaynaklarını olumsuz etkiliyor.
Bu olumsuz durumu mümkün olduğunca minimuma indirmek için şehircilik planlamasının değişen durumları nazari dikkate alarak yeniden yapılması gerekiyor.

Bundan 20–30 sene öncesinin planlama anlayışı günümüz şartlarını ve ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak duruyor.
Geniş yollar, çok katlı binalar, küçük bir kasaba, hatta küçük bir il nüfusunu alacak kadar büyüklükte siteler kısa zamanda yapılarak hizmete sunuluyor.

Bunlara götürülmesi gereken altyapı hizmetleri; yol, su, elektrik, telefon, kanalizasyon, ulaşım ve son yıllarda doğal gaz yatırımları başı çekiyor.

Bu hizmetler yapılırken en büyük darbe tabii kaynaklara vuruluyor.
Su ve toprak ise bu olumsuz gidişten en fazla etkilenen ikili.
Yağmurlu havalarda dereler, hatta kısa süreli de olsa, oluşan nehirler boşa akıyor!
Mevcut altyapı su kaynaklarımızın temelini oluşturan yağmur sularını kabullenecek yapıya sahip değil. Yağan yağmur boşa akıyor. Bu dereciklerin toprağa verilmesi lazım.

Son yıllarda yeraltı su seviyeleri düşme trendine girmiş. Sondaj faaliyetlerinde suyu bulmak için her geçen yıl sürekli daha derine iniliyor.

Suyun kaynağı yağmur…

Ancak yağmurun düzenli yağması gerekiyor. Bu düzeni korumak mümkün değil. Yağış düzeni değiştiğinde ve beklenen aralıklarda düşmediği zaman kuraklık baş gösteriyor.

Yapılması gerekenin ise yağmurun verimliliğini artırmak, hasadını iyi yapmak olacak.

Aksi takdirde azalma trendine girmiş olan su kaynakları yok olabilir, gelecekte büyük su sıkıntıları çekilebilir.
Artan şehir nüfusu ve bu nüfusu doyurmak için gerekli olan su ihtiyacı her geçen gün artış gösteriyor. Giderek su arzı, talebi karşılayamaz duruma doğru gidiyor. Arzın talebi karşılayamadığı durumlarda su stresi ve su kıtlığı baş gösteriyor. Tedbirlerin bu duruma düşmeden alınması gerekir.

Bu nedenle yağan yağışı su havzalarında ve toprakta azami oranda tutmak için gerekli ortamı hazırlamak bir mecburiyet halini almış.

Daha fazla ürün hasadı için daha fazla yağmur hasadı yapmamız lazım.

Bunun için ise her kesime görev düşüyor. Bu konuda herkesin ve ilgili kesimlerin yapması gereken işler var.
Yapılacak yatırımlar bu anlayışa göre tasarlanmalı. Yağmur suyunun artık kanalizasyonlarla denizlere akıtılması yanlışlığından mümkün olduğu kadar kaçınmalı ve bu büyük israfa son vermenin alt yapısını hazırlamalıyız.

Bunun için de yağmur hasadı büyük önem taşıyor.

27 Eylül 2010 Pazartesi

Clock is ticking for MDGs

Poverty, starvation, diseases, basic human rights and rule of law are the common problem of many people across the world. These basic matters appear especially in the least-developed countries. Another basic issue is the lack of democratization in the least-developed countries.

Bad governance, strife and wars also constitute a great hindrance to access today's modern and humanitarian administration regimes.

As for education issue is another vital lack to solve their problems in a compromising situation.

Currently there are some 1 billion people who cannot find sufficient nutrition for their basic needs and also 2.4 billion cannot access to suitable sanitation. There are nearly 1 billion people cannot access the safety drinking water as well.

In solving all of these problems leadership has a critical role. A leader of a community and country's has a fundamental and accountable role to take its community and country to a safe and reliable condition. A great responsibility falls on the shoulders of leaders in guidance and management as well as cooperating with the civil society organizations to raise their societies' living standards.

The poor countries have been affected more by the global warming and climate change than the developed countries.

In the face of this inhuman table to solve this huge problem of the world, ten years ago, on 8 September 2000, world leaders came together to sign the Millennium Declaration in order to relieve millions of people.

The related resolution has been passed by the General Assembly of the UN on 14 December 2000 to guide its implementation.

Ten years ago, heads of state and governments undertook a serious commitment to fight extreme poverty and hunger and achieve substantial progress in development by 2015.

Five years later progress on implementation of the declaration had been reviewed at the 2005 World Summit of leaders. The summit evaluated the development successful by stating "it was no small feat." They seemed hopefully that the Millennium Development Goals are achievable.

Now the leaders gathered again on 20-22 Sept. to evaluate the period of 10 years of the targets. The leaders are promising to build a more prosperous, just and peaceful world.

The world has recorded impressive successes in reducing poverty, empowering women and increasing access to essential services like education, health care and clean water.

Even there is some anxiety to accomplish the goals.

The statements show that the reviews of MDG progress in various countries have revealed many successes, but also the need for urgent, focused action.

For example, the absence of enhanced efforts, many countries risk missing one or more of the targets by the deadline.

However, if the impediments causing slow or decelerating progress are known, these bottlenecks can be removed through the application of sound, evidence-based knowledge of what is likely to work.

According to the statement of the secretary general, many of the attendee countries have already committed to launch new initiatives. Others have pledged to do so in the near future.

After putting the entire key issues and ideas on the table, the UN emphasized jobs, especially green jobs, inclusive and sustainable development. Because of the environment and ecosystems in both the poor nations and the entire world are the one of the most important issues to solve poverty and hungry.

Achieving the MDGs is possible.

"We have the experience, the technology, the money and the plan to address the challenges systematically. What we need is the will to put it into action," the UN stressed.

Finally, the works which to be accomplished is much and time is diminishing and the problem is not solvable, the only thing is to be faithfully to fulfill the promises up to 2015.

11 Eylül 2010 Cumartesi

Suyun Giderek Artan Önemi

Sapanca - 2009
Suyun hayati öneme sahip olduğu; susuzluğun ise beraberinde kıtlık, yokluk ve ölümleri getirdiği bilinen bir gerçek. Yoksulluğu bitirmede, kalkınma ve refah seviyesinin yükseltilmesinde temel bir bileşen. Hayatımızın her alanında tüketimi en fazla olan madde. Yapılan tahminlere göre bulunduğumuz yüzyılın ilk çeyreğinde, şu anki dünya nüfusunun yaklaşık yarısı su kıtlığı çekecek.

Susuzluktan en çok fakirler etkileniyor. Günümüzde 1 milyar civarında insan güvenli suya ulaşamıyor. Afrika’da suya ulaşmak için kilometrelerce yol kat ediliyor. Bulunan suyun da ne kadar güvenli olduğu ise ayrı bir tartışma konusu.

Canlı varlıkların bünyelerinin büyük kısmı su ile dolu. Bütün canlılar için yaşam destek ünitesi gibi hayati bir role sahip olan suyun fişini çektiğiniz anda hayat son bulacak.

Birleşmiş Milletlerin tahminine göre, çok değil birkaç yıl sonra dünya nüfusunun çoğu şehirlerde yaşıyor olacak. Bu gelişme bir yandan suya olan talebi artırırken, diğer taraftan aynı oranda kirliliği artıracak.
İnsan vücudunun 2/3’ü sudan oluşmakta, aynı oran suyun yeryüzündeki dağılımı için de geçerli; gezegenimizin 2/3’ü suyla kaplı. Bu orana suyun altın oranı demek de mümkün.

Son yıllarda yeryüzünde meydana gelen su kaynaklı felaketler bu oranın bozulmasından mı meydana geliyor; bu oranın bozulduğu yerlerde mi normalin dışında su ilişkili felaket olayları meydana geliyor sorusu araştırmaya değer bir konu.

Dünyada güvenli suya olan ihtiyaç her geçen gün artış gösteriyor. Canlıların hayatlarını sürdürmelerinde belirleyici role sahip olan su, yirmi birinci yüzyılda hayatın her alanında baş role sahip, önde gelen önemli konularından biri olacak.

Su kaynaklarını besleyen sistemlerin çeşitli sebeplerden dolayı azalma trendine girmesi, suyun bulunduğumuz yüzyılın önemli gerilim konularından biri olacağı yönündeki görüşlere haklılık kazandırıyor.
Bu konuda ulusal ve uluslararası seviyede yapılan açıklamalar konunun sahip olduğu hassasiyeti ortaya koymaktadır.

Özellikle 2025 yılından sonra su konusunun daha da önem kazanacağı ilgililer tarafından vurgulanıyor.
Bu değerlendirmeye göre su, içinde bulunduğumuz yüzyılın en önemli sorunlarından biri olarak görülüyor.
Suyun yönetimi, su kaynaklarının korunması, kirletilmeden muhafaza edilerek sürdürülebilir yapıya kavuşturulması başta ilgili kurumlar olmak üzere herkes tarafından üzerinde durulması gereken yüzyılımızın önemli bir konusu.